İTÂATTEN SADÂKATE

239 Dergi-16

Tasavvufun temelini oluşturan kavramlardan ve en güzel vasıflardan biri olan sıdk; “hakîkati ifade etmek, gerçeğe uygun olan söz söylemek, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik” anlamlarını ifade etmektedir.  Sıdk, itâat ehlinin hâlidir. Sıdk; ağızdan çıkan sözün fiilî olarak doğruya uygun bir şekilde hayata geçirilmesidir. Sıdk kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de bazıları mecâzî anlamda olmak üzere on beş yerde geçer. Ayrıca üç âyette “doğru sözlü” anlamında sâdık, elli kadar âyette bunun çoğul şekilleri (sâdikûn, sâdikîn, sâdikât), altmış kadar âyette aynı kökten çeşitli fiil ve isimler yer almaktadır.[i]

Hadis kaynaklarıyla birlikte ahlâk ve tasavvuf kitaplarında kaydedilen şu hadîs-i şerif sıdk konusunda önemli bir hatırlatmadır: “Size doğruluğu öğütlerim; çünkü doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Doğruluğu şiâr edinen kimse Allah katında ‘sıddîk’ diye yazılır. Yalan söylemekten sizi menederim; çünkü yalan söylemek günaha, günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye nihâyet Allah katında ‘kezzâb’ diye yazılır.”[ii] Ebû Süfyân’ın henüz Müslüman olmadığı dönemde Bizans İmparatoru Herakleios’un sorusu üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kişiliği ve dâveti hakkında verdiği bilgiler arasında, “O bize doğruluğu, iffetli olmayı ve akrabalık hukukunu gözetmeyi emrediyor.” ifadesi de yer almaktadır.[iii]  Kelâm ilminde bütün peygamberlerin beş niteliğinden birinin sıdk olduğu belirtilir.  İşte peygamberlik öncesinde bile Rasûlullah Efendimiz’in sıdk hasletine olan bağlılığına bir örnek daha nakledelim:

Hz. Peygamber (s.a.v.) dostlarına verdiği sözleri yerine getirdiği gibi, kendisine karşı olanlarla yaptığı anlaşmalara da her ne pahasına olursa olsun sâdık kalmıştır. Abdullah bin Ebi’l-Hamsâ (r.a.) şöyle anlatıyor; “Peygamber olarak gönderilmeden önce Rasûlullah (s.a.v.) ile bir alış-veriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’d ederek gittim. Fakat verdiğim sözü unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, onu aynı yerde beklerken buldum. Beni görünce sadece, “Ey delikanlı! Bana eziyet ettin, üç gündür burada seni bekliyorum.” buyurdu.[iv] Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu bekleyişi, borcunu alabilmek için değil de vermiş olduğu söze sadâkatinden dolayı olmuştur.

Hemen bütün ahlâk ve tasavvuf kitaplarında sıdk başlıca ahlâkî erdemlerden biri diye gösterilir. Bu terimi oldukça geniş bir kapsamda ele alan Râgıb el-İsfahânî, sıdkı evrenin varlık sebeplerinin en önemlilerinden biri sayar.[v]

Sıddîkiyet Mânevî Bir Makamdır

İmam Rabbânî (k.s.)’ye göre, velâyet makamlarının en yükseği sıddîkıyettir. Sıddîkıyet makamının diğer makamlardan farkları ise şöyledir: “Hakîkat-i İslâmiyet’e en uygun makam sıddîkıyet makamıdır ki, velâyet mertebelerin en yükseğidir. Bu makamdaki mârifetler İslâmiyet’ten kıl kadar ayrı olmaz. Sıddîkıyet makamı üzerinde yalnız nübüvvet, yani peygamberlik makamı vardır. Sıddîkıyet makamının altındaki makamların hepsinde az çok sekr (şuursuzluk, dalgınlık) vardır. Sekrsiz olan, tam uyanık, yalnız sıddîkıyet makamıdır.”[vi]

Sûfîler nezdinde sıddîkiyet mânevî makamlardandır ve içinde barındırdığı doğruluk, Allah ve Rasûlü’ne sadâkat en mükemmel haliyle Hz. Ebû Bekir (r.a.)’de tezâhür etmiştir. Bunun yanında Hz. Ebû Bekir’in; ilk inananlardan olması, malının hepsini Allah yolunda bağışlaması, cennetle müjdelenmesi, Mirac hadisesi sonrasındaki tavrı, Peygamber (s.a.v.)’in vefâtı üzerine yaptığı konuşması, vahyin ilk yıllarında İranlıların Bizansa karşı başarılı olup Şam’a kadar ulaşmaları üzerine çok sevinen müşrüklerden Übey b. Halef’le Rûm Sûresi’ne dayanarak Rûm’ların gâlip geleceğine dair bahse girmesi, Hudeybiye günü Peygamber (s.a.v.)’e olan itimadı gibi ortaya koyduğu davranış ve tavırları, onun imanının ne denli kuvvetli olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) yaklaşan vefât ânı dolayısıyla, “Mescide açılan bütün (husûsî) kapılar kapansın, sâdece Ebû Bekir’inki açık kalsın!”[vii] buyurmuştur. İşârî mânâda bu demektir ki, Allah Rasûlü’ne husûsî yakınlık kapısı, ona, Hazret-i Sıddîk misâli büyük bir itâat, teslîmiyet, sadâkat, fedâkârlık, dostluk ve muhabbet ile açılabilir.

