İNSANI İNSAN YAPAN MUAMELE

Somuncu Baba

“Yalandan uzak olan¸ sevdiğiyle¸ manevî büyükleriyle gönlü bir olan kişinin özü de
sözü de birdir¸ doğrudur. Bir insanın vazifelerini yapmaması veya muame lelerinde
dürüst olmaması¸ cemiyet bünyesinde bir eksikliktir.”

Olgun bir Müslüman¸ Allah Teâlâ ile kendisi ara­sında ve kendisiyle diğer insanlar arasındaki bütün muamelelerinde¸ davranış­larında¸ dürüst olan insan demektir. Dindarlıkta bu dereceye yükselmiş olan kimselere daima gıpta edi­lir; çünkü böyleleri kâmil insan olma vasfını kazanmış bahtiyarlardır.


İnsanın başkalarına güven telkin etmesi¸ her türlü işinde¸ muamelesinde ve davranışlarında çevresi­ne de bu güveni vermesi¸ aslında hayatın temel kuralıdır. Akıl sahibi insanların ahlâkî açıdan bütün hayatları boyun­ca¸ ulaşmak istedikleri hedeflerden belki de en biri­ncisi budur. Bir kimse bütün mu­amelelerinde dürüst olunca¸ olgun bir mü'min olduğunu¸ sarsılmaz delillerle sergilemiş olur.


Süfyan İbnu Abdillah es-Sakafî (r.a) anlatıyor: “Ey Allah'ın Resûlü¸ bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki¸ bana yetsin ve sizden başka kimseye İslâm'dan sormaya hacet bırakmasın” dedim. Şu cevabı verdi: "Allah'a inandım de¸ sonra da doğru ol” buyurdu.[1]


Demek oluyor ki; Allah'a inanan bir kimsenin dinî görevlerine bağlılığının derecesi¸ onun bütün muamelelerindeki doğruluğu ve samimiyeti ile orantılı olmalıdır. Olgun mü'min muamelele­rinde ve bütün işlerinde dürüst ve samimi olur.   


Muamelelerde dürüstlük¸ toplum hayatının tesisi¸ huzur ve ahengi bakımın­dan da çok önemlidir. Bir aile fertleri arasında bile¸ karşılıklı güven ve emniye­tin varlığı; fertlerinin bü­tün muamelelerinde ve dav­ranışlarında dürüst ve samimi olmala­rına bağlıdır.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ Dîvân'ındaki bir beytinde örnek insanın doğru¸ vefalı ve sadakat ehli olması gerektiğine şöyle işaret ediyor:


 


Doğruluk kârın olsun vefâ şiârın olsun


Sadâkatta vefâda örnek insan ol örnek[2]


 


Doğruluk; insanın; inancında¸ özünde¸ sözünde¸ niyetinde¸ sözleşmelerinde¸ ticaretinde kısaca bütün fiil ve davranışlarında doğru¸ dürüst¸ hakkı gözetir¸ âdil¸ ihlâslı ve samimi olma hâlidir. Hile¸ yalan¸ bâtıl¸ iki yüzlülük¸ riya ve sahtekârlığın zıddıdır. Doğruluk kavramı¸ Kur'ân ve sünnette sıdk¸ ihlâs¸ istikâmet ve hak kavramları ile ifade edilmiştir. Tasavvuf büyükleri insanları hep doğru yola iletmişlerdir. Nakşibendî yoluna intisapla bu güzelliğe ulaşılabileceğini Hulûsi Efendi hazretleri şöyle dillendirir:


 


O şâh-ı Nakş-bend'in bendesiyiz bâb-ı lutfunda


Sırât-ı müstakîme muttasıl dergâhımız vardır[3]



Hak üzerine bulunan kimsenin takip ettiği yola "Sırat-ı Müstakim" adı verilmiştir. İstikameti düzgün olan kişi¸ yeme¸ içme¸ giymede dinî veya dünyevî işlerde i'tidale riayet eder. Zikrinde fikrinde ve ibadetinde de doğru yoldan ayrılmaz. Gerek dinî ge­rek dünyevî bakımlardan en doğru yolu takip eder. 


