HULÛSÎNÂME "ZÂHİR" OLUNCA

Somuncu Baba

Rasûlullah (s.a.v.)'ın¸ Zâhir isimli bir sahâbesi vardı. Zâhir¸ çölde yaşardı. Ara sıra Allah Rasûlüne¸ çöl çiçek ve meyvelerinden hediyeler getirir¸ Peygamberimiz de onu çölde lazım olabilecek hediyelerle sevindirirlerdi. Bazı bedenî kusurları olduğu için¸ toplum içinde bulunmaktan tedirgin olan ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden bu sahâbîye¸ Peygamber Efendimizin çölden bazı bitkileri toplayıp¸ Medine pazarında beraberce pazarlamayı önermesi ilginçtir. Zâhir¸ Peygamber Efendimizin zaman zaman şakalaştığı sahâbelerden biri idi. Onun içi

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri¸ kağıda¸ kaleme ve yazıya çok önem vermiştir. Bazen küçük bir not parçasını¸ bazen yeni doğmuş olan beyti¸ bazen mektuplarını yazdığı evraklarının çalışma nüshalarını bile atmamış¸ özel arşivinde muhâfaza etmiştir. Kendisinin kurduğu¸ 10.000 ciltlik "H. Hulûsi Ateş Şeyhzâdeoğlu Özel Kitaplığı" bünyesinde özel bir bölümde el yazması notları mevcuttur. Osmanlıca/Kur'an harfleriyle kaleme alınmış bu notların içeriğinin daha iyi anlaşılabilmesi¸ Dîvân¸ Mektûbât ve Hutbeler adlı eserlerde yer almayan notların gönül dostlarıyla buluşturulması maksadıyla; H. Hamidettin Ateş Efendi'nin himmet ve gayretleriyle bir proje başlatıldı. Prof. Dr. Mehmet Akkuş¸ Prof. Dr. Ali Yılmaz¸ Doç. Dr. Zülfikar Güngör ve Yrd. Doç. Dr. Abdulmecit İslamoğlu'ndan oluşan heyet mahâretiyle bu notlar günümüz Türkçesine çevrilmeye başlandı bile. Proje tamamlandığında¸ bu yeni notlar inşallah "Hulûsînâme" adıyla Vakfımız tarafından kitaplaştırılacaktır.


Bundan böyle yazılarımızda zaman zaman bu notlardan bahsedeceğiz.  Bu yazımızın konusu¸ Peygamberimiz ve sahâbî efendilerimizle ilgili olacak. Artık Hulûsînâme zâhir olmaya¸ ortaya çıkmaya başladı.


Rasûlullah (s.a.v.)'ın¸ Zâhir isimli bir sahâbesi vardı. Zâhir¸ çölde yaşardı. Ara sıra Allah Rasûlüne¸ çöl çiçek ve meyvelerinden hediyeler getirir¸ Peygamberimiz de onu çölde lazım olabilecek hediyelerle sevindirirlerdi. Bazı bedenî kusurları olduğu için¸ toplum içinde bulunmaktan tedirgin olan ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden bu sahâbîye¸ Peygamber Efendimizin çölden bazı bitkileri toplayıp¸ Medine pazarında beraberce pazarlamayı önermesi ilginçtir. Zâhir¸ Peygamber Efendimizin zaman zaman şakalaştığı sahâbelerden biri idi. Onun için Peygamberimiz¸ “Zâhir¸ bizim çölümüz¸ biz de onun şehriyiz.” buyururlardı.


Ticaretle uğraşan Zâhir¸ yine bir gün bir şeyler satmak amacıyla şehre gelmişti. Rasûlullah Efendimiz¸ o görmeden arkasından gelip¸ kollarından tuttuktan sonra gözlerini kapadılar. Zâhir¸ telaşlı bir şekilde:


“Kimsin? Beni bırak.” diyerek geri döndü. Peygamberimiz olduğunu görünce de sevindi ve başını¸ Rasûlullah'ın şefkatli sînesine koydu.


Allah Rasûlü şakalarına şu soruyla devam ettiler:


“Bu köleyi kim satın alır?”