Sahâbî içerisinde Hz. Ebû Bekir (r.a.) sıdkı temsil ediyordu ve sıdk makamı, elinde ne varsa hepsini vermeyi gerektirir. Şâyet Hz. Ömer malının hepsini verseydi âdil olmazdı. Hz. Ebû Bekir de yarısını verseydi sâdık olmazdı, lâkin birisinde sıdk cibillîdir, diğerinde adl hâldir. Bir sıfat kişinin cibillîsinde varsa hâlinde de vardır. Ebû Bekir gibi malının hepsini getiren Kâb b. Malik’e Hz. Peygamber (s.a.v.), “Malının bir kısmını sakla.” demiştir. Oysa Ebû Bekir’e böyle davranmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) onun makamını bildiği için böyle yapmıştır.[viii]

Emsalsiz İtâat Örneği

Rasûlullah (s.a.v.)’in azadlı kölesi Sevbân (r.a.) bir gün beti benzi atmış, vücudu zayıflamış bir vaziyette Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna gelir. Rasûlullah (s.a.v.), ona bunun sebebini sorunca, “Hiçbir ağrım yok. Ancak sizi göremeyince özledim ve müthiş bir yalnızlık hissine kapıldım. Sonra âhireti hatırladım da ya sizi orada göremezsem ne yaparım diye endişelendim. Çünkü biliyorum ki siz orada peygamberlerle beraber olacaksınız. Ben ise cennete girdirilsem bile sizin makamınızdan çok daha aşağı bir makamda olacağım. Cennete girdirilmediğim takdirde ise sizi ebediyen göremeyeceğim.” der. Bunun üzerine Nisâ Sûresi’nin, 69. âyet-i kerîmesi nazil olur:

“Kim Allah’a ve Rasûl’e itâat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!”

Rasûlullah (s.a.v.) da şöyle buyurmaktadır:

“Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki hiçbir kul ben kendisine canından, ana babasından, ailesinden, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçekten iman etmiş olmaz.”[ix]

Hudeybiye Antlaşması müzâkereleri sırasında Kureyş elçisi olarak Rasûl-i Ekrem’e gelen Urve b. Mes’ûd’un geri döndükten sonra Mekke’nin ileri gelenlerine, “Ey kabîlemin insanları! Ben birçok padişaha; Kisra’nın, Kayser’in, Necâşî’nin huzuruna elçi olarak çıktım. Allah’a yemin olsun ki ashâbının Muhammed’e saygı gösterdiği ve tazim ettiği gibi hiçbir tebaanın kralına saygı gösterdiğini görmedim. O bir şey emredecek olsa sür’atle emrini yerine getiriyorlar, ona saygı duydukları için konuştukları zaman seslerini alçaltıyor ve bakışlarını ona dikmiyorlardı.”[x] ifadeleriyle Peygamberimize sahâbînin itâatini ve sadâkatini beyan etmiştir.

Sıdk, her işin tamam olup kemâl bulmasına, nizâma kavuşmasına vesîledir. Nübüvvetin hemen altındaki derece sıdktır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in sadâkat anlayışını hayata tatbik etmek kadar ona sadâkati ile bağlanan örnek İslâm büyüklerinin hayatlarındaki sadâkat anlayışını da iyi öğrenmek lazım. Bu minval üzere Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyuruyor:

Her emre itâatda her vech ile tâatda 

Meydân-ı sadâkatda merdân-ı Rasûlu’llâh

 

(Her emre itâat etmekte, her açıdan ibâdet etmekte, sadâkat meydanında Rasûlullah’ın mertlerinden ol.)

Saadet Asrı’nda, sadâkat timsâli olarak sergilenen bir misal şöyledir:

Allah Rasûlü (s.a.v.)  Hudeybiye Anlaşması öncesinde Hz. Osman’ı, elçi olarak Mekke’ye gönderir. Hz. Osman (r.a.) niyetlerinin sadece umre yapıp dönmek olduğunu anlatsa da müşrikler izin vermezler. Ayrıca Hz. Osman’ı göz hapsine alarak:

“İstiyorsan sen Kâbe’yi tavâf edebilirsin!..” derler.