Abdullah İbnu Mes'ud el-Hüzelî (r.a)'nin anlattığına göre¸ bir adam kendisine “Sırat-ı müstakim (doğru yol) nedir?” diye sordu. Ona şu cevabı verdi: “Muhammed (s.a.v)¸ bizi sırat-ı müstakimin bir başında bıraktı. Bunun öbür ucu ise cennete ulaşmaktır. Bu ana yolun sağında ve solunda başka tali yollar da var. Bunlardan her birinin başında bir kısım insanlar durmuş oradan geçenleri kendilerine çağırıyorlar. Kim bu dış yollardan birine sülûk ederse; yol¸ onu ateşe götürecektir. Kim de sırat-ı müstakîme sülûk ederse o da cennet'e ulaşacaktır.” İbnu Mes'ud bu açıklamayı yaptıktan sonra şu ayeti okudu: “İşte bu benim sırat-ı müstakimimdir¸ buna uyun. Başka yollara sapmayın¸ sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırırlar…”[4]


Kur'an-ı Kerim'de Hûd Sû­resinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol¸ istika­met göster” mealindeki âyet nazil olduğu zaman Hz. Peygamber “Hûd sûresi beni ihtiyarlattı.” buyurmuşlardır. İnsan her zaman her yerde muamelesiyle doğru olmalıdır ki emrolunduğu gibi olsun…


 


Sözüyle ve Özüyle Doğruluk


 


Hulûsi Efendi (k.s) bir beytinde şöyle buyurur:


 


Özü sözü bir olup yâr olanlar


Hulûsî doğru söyler¸  kâzib olmaz[5]


 


Yalandan uzak olan¸ sevdiğiyle¸ manevî büyükleriyle gönlü bir olan kişinin özü de sözü de birdir¸ doğrudur. Bir insanın vazifelerini yapmaması veya muame­lelerinde dürüst olmaması¸ cemiyet bünyesinde bir ek­sikliktir. Bu eksikliğin oluşturduğu sıkıntı¸ bütün toplumun işleyişini aksi yönde etkiler.


Cemiyet fertlerinin bü­tün muameleleri¸ tam bir doğruluk içerisinde devam ediyorsa¸ sıkıntılar halle­dilmiş demektir. Çünkü bu fertler bu şekilde¸ etrafındaki insan­ların emniyet ve itimadını kazanmış olurlar. Zaten¸ toplumun huzura ermesi¸ herkesin kendisine düşen görevi eksiksiz yapması ve muamelelerinde dü­rüstlüğü ile orantılıdır. İşte¸ dinimizin de biz­lerden istediği budur.


 


Emanete Riayet


Emanet;  korunması için geçici olarak verilen şeyi muhafaza etmektir. Kur'ân-ı Kerim'de emanet kelimesi dinî yükümlülükler ve Allah'ın insanlara vermiş olduğu idarecilik¸ yöneticilik¸ malın idaresi gibi iş ve sorumluluklar manalarında kullanılmaktadır. Emanete riayet ise¸ güvenilir ve doğru bir şekilde bunların korunmasını muhafaza etmektir.   Asrımızda insanımızın en çok ihtiyacı olan doğruluk¸ emanete riayet gibi güzel hasletlerin önemine Hulûsi Efendi  şöyle vurgu yapıyor:


 


Dediler asrımızın îcâbı


Olmadı doğruların ahbâbı


 


İttihâm eyleye alçaklara Hak


Koymaya eyleye bu hakkımı Hak


 


Kimseden bulmadım ümîd ü vefâ


Kime döndümse yüzüm kıldı cefâ


 


Hak bilir Hakk'a ayândır hâlim


Ne ise yahşi yamân ahvâlim


 


Besle cümleye hüsn-i niyyet


Kesb edip haylice emniyyet


 


Gece gündüz çalışıp çekdim emek


Bana muhtass bu emânet diyerek[6]


 


 


Huzeyfetu'bnu'l-Yemân (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v)¸ bize iki hadis irad buyurmuştu. Ben bunlardan birini gördüm¸ diğerini de bekliyorum. Buyurmuştu ki: "Emanet (din¸ adalet duyguları) insanların kalplerinin derinliklerine (yaratılışlarında¸ fıtrî meyiller olarak) konmuştur. Sonradan Kur'ân-ı Kerim indi. (İnsanlar kalplerine konmuş olan bu fıtrî temâyüllerin) Kur'ân ve hadiste te'yîdini buldular." Resûlullah (s.a.v) bize bu emanetin kalplerden kalkmasından da bahsetti ve buyurdu ki: “Kişi uykuda imiş gibi farkında olmadan kalbinden emanet alınır. Geride¸ benek izi gibi bir iz kalır. Sonra ikinci sefer¸ yine uykuda imişçesine¸ kişi farkında olmadan kalbindeki emanet duygusundan bir miktar daha alınır. Bunun da¸ kalpte bir kabarcık izi gibi bir izi kalır¸ yani şöyle ki¸ ayağın üzerinden bir kor parçasını yuvarlayacak olsan değdiği yerleri kabarmış görürsün. Ne var ki¸ içinde işe yarar bir şey yoktur." Sonra Hz. Peygamber (s.a.v) bir çakıl tanesi aldı¸ onu ayağının üzerinde yuvarladı. (Ve sözüne devam etti:)


