HUZURDA

Somuncu Baba

Rivayetler bize¸ ilk yaratılan şeyin Efendimiz’in Nuru olduğunu söyler.
Kainat O’nun nurundan yaratılmıştır.
O¸ nur suretinde bir insandır.

Rivayetler bize¸ ilk yaratılan şeyin Efendimiz’in Nuru olduğunu söyler.
Kainat O’nun nurundan yaratılmıştır.
O¸ nur suretinde bir insandır.
Bütün nebi ve veliler¸ feyzi O’nun üzerinden alırlar.
Kamil veliler¸ Efendimiz’in varisleridir.
İrfani geleneğimizde veli şairler¸ mutlaka¸ Efendimiz’in velayet ve nübüvvetinin hürmetini tazim için şiirler söylemişlerdir. Bunları naat-ı şerif olarak isimlendirdiğimiz malumdur.
En çok naat Türk dilinde söylenmiştir. Bizim geleneksel şairlerimiz¸ Efendimiz’in yer yatağında doğumunu bile kabullenemeyip¸ ‘hava üzere döşenen bir döşek’te dünyayı teşrif ettiğini söyler.
Kuşkusuz biz¸ O’nu hakkıyla ta’zim edemeyiz. Bu sırdandır ki¸ ‘Allah ve melekleri¸ Rasulüne salat ve selam ederler’ buyrulmuştur. Bu ayeti tefsir ederken¸ bazı müfessirler¸ buradaki ‘salat’ın ‘ta’zim’ anlamına geldiğini kaydederler. Efendimiz¸ alemin övüncü¸ varlığın şerefi’dir.
Kâinatın gözbebeği¸ varlık ağacının en kâmil (ekmel)¸ kusursuz ve en güzel meyvesidir. İnisiyatik geleneğe bağlı veli şairlerden biri olan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi de¸ ilahî aşkın şarhoşluğu ve Efendimiz’e olan muhabbet ve hürmetinin ateşiyle şiirler söylemiştir ki¸ bunların biri şöyledir :
“Kapında bir zelil-i hak-sarım ya Rasulallah
Garib ü bi-kes-i bi-itibarım ya Rasulallah

Seraser defter-i amalim isyan ile memludur
Huzur-ı hazretinde şerm-sarım ya Rasulallah

Kabul etsen Hulûsi kemteri dergah-ı lütfunda
Civarında nola olsa mezarım ya Rasulallah”
Bu kısa fakat mana ve hakikatçe zengin natında Osman Hulûsi Efendi¸ geleneğin içinden konuşmakta¸ Efendimiz’in seçkin arkadaşları ve dostlarının izinden yürümektedir.
Rivayetlerde sahabe-i kiram efendilerimizin¸ dünyada korku üzre yaşadıkları belirtilir. Bu sırrın sonucu olarak¸ kendilerinden asla emin olmadıkları¸ hatta zaman zaman¸ ‘acaba ben münafık mı oldum?’ dedikleri kaynaklarda belirtilmektedir.
Kibr¸ Allah’a hastır. En yüce¸ en büyük ve en kudretli O’dur. Kibr’in şirkle özdeş görülmesi bu hikmettendir. Tekebbür en çirkin nitelik olarak görülmüştür.
Osman Hulûsi Efendi’nin bu enfes natında¸ O’nun kâmil bir varisi olmasına rağmen (belki de kâmil oluşu bu sırdandır) kendisini hiç hükmünde görmekte¸ ‘zelil’¸ ‘bikes’¸ ‘asi’¸ ‘mahçup’¸ ‘aşağı’ kelimeleriyle ifade etmektedir.
Büyüklüğün gereği küçüklüktür¸ kişi kendisini yok etmedikçe¸ İlahî Hakikat’e açık ve hazır hale gelemez. Tevazu¸ hasletlerin sultanıdır ve bu¸ abdallara has bir güzelliktir. Naat-ı şeriflerin çoğunda bu dil konuşur.
Osman Hulûsi Efendi de bu geleneğe uyarak¸ irfanî edebin gerektirdiği biçimde konuşmaktadır.
