İLİM VE İRFAN ÜZERE ÇALIŞMAK

Somuncu Baba

İnsan¸ ekmel varlık. Akılla donatıldığı gibi kendisine bilgi ve beceri verilen¸ bedeniyle ve fikriyle çalışması gereken halife…

İnsan¸ ekmel varlık. Akılla donatıldığı gibi kendisine bilgi ve beceri verilen¸ bedeniyle ve fikriyle çalışması gereken halife… Rızkını temin etmek için alın teri döken eşref-i mahlûk. Her an yaratma halinde olan Rabbinin rızasını kazanmak için çalışan¸ gayretli¸ sorumluluk yüklenmiş kişi. Daima bir çalışma ve çabalamanın içinde olan zat-ı muhterem. İşte insan¸ insanî vasfını böyle bildiği müddetçe ekremdir…
Peygamberlerin Efendisi¸ bir çalışkanlık ve gayret âbidesi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) de¸ küçük denebilecek yaşta çalışmaya¸ çobanlık yaparak başlamıştı. Gençlik yıllarında ticaretle devam etti. Peygamberlik görevi verilince de dinlenmeyi¸ hatta uykuyu terk etti. Görevini tebliğ etmek için¸ bir kul olarak Rabbine ibadet etmek için gece gündüz uğraştı. Zamanı geldi hendek kazdı¸ zamanı geldi bir amele gibi çalıştı. Günlerce kızgın kumların üstünde ve kavurucu sıcağın altında peşlerinden gelen düşmana izlerini kaybettirmenin gayretiyle uzadıkça uzayan hicret yolculuğunun hemen ertesinde Mescid-i Nebî'nin inşaat çalışmasını başlattı. Bu kutlu inşa faaliyetinde bizzat çalışan Rasûlullah'a; Ashab-ı kiram; "Siz istirahat buyurunuz¸ biz sizin yerinize de çalışırız" diyince¸ "Benim de sevap kazanmaya ihtiyacım var" buyurdu. Bu sözleriyle çağları aşan bir mesaj veriyordu¸ miskinliğin dinimizde yerinin olmadığını anlatıyordu. Huzurunda¸ çalışmaktan elleri çatlamış bir insanın elini tutup¸ "Allah'ın sevdiği eller bu ellerdir" buyuruyordu. "Hiç kimse¸ elinin emeğinden daha hayırlı lokma yiyemez." ve kişinin çalışıp¸ ailesinin geçimini temin etmesini¸ Allah yolunda cihad etmek ve gündüzleri oruç tutup¸ geceleri namazla geçirmekle bir tutarak insanın kendi rızkını kazanmasının önemini ifade ediyordu.
Çalışmanın ve manevî terakkinin yolunu Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi bize bir rubaisinde şöyle tarif ediyor:
İlm ü irfana çalış sa'y-ı belîğ göster kim
Sebeb-i ma'rifet ile olasın ehl-i kemâl
Hüneri ma'rifeti hem edebi olmayanın
Olması fâide vermez sâhib-i hüsn ü cemâl
Bu rubaide; ilim¸ irfan¸ marifet ve edeb üzere çalışanların¸ gayret gösterenlerin kemal ehli olacağı belirtilmektedir. Bir sanatı¸ kabiliyeti ve edebi olmayanlar¸ yüzleri güzel olsa da sevilmezler¸ tasvip görmezler. Şimdi rubaide geçen ilim¸ irfan edeb ve marifet konularını biraz detaylı inceleyelim:
İlim: Allah'ı¸ O'nun ayetlerini¸ kullar ve diğer mahlûkata ilişkin fiillerini bilmeyi ifade eder. İnsanı diğer canlılardan ayrıran özellik¸ ilimdir. İnsan kendisini şerefli yapan özellikleriyle insandır. Âlimlerden biri şöyle demiştir: "İlmi elde edemeyen hiçbir şey elde edememiştir. İlmi elde eden ise hiçbir şeyi kaybetmemiştir. Keşke bu gerçeği herkes bilse!"
Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: "Âlim biri¸ gündüzleri oruçla¸ geceleri teheccüdle geçiren mücahidden daha faziletlidir. Âlim vefat edince İslâm'da bir boşluk meydana gelir. Bu boşluğu ancak onun yerini alacak bir başka âlim doldurabilir."
Ebu'l-Esved ilmin yüceliğini şöyle tarif eder: "İlimden daha değerli bir şey yoktur. Krallar insanlara hükmeder¸ âlimler ise krallara hükmeder."
İbn Abbas şöyle demiştir: "Hz. Süleyman'a ilim¸ mal ve krallık arasında tercih hakkı tanındı. O da ilmi seçti. Sonuçta ilim sayesinde hem mala¸ hem de krallığa sahip oldu."
Hz. Ömer şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! İlim öğrenin! Allah Teala'nın çok sevdiği bir ridası var. Kim ilmin bir bölümüne talip olursa Hak Teala bu ridasını ona giydirir. Eğer bir günah işlerse ridasını geri almamak için üç defa tevbe etmesini ister. Şayet günah onu ölüme sürüklese bile bu durum değişmez."
İrfan; gerçeği anlama hususundaki güçlü seziş yeteneğidir. Yani Allah'ı tanımak ve bilmektir.
Gönül gözleri açık¸ acı ve tatlı herşeyi Hakk'tan bilen irfan ehli kimseler¸ bazen en büyük sıkıntılarla¸ zahmet ve meşakkatlerle boğuşmak¸ hedefe ulaşmak için hayatın gerçekleri olan ve yine Allah tarafından konulmuş bulunan sebeplere harfi harfine uymak mecburiyetinde kalabilirler.
Allah¸ ariflerin gönül ve ruh dünyalarını¸ sıfatlarının nurları¸ yani irfanî ilimler ve Rabbanî sırlarla aydınlatıp parlatmıştır. Bundan dolayıdır ki¸ güneş kaybolmakta¸ ay batmakta¸ fakat ârifin iç âlemi hiçbir zaman parlaklık ve aydınlığını yitirmemektedir. Çünkü aydınlığının kaynağı ezelî ve ebedî sıfatlardır.
İbadet ve taat vesilesiyle kulun kalbine verilen manevî hazlar¸ feyizler ve irfan sırları Allah'a aittir. İrfan ehli¸ övgüyü de yergiyi de gerçekte Allah'tan bilen ve bunları dillendiren insanları sadece bir aracı kabul ederler. İnsanların övgüleri karşısında inkıbaz değil¸ inşirah duyarlar. Onlar¸ insanların dilini Hakk'ın kalemi sayarlar. İlâhî nur ve feyizlere mazhar olabilmek için¸ kalbimizi Allah namına olmayan sevgililerden arındırmak gerekir. Bunun yolu da Allah'ı gerçek anlamda seven ehl-i irfan bize göstermektedir.
Edeb (Âdâb); insanları güzelliklere davet eder¸ kötü davranışlardan alıkoyar. Böylece insanların birbirleriyle sosyal ilişkilerinde dostane davranmaları ve iyi geçinmelerini sağlar.
İbn-i Atâ (k.s) şöyle der: "Bu manevî yolda terakki edenler¸ sırf namaz ve oruç gibi farz ibadetlerle bu yüceliğe ulaşmış değillerdir. Aksine bunları eksiksiz ve kusursuz bir şekilde îfâ etmeye ilaveten¸ faziletli ameller ve davranışlarla yükselmişlerdir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz: "Kıyamet günü bana en yakın olanınız¸ huy ve ahlâk olarak en güzel olanınızdır" buyurmuştur.
