İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK EFENDİ (K.S.)'DEN MENKIBELER

Somuncu Baba

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri de çocuk denecek yaşta iken İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'ye intisap eder. Yıllar sonra Hulûsi Efendi Hazretleri bizzat İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'den naklen konuyu sohbet esnasında şöyle anlatmışlardır:

"Bir gün Pirimiz İhramcızâde Darende'ye teşrif ettiler. Bizim bahçede oturdular. Çok kalabalık vardı. Bir ara Pir Efendimiz buyurdular ki: ‘Biz Darende'ye ilk geldiğimizde bir çocuk bize yol gösterdi. Çocuğa para ver­mek istedik; fakat o parayı almadı¸ bizden himmet istedi. Biz de ona himmet ettik. İşte o çocuk bu Hulûsi idi

 1881-1969 yılları arasında yaşayan¸ büyük mutasavvıflardan İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s.)¸ küçük yaşlardan itibaren manevî yönü ile dikkat çeken bir isim olur. Çocukluk çağında manevî hayatını tanzim için Abdullah Haşim el-Mekkî/Arap Şeyh'e müracaat eder. Arap Şeyh'in işareti ile İsmail Hakkı Efendi (k.s.)¸ Tokatlı Seyyid Mustafa Hâkî Efendi (k.s.)'ye yönelir. Hâkî Efendi Hazretleri¸ İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin annesinin mürşididir. İsmail Hakkı Efendi¸ annesinin mürşidini ziyarete gideceği bir seferde ona eşlik eder ve Hâkî Efendi ile karşılaşmaları bu ziyaret vesilesiyle olur. İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin Hâkî Efendi (k.s.) ile karşılaşması şu şekilde gerçekleşir:


Gözüm¸ Elim Mürşidim Oldu


Mustafa Hâkî Efendi Hazretleri¸ ihvanları ile sohbet ederken İsmail Efendi Hazretleri huzura gelir. Hâkî Efendi: ‘Siz Hacı Hanım'ın oğlu musunuz?' diye sorar. İsmail Efendi (k.s.): ‘Evet¸ Efendim' der. Hâkî Efendi (k.s.)¸ İsmail Efendi (k.s.)'ye nazar eder. İsmail Efendi Hazretleri¸ bu nazarın etkisini şu sözlerle izah eder; "Gardaşlarım! O an bana bir hâl oldu. Üstadım bana bir nazar etti ki¸ ne olduğunu bilemedim. O heyecanı tarif edemem. Efendim¸ bana o soruyu sorarken ellerimin yeşil bir renk aldığını gördüm. İşte o anda manevî bir haz hissettim. Gözüm¸ elim mürşidim oldu. O ben oldu ben o oldum."


Bu şekilde Mustafa Hâkî Efendi'ye intisap eden İsmail Hakkı Efendi Hazretleri¸ vefat edinceye kadar üstadına çok büyük bir sevgi ile bağlı kalır. Hâkî Efendi¸ Tokat'tayken İsmail Efendi Hazretleri¸ her fırsat bulduğunda üstadını ziyarete gider¸ nasihatlerini can kulağı ile dinler ve üstadı ile vakit geçirmekten aldığı maddî ve manevî zevki etrafındakilerle paylaşır. Hâkî Efendi¸ Tokat Mebusu olarak Son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne/İstanbul'a gidince İsmail Hakkı Efendi Hazretleri¸ mürşidinin yanına yerleşmeyi düşünür ama onun uyarısı ile tekrar memleketine dönmek durumunda kalır.


İsmail Hakkı Efendi Hazretleri¸ M. Hâkî Efendi (k.s.)'nin yadigârı olarak gördüğü oğlu Bahâüddin Efendi'ye karşı olan sevgi ve saygısı ile de mürşidine olan vefa borcunu ödemeye çalışır. Bu anlamda¸ İsmail Efendi¸ her hac dönüşü Şam'da ikamet eden Bahâüddin Efendi'yi ziyaret eder. Ayrıca Bahâüddin Efendi'ye yazdığı mektuplarda da İsmail Hakkı Efendi Hazretleri'nin bu tavrını gözlemlemek mümkündür. İşte o mektuplardan bir tanesi Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri'ne (k.s.)  ait şu mısralarla başlar: "Seni sevmek benim dinim imanım / İlâhî din ü imandan ayırma"


 


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri de çocuk denecek yaşta iken İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'ye intisap eder.  Yıllar sonra Hulûsi Efendi Hazretleri  bizzat İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'den naklen konuyu sohbet esnasında şöyle anlatmışlardır:


