HÜZÜN MEVSİMİNİN

Somuncu Baba

“Biliyor ki¸ güz ayları değiştirerek geliyor mevsimleri. En çok da onlar belirliyor günün ve gecenin yordamını.

“Biliyor ki¸ güz ayları değiştirerek geliyor mevsimleri. En çok da onlar belirliyor günün ve gecenin yordamını. Pastırma sıcaklarının ardından gelecek ürkütücü yağmurları¸ yağmurların ardından gelecek gece ayazlarını…”

Güz ayları¸ eylülün sarışın mahzunluğuyla başlıyor bilmem kaç milyon yıldır.
Yaz mevsimiyle vedaya hazırlanan balkonlara serilmiş çiçekler¸ barınaklarında sabırsız bir heyecanla dalgalı denizi kucaklamayı bekleyen tekneler¸ sıcaktan bunalmış çocuklara hazırlanan kalabalık sokaklar¸ ağustos bereketiyle taçlanmış ergin başakları toplamak için orağını bileyen çiftçiler¸ kavrulmuş bedenlerini yağmur damlalarına teslim etmek için güneşe küsmeyi göze almış çatlak duvarlar¸ toprak damlar¸ çatılara tünemiş antenler¸ günlerin kısalmasını bekleyen ay…
***
… Ve ben; yani “Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları/ Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları” diyen Yahya Kemal Beyatlı’ya kulak veren güz yorumcusu¸ “Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…/ Yazlar yavaşca bitmese¸ günler kısalmasa…” temennisine uygun yaşamaya çalışsam da¸ bilirim ki yazlar yavaşca biter ve günler kısalır; semt Kanlıca da olsa…
Bir hüzün yumağı gibi başımın üzerinde dolaşan gri bulutlar neyin müjdecisidir iyi biliyorum. Gittikçe kısalan günlerin sıcak anlara armağanı yağmurlar¸ tatlı bir lodos esintisinin ayaklarıma değmesi için ardınca açık bırakılan kapılar ve pencereler¸ soframızdaki yemyeşil biber¸ allıballı meyveleri bir zafer madalyonu gibi taşıyan dolgun dallar¸ hep aynı şeyi müjdeliyor; güz aylarının sarışın mahzunluğunu…
***
“Kurudu artık otlar/ Bitmiyor tazeleri/ Birikinti sularda/ Yaprak cenazeleri” diyor ya Kemalettin Kamu; hani¸ “Döndü yayladakiler/ Erdi dağlara batı/ Ovalar daha geniş/ Kayalar daha katı/ Başım avuçlarımda/ Bir ağır külçe hüzün/ Düşüyor gözlerime/ Çiğ taneleri güzün” mısralarının da sahibi…
Biliyor ki¸ güz ayları değiştirerek geliyor mevsimleri. En çok da onlar belirliyor günün ve gecenin yordamını. Pastırma sıcaklarının ardından gelecek ürkütücü yağmurları¸ yağmurların ardından gelecek gece ayazlarını…
Yaylalardan katar katar inen köylülerin güz telaşını¸ yapraklarının ucunda en bereketli usare gibi biriken çiğ tanelerini¸ o biliyor.
Yaz sıcaklarının kavurucu etkisiyle artık gazele dönmüş yapraklar¸ canlarını kurtarmak için yere attıklarında kendilerini¸ bir su birikintisinin içinde can vereceklerini elbette biliyorlar. Ama ne çare ki¸ hüzün mevsimi onlar için de veriyor hükmünü ve bir avuç suda tamamlanıyor kaderleri…
Yapraklara ölüm rengini üfleyen sonbaharı anlatırken Ahmet Hamdi Tanpınar¸ “Durgun havuzları işlesin bırak/ Yaprakların güneş ve ölüm rengi¸/ Sen kalbini dinle¸ ufkuna bak” diyor ve devam ediyor hiç ara vermeden:
“Düşünme mevsimi inleten rengi/ Elemdir mest etsin ruhunu/ Eser rüzgarların durgun ahengi./ Yan yana sessizce mevsimle keder/ Hicrana aldanmış kalbimde gezin/ Esen rüzgarlara sen kendini ver.”