Şair ne güzel söyler:
Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan
Giy ol tâcı emîn ol her belâdan
Bir arif şair de şöyle der:
Ehli diller arasında aradım kıldım taleb
Her hüner makbûl imiş illâ edeb illâ edeb
Hakiki edeb ve ahlâk kahramanı Hz. Peygamber Efendimiz ve onun kâmil varisleridir. Bir de¸ bu zevâtı takip etmesini bilenlerdir ki¸ onlar¸ yüce bir ahlâka sahip olma iradesini gösterirler. Ahlâkın esası¸ dinin olgunluğundan ayrı bir şey değildir. Ahlâk¸ hayvanî vasıflardan kurtulup insanî meziyetlerle ziynetlenmektir. Gerçek Müslüman olmak İslâm ahlâkına sahip olmaktır. Ulvî güzellikleri¸ hâl ve davranışlara taşıyabilmektir.
Hz. Mevlânâ şöyle diyor:
"Kalbim: İman nedir? diye sordu. Aklım da kalbimin kulağına: "İmân edebden ibarettir." diye fısıldadı.
"Onun için edepsiz kimseler¸ yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. O belki edepsizliği yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur."
İslâm Âdâbı'nın kaynağı başta Kur'ân-ı Kerîm olmakla birlikte¸ Rasûlullah (s.a.v.)'in¸ Sahabe-i Kirâm'ın ve de daha sonra gelip¸ dinî kurallardan asla sapmayan Ehli Sünnet âlimlerinin¸ velilerin kâmil mürşidlerin söz ve yaşayışları ile Müslüman toplumların¸ akla uygun¸ iman esaslarına muhalif olmayan örf ve âdetleridir.
Cüneyd-i Bağdadi¸ hacca giderken Bağdat'a uğrayan talebelerinin son derece saygılı ve nazik davrandıklarını görünce Ebu Hafs'a¸ "Talebelerini saray mensupları gibi edeplendirmişsin" der. Ebu Hafs da ¸ "Onların batınlarındaki edeb¸ zahirlerine yansımıştır" diye cevap vererek gönül bağlılarının gösterişçi bir davranış içinde olmadıklarını beyan eder. Edebin insan ruhuna olan etkilerine işarette bulunur.
Hulûsi Efendi'nin mısralarına gizlenen duygular bu gerçeği fısıldar bize:
Âdemi ikmâle sebep lazım olan cümle edep
Hulûsi'ya bak gör ki hep sıdkı bütünlerde bütün
Kalbi huşû içinde olanın¸ bedeninin de öyle olması hakikattir. Edeb hayatı şekillendiren samimiyettir…
Marifet; Hakk sırlarına âşinalıktır¸ ilahî bilgidir. Tasavvufta dört mertebe vardır. 1-Şeriat¸ 2- Tarikat¸ 3-Hakikat¸ 4-Marifet. Şeriat olmadan tarikat¸ hakikat ve marifet olmaz. Dinî kuralları takva üzere yaşayan sufiler sonunda marifete ulaşırlar. Onlara arif de denir. Onlar Hakk'ın yakın dostlarıdır. Gönül nakkaşlarıdır.
Bu Rubaide marifet kelimesi aynı zamanda sanat¸ kabiliyet¸ beceri olarak da zikredilmiştir. Elinde hüneri¸ marifeti olmayanın hiçbir işe yaramayacağı belirtilmiştir.
Kişi Allah için çalışır¸ gayret gösterir ve bir ustanın yanında çıraklık ederse ilgili sanatı öğrenir. Bir hocanın dizinin dibinde okursa¸ ilmi öğrenir. Bir mürebbinin yanında durarak edebi öğrenir. Bir arifin huzurunda da marifeti¸ irfanı öğrenir. Bütün bu gelişimin olabilmesi için mutlaka bir öğreticiye ihtiyaç vardır. Çalışmaya gayrete ve özveriye ihtiyaç vardır.