Efendimiz’i yüceltmek demek¸ O’nun yolunun tozu toprağı olmak¸ kendi nefsini hakir görmek ve zelil olarak vasfetmek demektir :
Kapında¸ zelil¸ alçak¸ alçalmış ve toza toprağa bulanmış¸ yerde sürünmekte olan biriyim ey Allah’ın Rasulü. Garibim¸ adına dünya denilen gurbetteyim¸ kimsesiz¸ çaresizim¸ ümidim yok¸ itibarsız¸ değersizim ey Allah’ın Rasulü.
Amel defterim baştan başa isyan ile doludur¸ huzurunda mahcubum¸ yapıp ettiklerimden dolayı utanmaktayım ey Allah’ın Rasulü. Hulûsi kulunu¸ aşağıların aşağısında bulunanı (beni) bağış dergâhında kabul eder misin¸ mezarım yakınında olsa nolur ey Allah’ın Rasulü…’
Bu samimi¸ gönülden söylenmiş ve Allah’ın Seçkin Elçisi’nin tazimi ile nefsin tahkirine dayanan nefeste geçen bazı ıstılahların anlam dünyasına biraz daha yakından bakalım.
Kapı ile Osman Hulûsi Efendi¸ Allah Rasulü’nden geçilmeksizin Allah’a ulaşılamayacağını ima etmektedir. Hz. Muhammed (s.a.v)’in hakikatinden söz eden İslâm sufileri¸ O’nu devre dışı bırakarak Kur’an’ın anlaşılamayacağını¸ Allah’a da ulaşılamayacağını beyan etmişlerdir. Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç şöyle der: “Hakikat-ı Muhammediye Abdullah’ın oğlu Muhammed (s.a.v) adıyla Mekke’de bedenlenmiş bir varlıktır ve bedenî hayatı orada başlamıştır ve Medine’de o bedenî hayatı son bulmuştur. O zat¸ O bedenlenmiş Hz. Muhammed (s.a.v) bir hakikati anlatmıştır. Bu hakikat de aslında kendi hakikatinin açılımıdır. Dolayısıyla sufilere göre Hz. Muhammed’in ağzından sadır olan¸ nakil edilen hususlar aslında Hz. Muhammed’in hakikatine Cenab-ı Hakk’ın ilham ettiği¸ vahy ettiği hususlardır. Dolayısıyla vahiy¸ hakikat-i Muhammediye’den akl-ı Muhammediye inen ve konuşan hakikatlerdir. Hz. Muhammed’i devre dışı bırakarak “sadece vahiy bize yeter” diyen yaklaşımlar bu hususu bilmediklerinden dolayı hakikati parçalamaktadırlar.
Çünkü iki hakikat birbirini anlatmaktadır orada. Bir hadis-i şerifte der ki; “İnsan ve Kur’an ikiz kardeştirler.” Yani “Biz aynı yumurta ikiziyiz” demiştir Hz. Muhammed Efendimiz. Kur’an bir hakikatin harfe ve sese bürünmüş¸ dile intikal etmiş¸ kâğıda yazılmış şeklidir. Aynı hakikatin bedene¸ ete¸ kemiğe bürünmüş haline de Hz. Muhammed derler. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in elinde¸ bizim bugün anladığımız anlamda ayrı bir entite¸ ikincil bir gerçeklik olarak bir kitap mevcut değildir. Kur’an “ikra” dediğinde oku denildiğinde¸ ikra kitabek denildiğinde okuma eylemini üzerinde gerçekleştireceği obje olarak elinde Hz. Peygamber’in tuttuğu bir Kur’an yoktu¸ olmadı hiçbir zaman. Bugün biz Müslümanların elinde tuttuğumuz Kur’an anlamında bir Kur’an değildi o. Aslında sufilere göre bugün elimizde tuttuğumuz Kur’an’ın mushaf düzeyindeki yansımasıdır. Mushaftır bugün elimizdeki kitaplar. Kur’an nerededir o zaman? Mushafın içindedir. Ama ilk okuyuşta elde edilecek şey değildir. Çünkü ayet-i kerimede Cenab-ı Allah kendisi diyor ki biz o Kur’an’ı gizli bir kitabın içinde indirdik. Kitabı kitabın içine koyduk diyor Cenab-ı Allah. Dolayısıyla biz bugün Kur’an okuyoruz diyoruz. Oysa okuduğumuz mushaftır. Mushafı okuyarak¸ teemmül ederek¸ mushafın derinliklerine nüfuz ederek Kur’an’a ulaşmamız mümkün. Onun için ehl-i mushaf çoktur ama ehl-i Kur’an çok azdır. Kur’an¸ Furkan mertebesinden iner. Furkan niteliği¸ kaynağı ima eder¸ geldiği yer Ümmü’l-Kitap’tır.