Bu soruya Zâhir:


“Pek alıcı bulamazsınız¸ benim ne değerim olabilir ki?” diye cevap verince¸ Peygamberimiz şöyle buyurdular:


“Sen görünüşte belki öylesin¸ fakat Allah katında değeri yüksek¸ pahası ağır bir kölesin.” (Ahmed¸ III¸ 161.)


 


Latîf Bir Latîfe


Şimdi "H. Hulûsi Ateş Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı"nda bulunan Hulûsi Efendi Hazretlerinin el yazması notlarından birkaç parçayı günümüz Türkçesine çevirerek okuyalım:


 


Cenâb-ı risâlet-penâhın Zâhir isminde bir sahâbeye latîfeleridir:


 


Var idi bir ashâbı hulku zâhir


 Bâdiye teştinde ismi Zâhir


(Peygamberimizin yaratılış itibariyle parlak yüzlü ve ahlâkı meydanda olan¸ Zâhir isimli bir ashâbı vardı. Çölde yaşardı.)


 


Bostan eküben deşti her gâh


Pazara getirip satardı gâh gâh


(Çöl sıcağında bostan eker¸ tarımla uğraşır¸ ürünlerini zaman zaman pazara getirip satardı.)


 


Hem kasdı bu vechile ticâret


Hem dostunu eylemek ziyâret


(Bu şekilde hem ticaret yapar¸ geçimini temin ederdi; hem de dostu olan Allah Rasûlunü ziyaret etmiş olurdu.)


 


Bir gün yine ol çerâğ-ı îmân


Pazara getirdi metâ-ı bostan


(Bir gün yine iman ışığı yayan mum olan sahâbî¸ bostanında ekip biçtiği ürünlerden pazara getirdi.)


 


Bir köşeye hayret ile durdu


Satmaya metâını oturdu


(Pazarın bir köşesine merakla durup¸ satış için tezgâhının başına oturdu.)


 


Gördüğü Rasûl Zâhir'dir


Deştin dem dem ki misafiridir


(Rasûlullah onu gördü; onun gördüğü¸ zaman zaman çöldeki bahçesine misafir olduğu Zâhir'dir.)


 


Ol abde kılıp atâ vü ihsân


Tutdu güzel yediyle pinhân


(Peygamberimiz güzel eliyle gizlice onu tutarak bu köleye lütufta ve ikramda bulundu¸ şaka yaparak mübarek elleriyle gözlerini kapadı.)


 


Bakdı göz ucuyla gördüğü yârı


Dâvet gözünü gidip karârı


(Göz ucuyla şöyle bir baktı¸ gördüğü sevdiği dostu idi. Sevince gark oldu¸ içi içine sığmadı¸ ihtiyarı elinden gitti.)


 


Güldü yârını safâya saldı


Derd-i dilini devâya saldı


(O gülünce Peygamberimiz de tebessüm buyurdu¸ çok sevindi. Aslında Zâhir¸ gönlünün yarısına merhemini bulmuştu.)


 


Yaslandı Rasûl-i Kibriyâ'ya


Sadrını kılıp başına sâye


(O güzel güzeli Rasûlullâh'ın göğsünü başına gölge edinerek onun mübarek göğsüne yasladı.)


 


Bildi ki bu muhabbete atıftır


Sultândan kuluna bir lutuftur


(Bildi ki Rasûlullâh'ın yaptığı bu şaka sevginin tezahürüydü. Bu yakınlaşma sultandan kuluna bir lütuftu.)


 


Âşık ile ma'şûk yedile yazar


Kuruldu muhabbet var mı haberdâr


(İki sevenin birbirine yakın olması¸ kudret kaleminin yazgısı. Muhabbet pazarı kuruldu¸ haberi olan var mı?)


 


Buyurdu Rasûl ki bu abdi


Kim bir pula alırsa haydi


(Peygamberimiz dedi: "Bu köleyi kim bir pula satın alır? Haydi gelsin.")


 


Hurşîd ki zerreye nâb vermiş


Deryâ ki katreye âb vermiş


(Güneşin parlaklığı bir toz zerresine berraklık¸ parlaklık kazandırdığı¸ deryanın da kendine kavuşan bir damlayı bir parçası kabul ettiği gibi¸ Peygamberimiz Zâhir'e şeref bahşetti.)