***
Ah işte¸ yine sonbahar…
Çatılardan önce iplik¸ sonra urgan sonra baca kalınlığında dumanların yükseleceği günler çok yakın. Soba üstlerinde kestane kavrulacak¸ mangal üzerinde çay demlenecek¸ püsküllü mısırlar kazanlarda pişirilecek¸ taze fındıklar kırılacak¸ üzümlerin yanağı kararacak…
Sahi sonbahar¸ üzümlerin de mevsimidir biraz da değil mi; yani Pablo Neruda’nın üzümlerinin?
“Üzümlerin sonbaharı bu./ Sayısız salkım titreşti./ Beyaz¸ peçeli salkımlar/ yapışıyordu şirin parmaklarına/ ve mavi üzümler doldurdu (…)/ Arkadaşlığı tanıyordu meyveyi¸/ kökün dalını ve ağaca çıplak biçimini/ sunan aşılama işini./ Atlarıyla konuşuyordu/ büyük çocuklarıymışcasına…”
***
Şimdi ben¸ yani hüzün çarşılarının güz yorumcusu¸ belli belirsiz bir fısıltıyla konuşuyorum ırmaklara¸ dağlara¸ vadilere…
Çarşılarda ezilmiş domateslerin¸ yerde yatmaktan her yanı çürük içinde kalmış karpuzların ve kavunların¸ dalında kuruyan kirazların¸ elmaların¸ eriklerin ve bin bir çeşit meyvelerin adına konuşuyorum sizinle…
Her mevsim bir başka güzeldir diyerek ve avutarak sizi…
Biten meyvelerin yerini yenilerinin aldığını müjdeleyerek…
Sehpalardaki gülümseyen balıkları göstererek sizlere mesela…
Dallarda yanakları allaşmaya başlamış elmaları göstererek…
Dokunsanız kendini bırakacak kemezen eriklerine dikkatinizi çekerek…
Sizi uzaklardan selamlayan yeşil ve siyah üzüm salkımlarına düşlerinizi beleyerek…
Portakal ve mandalina bahçelerindeki şımarık yaprakları göstererek son güzün…
Sokaklarda koşturan sarı saçlı çocukların heyecanına ortak ederek sizi¸ biraz daha sevmeye davet ediyorum hüzün ağaçlarında dönmeye başlayan güz mevsiminin sarışın mahzunluğunu…
Kışın telaşıyla son demirlerini bağlamak için canhıraş bir gayretle çalışan inşaat işçisini…
Çantasına iyi notlar dileğini hapsettiği halde okuluna gitmek için yolları arşınlayan öğrenciyi…
Gelecek kış aylarının zararsız geçirilmesi için elleri sürekli duada olan aksakallıları işaret ederek ruhunuza üflüyorum…
***
Zihnimdeki “Sonbahar Düşünceleri”ni ödünç alarak Ümit Yaşar Oğuzcan’dan¸ size hüzünbaz mutluluklar diliyorum…
Sonbahar geldi yağmurla beraber
Boynu bükük duruyor kasımpatı
Ölümü düşündürür oldu geceler
Yaz güneşinde bıraktık hayatı
İnsan böyle de mahzun olurmuş meğer
Ansızın silindi renk saltanatı
Yaz güneşinde bıraktık hayatı

Ufuk yaslı¸ bahçeler kırık dökük
Geceler uzun¸ geceler korkulu
Ümitler savrulmada köpük köpük
Zamanı unutuyor insanoğlu
Dünya dediğimiz ne kadar küçük
Toprak endişeli¸ gökler buğulu
Zamanı unutuyor insanoğlu

Çiğ yağıyor¸ çiğ yağıyor camlara
Dualarla ağlamakta gökyüzü
Çıldırtıyor insanı bu manzara
Bu mevsim törpülüyor ömrümüzü
Selam gözü yaşlı hazin akşamlara
Artık düşünemez olduk gündüzü
Bu mevsim törpülüyor ömrümüzü

Belli değil nasıl yaşadığımız
Boşuna dönüyor yel değirmeni
Düşünceler yorgun¸ hayaller yalnız
Bu mevsim¸ bu mevsim ağlatır beni
Mum aleviyle söndü varlığımız
Şu hava bambaşka¸ şu koku yeni
Bu mevsim¸ bu mevsim ağlatır beni

Sayfayı Paylaş