“Emanet bu şekilde peyderpey azalmaya devam eder¸ o hâle gelinir ki artık alış verişe giden insanlarda (itimad¸ güven¸ doğruluk ve) emanet tamamen kaybolur. Hatta dürüstler “falanca kabilede dürüst insanlar varmış” diye parmakla gösterilirler. Bazan da¸ kalbinde zerre miktar iman olmayan bir kimsenin “ne civanmerd¸ ne kibar¸ ne akıllı kişi” diye övüldüğü olur.” (Huzeyfe devam etti:)


-Ben öyle günler gördüm ki¸ hanginizle alış veriş yaptığıma aldırmazdım. Muhatabım Müslüman idiyse¸ bana karşı hile yapmasına dindarlığı mâni olurdu. Muhatabım Yahudi veya Hıristiyan idiyse¸ onu da¸ âmiri(nden vâliden gelen korku ve disiplin) bana hile yapmaktan alıkoyardı. Fakat bugün sizden sadece falanca falanca ile (gönül huzuruyla) alış veriş yapabilirim.”[7]


 


 


Ticarette Güven


Vakıf yayınları arısında neşredilen "Alış Veriş Kitabı" adlı eserin takdim bölümünde¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı¸ H. Hamidettin Ateş Efendi¸ özellikle ticaretle uğraşanların muamelelerinde güvenilir olmalarını şöyle özetliyor:


 


"Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) "Rızkın onda dokuzu ticarette ve cesarettedir"[8] buyurmuştur. Yüce dinimiz İslâm¸ helâlinden kazanmayı ve ticareti meşru kılmış¸ harama meyletmeyi ve aldatmayı yasaklamıştır.


Ahiret için ibadet eden Müslüman¸ aynı zamanda dünyadan da nasibini alacak¸ çalışıp¸ helâl kazanç peşinde olacaktır. Ticaret¸ sanat¸ beyin ve beden gücüyle çalışma¸ insanlığın faydasına olan üretimlerle meşru sınırlar dâhilinde dünya ve ahiret mutluluğunu yakalamanın yollarını insanlara göstermektedir.


Toplum hayatında ve esnaflıkta insanların birbirleriyle ilişkilerinde güvenin büyük önemi vardır. İnanan insanların -hele de ticaretle uğraşanların- ilişkilerinde samimiyet¸ güvenilirlilik¸ tevazu¸ sadelik¸ nezaket¸ sevgi ve saygı esastır. Peygamberimizin "Doğru sözlü¸ dürüst bir tüccar¸ Peygamberlerle¸ sıddıklarla ve şehitlerle birliktedir." [9] müjdesi her zaman hatırda tutulur."


 


Doğru sözlü ve emîn olan bir ticaretçi¸ kendi re­fahını sağlamış olmakla birlikte¸ kanaatli ve mua­melelerinde dürüst olduğu için; mânen bu yüksek rüt­beyi de kazanmış olur.


Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) çarşıda bir yiyecek yığınına rastlayınca elini yığına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı. Adama: “Ey satıcı nedir bu?” diye çıkıştı. Adam: “Ey Allah'ın Resûlü¸ yağmur ıslattı¸ deyince: “Bu yaşlığı üste getirip¸ herkesin görmesini sağlayamaz mıydın? Kim bizi aldatırsa o bizden değildir” buyurdu.[10]


Hakiki müminlerin her za­man Peygamberimizin bu öğüdünü düşünüp¸ bütün mua­melelerinde dürüstlükten ayrılmayacağı muhakkaktır. Hulûsi Efendi Hazretlerinin vefatından önce 09.05.1990 tarihinde bir kâğıt isteyip de kaleme aldığı beyit bütün anlattıklarımızın özeti olsa gerek:


 


“İhvan ilmi ile âmil¸


  Hâli ile kâmil olmak gerek”


 








[1] Müslim¸ İman 62¸ (38).



[2] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 163¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[3] Ateş¸ Dîvân¸ s. 86.



[4] En'âm¸ 152.



[5] Ateş¸ Dîvân¸ s. 101.



[6] Ateş¸ Dîvân¸ s. 322.



[7] Buhârî¸ Rikak 35¸ Fiten 13; Müslim¸ İman 230¸ (143).



[8] Cami'us-Sağir¸ I/619; Kenzul-Ummal¸ IV/55.



[9] Tirmizi¸72¸ 4.



[10] Müslim¸ İman 164¸ (102); Tirmizî¸ Büyû 74¸ (1315).

Sayfayı Paylaş