"Bir gün Pirimiz İhramcızâde Darende'ye teşrif ettiler. Bizim bahçede oturdular. Çok kalabalık vardı. Bir ara Pir Efendimiz buyurdular ki: ‘Biz Darende'ye ilk geldiğimizde bir çocuk bize yol gösterdi. Çocuğa para ver­mek istedik; fakat o parayı almadı¸ bizden himmet istedi. Biz de ona himmet ettik. İşte o çocuk bu Hulûsi idi. Şimdi¸ Biz Hulûsi olduk¸ Hulûsi Biz oldu. Gardaş­larım¸ Darende'mizin kıymetini bilin. Ben Darende'nin suyundan bir avuç su¸ toprağından bir avuç toprak olsam o şeref bana yeter' diye buyurdular. Bu söylediğim sohbet anı Pir Efendimizin Darende'ye son teşrifleri oldu." diyerek gözyaşlarına hâkim olamamıştır.


 


Gelenleri Biz Boş Çeviremeyiz


 


İsmail Hakkı Efendi Hazretleri sohbetlerde murakabeyi sever; "Sükûtumuzu anlamayan¸ sohbetimizi hiç anlayamaz" der ve ekler: "Söz ile olsaydı bu işi herkese söylerdik." Bazen "Uzaktan¸ yakından geliyorsunuz. Alamazsanız size ayıp¸ vermezsek bize ayıp." buyururlardı. Sohbetlerde "edep" ve "muhabbete" sahip olunmasını isterdi. Her sohbette vuslat olduğunu ve vuslatsız sohbet olamayacağını söylerdi.


Tarikat geleneğinde¸ her talibe ders verilmez¸ meşrep ve istidat aranır. Müracaat eden kimse¸ o mürşitten feyiz istidadına sahipse¸ tarikata kabul edilir¸ mürit olurdu. Büyük velilerin tarikata intisap için¸ pek çok imtihandan geçtikten sonra mürit olduklarını biliyoruz. Aziz Mahmut Hüdaî Hazretlerinin şeyhi Üftade (k.s.)'ye intisap etmek için sokaklarda ciğer sattığı Alaeddin Attar (ö.802/1400) Hazretlerinin zengin bir aileden gelmiş olmasına rağmen¸ Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin odun toplatmak ve Buhara çarşılarında yalın ayak elma satmakla görevlendirdiği bilinmektedir.


İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin bir ihvanın rivayetine göre¸ bir gün huzurlarında sohbet esnasında¸ orada hazır bulunanlardan birkaçı: "Efendim! Size gelen herkese¸ tefrik etmeden ders veriyorsunuz; bunun hikmeti nedir?" diye sorarlar. O da "Kardeşlerim! Eskiden medrese¸ tekke gibi ilim irfan yerleri vardı. Camiler aslî mekânlardır; tâlî mekânlar kalmadı. Tarîkata girme hevesiyle gelenleri biz boş çeviremeyiz; fakat bizim bir gönül dairemiz vardır ki¸ bizce malumdur. O ders verdiğimiz kimse hiçbir şey yapmayıp da kötü ahlâklarından vazgeçse¸ bu da bir kâr değil midir?" diye cevap verir. Allah'ın ahsen-i takvim üzere yarattığı insanın¸ yaratılışına uygun bir çizgide devam etmesinin arzusu olsa gerek İsmail Hakkı Toprak Hazretleri müracaat edeni boş çevirmez.


İsmail Hakkı Toprak Hazretleri¸ tarikata girmekten maksadın ahlâk-ı Muhammedî ile ahlâklanmak olduğunu ve kuldan da bunun istendiğini¸ insan ile ebedî âleme gidecek kazancın ancak bu olduğunu belirtir ve keramete önem vermezdi.


Bir zat Hazret'ten ders alır ve köyüne döner. Günlerden bir gün arkadaşları onu ısrarla içki sofrasına davet ederler. O zat ziyafette içki kadehini ağzına yaklaştırdığı an¸ kolu uyuşup kalır. Hemen bir vasıta ile Sivas'a getirilir. Hazretin huzuruna varır varmaz kol eski haline döner. İsmail Hakkı Toprak Hazretleri: "Bizim ihvanımızın uzaklığı yakınlığı yoktur¸ her an onlarla beraberiz" buyururlar.


 


Şeriatı Olmayanın Tarikatı Olmaz


Bir gün bir müridinin gönlünden geçirdiği bir keramet talebi üzerine "Kerametten Allah'a sığınırız.'' buyurmuştur.  Yine bir gün o zamanki Ankara müftüsünün ‘Efendim tarikatınız hakkında beni tenvir ediniz.' sözüne "Kardeşim bizim tarikatımız ne kadar büyürse büyüsün ne kadar incelirse incelsin şeriattan kıl kadar ayrılmasına imkân yoktur¸ şeraitte kıl kadar noksanı olanın havada uçtuğunu görseniz vurup kanadını kırın."¸  cevabını vermişlerdir. Bu minval üzerine Şeriat ve tarikat hakkındaki düşüncelerini ise: "Şeriatı olmayanın tarikatı olmaz. Evveli şeriat¸ ortası şeriat¸ ahiri yine şeriat." şeklinde dile getirir.