Bütün Müslümanlar tavâf hasretiyle yanmakta, Kâbe gözlerinde tütmektedir. Hatta bazıları Hz. Osman’ın Kâbe’yi tavâf edeceğini düşünerek ona gıpta etmektedirler. Fakat kendisini Allah ve Rasûlü’ne adamış olan o sâdık sahabi:

“Hazret-i Peygamber Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh’ı ancak onun arkasında ziyaret ederim. Allah Rasûlü’nün kabul edilmediği bir yerde ben de yokum.” diyerek İslâm vakar ve şahsiyetiyle muhteşem bir sadâkat tavrı sergiler.[xi]

Bir Başka İtâat ve Sadâkat Örneği:

Müşrikler, Hudeybiye Sulh Anlaşması’nı, iki sene sonra, Müslümanlara karşı işledikleri büyük bir katliam ile bozmuşlardır. Üstelik Allah Rasûlü’nün yeniden yaptığı sulh tekliflerini de dikkate almazlar. Daha sonra ise büyük bir korkuya kapılarak liderleri olan Ebû Süfyân’ı Medine-i Münevvere’ye gönderirler.

Medine’de hiç kimse Ebû Süfyân’a yüz vermez. Peygamber Efendimiz’in zevcesi Ümmü Habîbe Vâlidemiz, Ebû Süfyân’ın kızı olduğu hâlde, evine kadar gelen babasının oturmak istediği minderi altından çekip alır. Ebû Süfyân hayretle:

“Kızım, minderi mi bana, beni mi mindere lâyık görmedin?” diye sorar.

Ümmü Habîbe Validemiz:

“Bu minder, Rasûlullah Efendimiz’e âittir. Sen necis bir müşrik olduğun için, ona oturmaya asla lâyık değilsin!” cevabını verir.

Ebû Süfyân işittiği bu cümleler karşısında âdeta donup kalır:

“Kızım, sen bizden ayrılalı bir acayip olmuşsun!” der.

Ümmü Habîbe Validemiz:

“Hayır, Allah beni İslâm ile şereflendirdi.” diyerek iman muhabbetinin ve Rasûlullah’a itâat ve sadâkatin her şeyin üzerinde olan ulvî değerini ifade eder.[xii]

Yani iman şerefi, bütün fânî asabiyetlerin üstündedir. Babası bile olsa, Allah için buğz edilmesi gereken kişiye buğz edebilmek, ancak iman asaletindendir.

Ahzab Sûresi’nin 23. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü aslâ değiştirmemişlerdir.” Bu âyetin esrarına uygun bir hâtıra ile yazımızı tamamlayalım:

Fahr-i Kâinat’ın Eşiğinden Ayrılmayan Bir Sâdık

Rebîa b. Ka’b, Medine çevresinde yaşayan ka’bîlelerden bir ka’bîleye mensup, genç bir delikanlıdır. İslâm’ın Medine’de gönülden gönüle yayıldığı haberini aldığı vakit, buna ilgisiz kalmaz. Merak eder ve insanları İslâm’a davet eden, çoğu kendi gibi genç mü’minlerle görüşüp, onları dinler. Sonra da Müslüman olmaya karar verir.

Allah Rasûlü (s.a.v.) henüz Medine’ye hicret etmemiştir. Fakat Medine’de pek çok Mekkeli muhacir Müslüman vardır. Rebîa b. Ka’b onların yanlarına gider, Kur’an dinler, âyetleri ezberler, namaz kılar ve yüzünü hiç görmediği Allah’ın Elçisi’ne karşı, içinde günden güne büyüyen hasreti dinlediği hâtıralarla bastırıp, sızısını gidermeye çabalar.

Nihâyet Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde, Rebîa b. Ka’b ona öyle bir sevgi ve sadâkat ile bağlanır ki, hiç yanından ayrılmaz.

Onun güzel endamını görmek, serin sabah gülleri gibi kokan ellerini öpmek, Rebîa’nın cismini tarif edilmez bir mutluluk ile sarıp sarmalar, dünyanın ondan gayrı kalan kısmını, adeta hiç olmamışçasına kendisine unutturur. Bu genç adamın Allah Rasûlü (s.a.v.)’ne olan sevgili sadâkati, gölgesinin kişiye olan sadâkatinden çok daha büyük bir sadâkattir. Her vakit Allah Rasûlü’nün bir seslenmelik yakınında bulunur. Peygamber Efendimiz nereye gitse adım adım peşinden gider. Onun her iki cihanı görmüş bakışları ne yöne dönse, orada, emrine âmâde Rebîa b. Ka’b’ı görür. Bir ihtiyacı olduğunda, Rebîa’ya buyurur, Rebîa da can ile baş ile buyurulanı yerine getirir. Allah Rasûlü (s.a.v.) genellikle yatsı namazından sonra evine gitmektedir. Rebîa ise, “Belki gece Rasûlullah’ın bir ihtiyacı olur.” diye kapısının önünde oturur bekler. Peygamber Efendimiz, geceleri uzun uzun namaz kılar, Rebîa onun Rabb’ine hamd edişini, secdelere kapanıp ağlayışını ve ümmeti için duâlar edişini işitir. Uykunun ağırlığı tahammül edemeyeceği kadar üzerine çökmeden, beklemek tâkati tükenmeden, Fahr-i Kâinat’ın eşiğinden ayrılmaz.