Ümmü’l-Kitab’tan¸ yani kitapların anasından inmektedir. Ümmü’l-Kitap da âlemin ümmü olan Hakikat-ı Muhammediye’dir. Kaynağı aynı ama birisi harf ve ses halindedir. Birisi ete kemiğe bürünmüş halidir. Yeryüzünde bu açıdan sorulduğu zaman Hz. Peygamber’e yürüyen Kur’an denir. Hz. Peygamber ve daha sonra Hz. Ali gibi büyük zatlar hiçbir zaman bir Kur’an-ı Kerim göstermediler. Her zaman “ene’l-Kur’an” dediler; “Kur’an benim” dediler. Kur’an ete kemiğe bürünmüş bir hakikatti onlarda. Bundan dolayı Hz. Peygamber Efendimiz’e izafe edilen bir sözde “benim¸ şeriatı¸ itikadı naklettiğim sözler bu dinin formel yönüdür¸ şeriat düzeyidir¸ ama bir de bunun ötesi vardır: “et-tarikatü ef‘ali” benim fiillerim¸ yapıp ettiklerim de yolumdur¸ tarikattir. Fakat “el-hakikat-i ahvali”; bir de hakikat vardır ki o da benim halimdir. Dolayısıyla sufilerin İslâm dinini derecelendirerek¸ derece sistemine tabi tutmaları çok önemlidir. Bugün yeryüzü¸ kâinat dereceli bir sistem üzerine yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim bu derecelerden bahseder.
Kur’an’ı Kerim’de yedi kat semadan söz edilir ve onun misli olarak yeryüzünde bahseder. İlimde derinleşenlerden bahseder. Kur’an’ın aslında semiotik bir diagramını çıkaracak olursak¸ Kur’an’ı Kerim’deki ayetlerin işaret ediş şekillerinde hep bir dikeylik söz konusudur¸ yataylıktan ziyade. Siz kendi nefsinizi değiştirmedikçe toplumu değiştiremezsiniz. Siz kendi nefsinizin dönüşümünü yapamadığınız sürece afaki dönüşümü gerçekleştiremezsiniz… Gerek Kur’an-ı Kerim’de¸ gerekse Hz. Peygamber Efendimizin sözlerinde hep dikeyliğe temas eden noktalar vardır. İşte yatay âlemdeki müthiş bir savaştan dönen arkadaşlarına “bu küçük bir savaştı¸ basit bir savaştı” deyince bütün dostları şaşırır. “Allah Allah! Bundan daha büyük bir savaş olur mu?” “Evet büyük savaşa şimdi gidiyoruz. O¸ nefsimizle olan savaştır¸ Cihad-ı Ekber’dir” deyince demek ki Hz. Peygamber’in esas gayesi dikey olanla ilgilidir. Yatay olan arıziydi. Asli olan dikeyliktedir.” Bu uzun alıntı¸ meseleyi açıklar mahiyettedir. Osman Hulûsi Efendi’nin naat-ı şerifinde¸ Efendimiz’in bir ‘kapı’¸ hakikat dergâhının eşiği olarak vasfedilmesinin sırları saymakla tükenmez. Peki şair¸ kendisini o kapıda nasıl nitelemektedir: Zelil ve tozatoprağa bulanmış. Zillet¸ insana has bir niteliktir. Allah Müzill’dir¸ insan zelil. Allah’ın kendi nurundan yarattığı ve âlemin gözbebeği kıldığı¸ kâinat ağacının meyvesi yaptığı Hz. Peygamber’in yücelik dergâhının kapısında da bizler zeliliz¸ alçağız¸ aşağıyız. Osman Hulûsi Efendi bu sırrı pek güzel dile getirmektedir.
Üçüncü mısrada geçen garib kelimesi de¸ bizim dünya gurbetindeki halimizi belirtir. Yanı sıra¸ ‘dünyada garip bir yolcu gibi ol’¸ ‘Müslüman dünyanın garibidir’ rivayetlerini de hatırlamak yerinde olacaktır. Şair aynı zamanda¸ ‘itibarsız’lığını da belirtmekte ve ‘cihanda itibarım varsa sendendir’ diyen Şeyh Galib Dede’yi hatırlatmaktadır.