 


Tasavvufta kerametin de­ğil istikametin büyük önem taşıdığını işaret buyuran Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri de şöyle buyurmuşlardır: "Biz keramete değer vermeyiz. Keramet göstermek yanlıştır. Kerameti değil¸ doğruluğu ister olmak lazımdır. Nefis sizden keramet ister. Lakin kalbiniz sizden doğruluk ister. En büyük keramet nefsinizi Müslüman etmenizdir."


 


İnsan Hayatı Dört Mevsimlik Bir Âleme Benzer


 


Yıllar önce bir arkadaş İstanbul'da bir kitapçı dükkânına uğrar. İçeri girdiğinde odasında sakallı biri oturmaktadır. Dükkân sahibi " Ağabey bu da Sivaslı" diyerek o arkadaşı gösterir.  Yaşça büyük olan o kişi İhramcızâde İsmail Efendi'nin memleketinden olanlara özel hürmetim var der ve ona teberrüken ayağa kalkar. Merhabalaşıp tanıştıktan sonra o arkadaşa İhramcızâde Hazretlerini tanıyıp tanımadığını sorar. O da çocukluk yıllarında tanıdığını ama hakkıyla istifade edemediğini hatta büyüklerin onu görünce derlenip toparlanıp ona hürmet ettiklerini bile anlamakta zorlandığını söyler.


 


O zat hoş beşten sonra Efendi ile aralarında geçen bir hatırasını nakleder:


– Bizim oralarda Efendi Hazretlerinin çok seveni vardı. Onun kerametlerinden çok bahsedilirdi. Benim babam da ehl-i tarik bir insandı. Çoğu zaman sohbetlere ben de katılırdım.  Takriben 14-15 yaşlarındaydım. Ehl-i tarik bir ailenin çocuğu olmam¸  devamlı zikir halkalarına katılmama rağmen bende o sıralar depreşmiş bir saz çalma ve söyleme hastalığı vardı. Herkesten habersiz kâh çalıyor¸ kâh söylüyordum hoşuma da gidiyordu.


Bir gün bir hatm-i hâceden sonra dendi ki¸ hep beraber Sivas'a Efendi Hazretlerini ziyarete gidilecek. Herkeste bir sevinç bende ise tam tersi bir korku. Allah dostlarının kerametlerini dinleye dinleye büyüdüğümüzden benim korkum bizim çevrelerimizde hiç de tasvip görmeyen¸ ailemin de bilmediği saz çalma eğilimimin¸ halimin ortaya çıkması idi. Zira onların haberi olmadan bir saz alıp kendi kendime çalmayı öğrenmiştim¸ bu halimin ifşa edileceğinden korkuyordum. Kendi kendime tamam artık Sivas'ta bu gizli işim ayan olacak diyordum.


Sivas'a geldik Efendi Hazretlerini ziyaret ettik¸ artık geri dönüyorduk devlethaneden çıkarken Efendi Hazretleri de bizleri uğurluyordu. Ben bilerek bizim cemaatin en sonuna kaldım ki nasıl olsa halim Efendi'ye ayan¸ o da bir şeyler söylerse bizimkiler duymasın. Sıra bana gelince hem elini öptürdü hem de diğer elini omzuma koyarak¸ "Evladım ne üzülüyor korkuyorsun¸ insan hayatı dört mevsimlik bir âleme benzer¸ bazen ağlar bazen güler¸ bazen çalar bazen söyler ama bunlar geçicidir¸ üzülme yavrum sen hafızlık gibi bir devlet sahibi olmuşsun bunların hepsi gelir geçer" dedi.


Ve bu söylediklerine bir de "Allah seni âli mertebelere yüceltsin." diye bana dua etti. İşin en ilginç yanı hem benim hafız olduğumu¸ hem de çalıp söylediğimi bildi¸ hem de korkularımı giderdi. Efendi'ye elbette kimse benim hafız olduğumu da çalıp söylediğimi de söylememişti¸ zaten gizliden çalıp söylüyordum¸ ama bizim halimiz ona böyle ayan olmuştu. Birlikte geldiğimiz müritleri bana Efendi Hazretlerinin benimle ne konuştuklarını soruyorlardı¸ hiç söyler miydim ben dersimi almıştım."