“Âhirette Sana Arkadaş Olmak İstiyorum!”

O Allah Rasûlü’ne âşıktır, Allah Rasûlü de ondan memnundur.

Bir gün kendisine, bu eşsiz sadâkat ve hizmetlerinin karşılığı olarak dünyalara değişilmeyecek bir teklifte bulunur:

“Rebîa!”

“Buyur ey Allah’ın Elçisi! Allah sana saâdet versin!”

“Benden bir şey iste, onu sana vereyim.”

Rebîa hemen cevap veremez. “Acaba ne istesem?” diye düşünür. Pek fakir bir gençtir. Ailesi yoktur, evi barkı yoktur, parası pulu, bağı bahçesi, atı devesi, hiçbir şeyi yoktur.

Kendisi gibi fakir ama Allah, Peygamber ve Kur’an aşığı Suffa ehli gençlerle birlikte mescidin bir köşesinde kalmaktadır…

Rebîa b. Ka’b, acaba ne istemelidir?

“Ey Allah’ın Elçisi (s.a.v.), bana müsâade et, azıcık düşüneyim, öyle karar vereyim.” der.

Rasûlullah (s.a.v.) ona müsâade verir.

Rebîa, uzun uzun düşünür. Eğer dünyalık bir şey istese pek yazık olacaktır. Çünkü dünya durmayıp gitmektedir, insan da onunla beraber gitmektedir.

Öyleyse en iyisi âhirete dair bir şey istemektir. Çünkü âhiret hayatı, sonsuz bir hayattır.

Rebîa b. Ka’b, kararından iyice emin olduktan sonra, Allah Rasûlü’nün yanına koşar.

“Ne yaptın ey Rebîa!” buyurur Allah’ın Elçisi, “Düşündün mü?”

“Düşündüm ya Rasûlullah!” der Rebîa, “Âhirette sana arkadaş olmak istiyorum!”

“Bunu sana kim tavsiye etti?” der İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.)…

“Hiç kimse tavsiye etmedi ey Allah’ın Rasûlü!” der Rebîa.

“Düşündüm ve dünya durmuyor gidiyor, hem rızkım da madem veriliyor; öyleyse âhiretim için bir şey istemeye karar verdim.”

Allah Rasûlü (s.a.v.) Rebîa’nın cevabını beğenmiştir. Bir süre susar ve hiçbir şey söylemez.

Sonra, “Bundan başka bir istediğin var mı?” buyurur.

“Hayır ya Rasûlullah!” der Rebîa.

Allah Rasûlü (s.a.v.), “Öyleyse sen de çok ibâdet ederek, bana yardımcı ol!” der.

Bu cevaptan sonra Rebîa, dünyada olduğu gibi âhirette de Rasûlullah ile beraber olmak için eskisinden daha çok ibâdet etmeye başlar.

 

 

 

 

 

[i] Mustafa Çağırıcı, TDVİA, “Sıdk Maddesi”, C. 37, İstanbul, 2009, s. 98

[ii] Müsned, I, 3, 5, 7, 8, 9, 11; Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 103-105.

[iii] Müsned, I, 262, 263; Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 6; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 85.

[iv] Ebû Dâvûd, Edeb, 82.

[v] Mustafa Çağrıcı, TDV, İA, “Sıdk” Maddesi, s. 99

[vi] İmam Rabbânî, Çeviren: Müstekimzade Süleyman Sadeddin, Mektubat, 18. Mektup, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2002, s. 86.

[vii] Buhârî, Salat, 80.

[viii] Hatice Çubukcu, “İslam Tasavvufunda Hz. Ebû Bekir’in Yeri”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 66, Mart-Nisan 2018, ss. 412-427.

[ix] Buhârî, Îman 8; Müslim, Îman 70; Nesâî, Îman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9.

[x] Buhârî, “Şürûṭ”, 15; İbn Hişâm, III, 314; Taberî, Târîḫ, II, 627.

[xi] Ahmed, IV, 324.

[xii] İbn-i Hişâm, IV, 12-13.

Sayfayı Paylaş