İman bir intisaptır ve insan bu bağla şeref kazanır. Bağlandığı kapı¸ kâinatın efendisinin dergâhının kapısı olunca¸ bu şeref ve itibar daha da artmakta ve ‘O’nu bulan neyi kaybeder¸ O’nu kaybeden neyi kazanır’ sırrı tecelli etmektedir.
“Seraser defter-i amalim isyan ile memludur” mısrası¸ tevazu ve akıbetinden emin olamama ahlâkının doruğundan söylenmiştir. Amel defteri ifadesine ilişkin¸ İslâm Ansiklopedisi bize şöyle der: ‘İnsanın dünya hayatında yaptığı iyi ve kötü bütün işlerin sözlerin kayıt edildiği defter. Bu defter sesli bir film misali insanın her türlü hâl ve hareketini¸ konuşmalarını zapt eden bir defterdir. Bu kayıt ve zabıtlarla insan ahirette hesaba çekilecek¸ bu defter insanın leh veya aleyhinde bir şahid olacaktır. Kur’an’da “kitab” olarak zikredilmektedir .
Dünya hayatında devamlı olarak insanla beraber bulunan ve onun yaptıklarını kaydeden melekler vardır. Kur’an-ı Kerim bu melekler hakkında şöyle buyurur:
“…Halbuki üzerinizde gözetleyici melekler var¸ şerefli yazıcı (melekler). Her ne yaparsanız bilirler” (el-İnfitâr¸ 82/10-12). “O¸ (İnsan) her ne söz söylerse muhakkak yanında hazır bir gözcü vardır” (Kaf¸ 50/18).
Amel defterine insanın yaptıklarını yazan meleklere Hafaza (Hâfıza) melekleri veya Kirâmen Kâtibîn (Şerefli Yazıcılar) yahut “Rakîb Atîd” denmiştir.
Her insana¸ kendi amel defteri¸ Ahiret gününde verilecek ve insan kendi yaptıklarını orada bizzat görüp okuyacaktır. Defterleri sağ tarafından verilen kimseler Cennetlik bahtiyarlar¸ sol tarafından veya arkasından verilen kimseler ise Cehennemlik bedbahtlar olacaklardır. Bahtiyarların hesabı ya çok basit geçecek veya onlar hiç hesaba çekilmeyecek; bedbahtlar ise çok çetin bir hesapla karşılaşacaklardır. Kur’an-ı Kerim bu hususta da şöyle buyurur:
“….İşte o vakit kitabı (amel defteri) sağ eline verilmiş olan kimse der ki: ‘Gelin kitabımı okuyun. Çünkü ben hesabıma ulaşacağımı (hesaba çekileceğimi) zannetmiştim!. Artık o hoşnut bir hayatta yüksek bir Cennet’tedir “ (el-Hâkka¸ 69/19-22). “Kitabı sol eline verilmiş olan ise¸ der ki: ‘Eyvah¸ keşke kitabım bana verilmeseydi… Hesabının da ne olduğunu bilmeseydim!… Tutun onu hemen bağlayın onu¸ sonra Cehennem’e atın onu…”(el-Hâkka¸ 69/25-27¸ 30-31).
İnsan¸ kendi amel defterinde hayatının bütün teferruatını görünce hayret edecek ve Kur’an’ın tabiriyle şöyle diyecek “Eyvah bize¸ bu deftere ne olmuş¸ küçük büyük bırakmayıp hepsini toplamış… “ (el-Kehf¸ 18/49).
Amel defteri insanın dünya hayatındaki kendi yaptıkları ameller doğrultusunda doldurulduğuna¸ insan da iradeye sahip olduğuna göre amel defterinin iyi veya kötü şeyleri ihtiva etmesinde insanın kendisi etkilidir. “İman edecek salih amel işleyenlerin amelleri zâyi’ olmaz. Biz onu yazmaktayız. “ (el-Enbiy⸠21/94). Bu hususta başkasını suçlamasına mahâl yoktur. Arzu edilir ki o defter yüz ağartıcı sahifelerle dolu olsun. Yüzümüzün akı olacak salih ameller¸ o defteri süsleyecek olanlardır. Bu da ancak Allah’ın dinini yeryüzünde hakim kılmak¸ bu dini yaşamak ve Allah Rasulu’nün gösterdiği yoldan gitmekle elde edilir.’ (Orhan Çeker) Bu hâl¸ bu melaldeyken lütuf dergâhının eşiğinde bekleyen şair kendisini ‘kemter’ olarak görür. Kemter¸ ‘daha aşağıda olan’ anlamındadır. Başta Yunus Emre olmak üzere veli şairlerin çoğu kendilerini böyle vasfederler.