Kâmil İnsanın Bulunduğu Yer Merkezdir


Bir sohbet esnasında ihvanlardan biri: "Efendim Allah sizden razı olsun¸ huzurunuza gelip¸ gidiyor istifade ediyoruz." der. İhramcızâde Hazretleri "Peki oğlum ne öğrendiniz?" deyince o kişi de "Doğru olun dürüst olun¸ bu iki sözü öğrendim Efendim." der. Efendi Hazretleri de ona "Bu sözü yaşayabilirsen ne mutlu sana."  buyurmuşlardır.


Kâmil insanın bulunduğu yer¸ merkezdir. Maneviyat zirvesidir. Büyüklerimiz zaman zaman buna işaret buyurmuşlardır.  İhramcızâde Hazretlerinin ihya faaliyetlerinin en önemlilerinden biri Sivas Ulu Camii'dir. 1955 yılında Ulu Camii ibadete açıldığı günlerde¸ cami civarında yolda giderken¸ "Gardaşlarım¸ yeryüzünde bu minareden daha yüksek minare yoktur" buyurmuşlardır. Buna benzer bir işareti de Hulûsi Efendi Hazretlerinin Mektubat'ında rastlanır. Hulûsi Efendi Hazretleri "Haremeyn müâdili bir¸ Ravzatun min riyâzı'l-cennet olan makâm-ı mukaddesin füyûzât ve rahmet haymesi" ifadesiyle Şeyh Hamid-i Veli Camiini Cennet bahçesi olan Medine-i Münevvere'deki Mescid-i Nebevî'yi benzetir.


 


Kendisi nezih bir hayat yaşayarak gönüldaşlarına örnek olma yolunu tercih etmesine rağmen¸ gerektiğinde onları sözlü olarak da uyarmaktan geri durmamıştır. Bir seferinde müritlerine hayırlı amel tavsiyesinde bulunarak şöyle buyurmuşlardır:


"Amelleriniz tartılmadan önce kendinizi hesaba çekiniz. Hakikat ve hidayet yolundan ayrılmayınız. Allah'a ihlâslı bir şekilde ibadet etmenizi tavsiye ederim. Allah¸ dünyada hayrı da şerri de insanın tercihine bırakmıştır. Kendinizi gafletten koruyunuz. Size hoş görünse de günahlardan ve fenalıklardan sakınınız. Allah'ın emirlerini yerine getiriniz. Zira Allah'ın emirlerinin yerine getirilmemesi bir felakettir. Ölüm seyahatini kolaylaştıracak yegâne şey¸ sizin amellerinizdir. Size tebliğ edilen emirlere ittiba ediniz. Taharet üzere yaşayınız. Takva üzere olunuz. Her daim tevbe ediniz ve Allah'ın yardımını isteyiniz. Bu dünya fanidir; misafirhanedir¸ ahiretin tarlasıdır. Ahirete hayırlı ameller götürmek lazımdır. "


 


Yazımızı bitirirken¸ İhramcızâde Hazretlerinin izini takip ederek manevî silsilesini günümüzde devam ettiren¸  Es-Seyyid H. Hamidettin Ateş Efendi'nin hayırlı ameller hususunda İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin nasihatleriyle aynı minval üzere söylenmiş şu kelamlarıyla konuyu bağlayalım:


"İnsanlığın yaratılışında ki gaye¸ insan-ı kâmil olmaktır. Kur'an-ı Kerim'de yaratılışın esas gayesi anlatılırken¸ ifade edilen kulluk kelimesi bize ibadeti çağrıştırır. İbadet deyince de ilk aklımıza gelen namaz¸ oruç¸ zekât ve hac nevinden yaptığımız ameller olur. Oysa meseleye biraz farklı yaklaşıldığında görülür ki ibadet¸ Allah yolunda duyulan¸ hissedilen¸ yaşanan ve yapılan amellerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesidir.


Etrafımıza bakındığımızda yaratılan her şey vazifesini aksatmadan yapıyor: Çiçekten çiçeğe atlayan arılar¸ kozasına kendini hapsedip ölümü ve dirilişi bekleyen ipek böceği¸ tohumları çatlatan toprak¸ esen aşılayıcı rüzgâr¸ parlayan yıldız¸ ay¸ güneş ve sayamayacağımız binlercesi¸ var oluşlarının amacını bilmekte ve görevlerini aksatmadan yerine getirmekteler. O halde Allah'ın halifesi olan insan¸ yaratılmadaki asıl gayenin kulluk olduğunu bilmeli¸ salih amellerle imanını kuvvetlendirip aziz bir ruh ile asıl yurduna dönüşe hazırlanmalıdır."

Sayfayı Paylaş