Kutsal bir uğraş olan çalışma¸ maddî ve manevî anlamda elbette ki insanın emeğinin karşılığını almasına vesile olacaktır. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi şöyle buyurmaktadır:
Çalış tefeyyüz eyle yücel temeyyüz eyle
Fazilette sehâda örnek insan ol örnek
Allah için zikrine¸ fikrine dikkat edip maddî ve manevî anlamda çalışan kimse¸ Allah'ı¸ O'nun sıfatlarını¸ fiillerini¸ mahlûkatı hakkındaki sünnetini¸ ahireti dünyaya göre şekillendirmesindeki hikmetini öğrenir. Ayrıca dünya ve ahiret mutluluğuna erişmek için gayret göstermiş olur. İnsanın olanca manevî ilimlere yönelmesi feyzini artırır. Çünkü Allah'ın gayb hazinesindeki rahmet ve füyuzatı uçsuz bucaksız denizdir. Herkes gücü nispetinde bu denizin etrafında dolaşır. İçine ancak peygamberler¸ veliler ve zikirde ilerleyen salikler girer. Ancak onların da dereceleri¸ sahip oldukları güce ve Allah'ın kendileri için takdir ettiği hakka göre farklılık gösterir. İşte denize benzettiğimiz bu hazine Peygamberimiz ve pirler vasıtasıyla seven ve zikreden gönüllere akar. Bu feyiz talebi insanı yüceltir. Çalışmayla¸ zikirle ahirete giden yolu aydınlatan salikler eşyanın hakikatine muttali olurlar. Faziletli bir yolda¸ örnek bir insan olarak mürşid-i kâmilden terbiye gören insanlar¸ mücahede ve riyazat ile kalbini arındırır. Kötü duygu ve düşüncelerden gönlünü temizler¸ Peygamberimizin ve evliyaların yolundan ilerler. Neticede bir çalışmanın eseri olarak birçok ikramlara ererler. Çünkü çalışma hidayetin¸ her türlü hayrî kazanımın yegâne anahtarıdır.
1970'li yıllarda Darende'ye bir çimento fabrikası yapılması için gayret gösteren ve yurtdışındaki hemşehrilerimizi ziyaret eden Hulûsi Efendi Almanya ziyaretinde¸ insanların çalışkanlığını görünce şöyle buyurur:
Herkes harıl harıl çalışmada
Bizler horul horul uyur
Ya Rab bizi gafletden uyar
Hakîkatı duyur
Millet olarak çalışıp¸ kalkınmamız gerektiğini¸ bunun için de tembellik uykusundan uyanmamız gerektiğini işaret eder. Aynı kelâmını bir Kayseri ziyaretinde gelişen fabrikaları görünce tekrar eder¸ Kayseri gibi Darende ve doğu illerinin de gelişmesini arzu ettiğini beyan eder.
Çalışan kazanır¸ çalışan eser bırakır¸ çalışan Allah rızasına erer. İlahî rızayı talep ederek çalışanlar¸ hayatını böyle geçirenler¸ eserleriyle¸ kelâmlarıyla¸ güzel fiilleriyle anılırlar. Asla unutulmazlar. Hayır sahibi oldukları¸ güzel eser bıraktıkları da yıllar¸ hatta yüzyıllar sonra yine söylenir. Arkalarından rahmet okunur¸ isimleri dilden dile destan olur.
Bu gayret isim için değil¸ hayırla anılmak içindir. Allah Teâla da mükâfatını bu şekilde verir. İslâm coğrafyasında sahabeler¸ Allah dostları¸ hayır sahipleri¸ asırlardır yaptıkları iyilikleriyle¸ işleriyle¸ fiilleriyle¸ sözleriyle anılmaktadır. Oysa kimi devlet başkanları¸ krallar¸ zenginler¸ mülk sahipleri¸ desinler için iş yapanlar birkaç yıl sonra bile unutulmaktadırlar.
Sözü Hazretin şu beytiyle bağlayalım:
Sen hayr ile yâd olmağa çalış Hulûsî'yâ
Beşer-i cihâna bekâ-yı nâm için gelen kimdir

Sayfayı Paylaş