“Sanmanız beni deliyim
Dost bahçesi bülbülüyüm
Mevla’nın kemter kuluyum
Kimse baha vermez bana”
bunlardan biridir.
Son mısra ile tevazu ve tazim taçlanır :
“Civarında nola olsa mezarım ya Rasulallah’
Muhammed (s.a.v) sevgisi¸ gerçekte muhabbetullahtır.
“Allah’a imanınız varsa elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seviyorsunuz O’nun sevdiği tarzı yapacaksınız. O’nun sevdiği tarz ise O’nun sevdiğine benzemektir. O’nun sevdiğine benzemek ise O’na mutlak anlamda uymaktır. Allah’ı seversiniz¸ ta ki Allah sizi sevsin” ayetini yorumlarken Seyit Erkal şöyle der :
“İnsanın Cenab-ı Allah’a duyduğu sevgiden maksat Allah’ın kendisini sevmesini istemesidir. Bunun gerçekleşmesinde bir vasıta var mıdır? Evet¸ vardır. Her ne kadar dense ki kulla insan arasında vasıta yoktur. Kul eğer Hz. Muhammed’se en yakın kulla Efendimiz arasında bile bir vasıta olmuştur. Hz. Cebrail’dir. İşin başlangıcında¸ mebdesinde. Mirac’a uzanan ufukta Hz. Cebrail Efendimiz’e muvakkat bir mürşid olmuştur. Elbette bundan¸ Hz. Cebrail’in¸ Efendimiz’e üstünlüğü anlaşılmayacak¸ fakat bir aracılık söz konusu. Bu anlamda da kulla insan arasında elbette risalet aracılıktır¸ mutlak aracılıktır. Ve Efendimiz’e varis olan zatlar da bu görevi kendisinden sonra devam ettiren kişilerdir. Kendisinden önce diğer nebiler Efendimiz adına bir anlamda bu vazifeyi yapmışlardır. Kendisinden sonra da seçilmiş evliya ve hususan ehl-i marifet bu vazifeyi yapmıştır ve yapmaktadır. Onlar olmasa kâinatın bir anlamda devamının yani Hakikat-ı Muhammediye’nin hakkıyla temsili olmayacağı için devamınında mümkün olacağını söylemek zordur. Efendimiz’e varis olmak nedir¸ ne anlama gelir?¸ Bizim her namazda¸ her rekatte tekrar ettiğimiz Fatiha Suresi’nde çok mühim bir dua mız var. ‘Bizi hidayete¸ o dosdoğru yola hidayet eyle’ diyoruz. O dosdoğru yola hidayet eyle dedikten sonra demek ki hidayetimiz kendimizden değil¸ Hadî olan¸ hidayet veren Cenab-ı Allah’ın hidayete erdirmesiyle¸ devamımız ise¸ ‘dosdoğru yolda nimet verdiklerinin yoluna’ devam ile mümkün. Nimet verdiklerinin yolunu da Kur’an-ı Kerim bir başka ayette kendisi tefsir ediyor. Diyor ki; bu nimet verdiklerimiz kimlerdir? Eğer böyle bir sual sorulacaksa Kur’an-ı Kerim söylüyor: “O nimet verdiklerimiz; nebiler¸ sıddıklar¸ salihler¸ şehitlerdir” diyor. O zaman demek ki nübüvvetle bitmiyor mesele. Sıddıklar¸ şehitler ve salihler¸ nübüvvetin davasını temsil konumunda olan insanlar. Bu anlamda biz veraset-i nübüvvet hakikatini yani Peygamberimize ve peygamberlere varis olma hakikatini sıddıklarda¸ şehitlerde ve salihlerde arayacağız.”

Sayfayı Paylaş