 


Lutf ile gedâsını der-âğuş


Etmiş kılmayıp ferâmuş


(Lutfedip¸ kölesini bağrına bastı¸ onu hatırında tuttu¸ bu hadise ile insanların hatırlamasına vesile oldu. Bu olay onun değerini yüceltti.)


 


İndimizde Hudâ'nın ahabbısın


Mâdem ki hârlıktı talebin


(Sen kendini bir çöl dikeni gibi değersiz görüyorsun¸ hâlbuki bizim yanımızda Allah'ın en sevdiklerindensin.)


 


Yetmez sana bahâ dünyaca mikdâr


Kim olamaz sana hazînedâr


(Dünya mikdârıca para versler de¸ o¸ senin değerine yetmez; kimse senin değerini verip de satın alacak hazîneye sahip değildir.)


 


Biri aşkı ma'şûku etse pazâr


Alan yine kendidir be-tekrâr


(Biri sevgiyi ve sevdiğini satacak olsa¸ kendinden başkası onu alamaz; tekrar alacak olan yine kandisidir.)


 


Bir kul ki seve Hudâ'yı mutlak


Sever anı da Hudâ muhakkak


(Bir kul Allah'ı gerçekten severse muhakkak ki¸ Allah da onu sever.)


 


"Aldatan Bizden Değildir"


Bir gün Peygamber Efendimiz evinin ihtiyaçlarını almak üzere Medine pazarına çıkmıştı. Bir buğday yığını gördü. Buğdaylar pek de güzel görünüyordu. Buğday yığınına yaklaştı¸ fiyatını sorup öğrendi. İşte o sırada bir vahiy geldi ve Peygamber Efendimizden elini buğdayın içine daldırması istendi. Tuhaf şey! Dışarıdan kupkuru görünen buğdayın içi ıslaktı. Bu işte bir hile olduğu ortadaydı. Allah'ın Rasûlü satıcıya¸


"Niçin buğdayın dışı kuru da içi ıslak?" diye sordu.


Kendini savunmaya çalışan adam:


"Biraz önce yağmur yağmıştı da¸ o zaman ıslanmış olacak." dedi.


Peygamber Efendimiz bu bahaneyi doğru bulmadı ve:


"Madem öyle¸ herkesin görmesi için ıslak buğdayları üst tarafa koyman gerekmez miydi?" buyurdu. Adam bu soruya cevap veremedi. Peygamber Efendimiz ona şu ölümsüz kuralı bildirdi:


"Bizi aldatan¸ bizden değildir." (Müslim¸ Îmân 164; Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ II¸ 242.)


 


Hulûsi Efendi Hazretleri bizim kanaatimize göre¸ aşağıdaki manzumeyi de pazarda buğday satan bu sahâbînin dilinden nazmetmiştir:


 


Heyhât emeğim hiçe saldım


Söndü emelim nâ-ümid kaldım


(Yazık bana ki¸ emeklerim boşa gitti; bütün emellerim söndü¸ ümitsizliğe düştüm.)


 


Bildim ki bî-vefâdan imiş dûn


Olmuşum bu dûnun destinde zebûn


(Bildim ki vefasızlık edenler¸ alçalır değersiz duruma düşermiş. Bu aşağılık hal ile ben bayağılık tuzağına düşmüşüm.)


 


Bir hîle ile aklımı almış


Heyhât bana kim yalana salmış


(Akılsızlık ederek hile yapmışım. Ayrıca Allah Rasûlüne yalan söyleme gibi yanlış bir yola tevessül etmişim.)


 


Aldanmışım uymuşum hevâya


Bend olmuşum bu dâm-ı mâ-sivâya


(Günah ve kötü fikirlerin eline düşmekle¸ hevâ ve hevese uyarak dünyalıkların tuzağına düşmüşüm.)


 


Ey yâr elimi tutup rehâ kıl


Lutf ile bu derdime bir devâ kıl


(Ey sevgili¸ elimden tut¸ beni bu bataklıktan kurtar¸ lutfederek benim bu derdime bir çâre bul.)


 


Üftâdelerin elini tutmak


Şânına sezâ zârın uğutmak


(Senin şânına yakışan düşkünlerin¸ yardıma muhtaç olanların elinden tutmak¸ onların ağlayışlarını¸ gözyaşlarını dindirmektir.)


 


Vasl ile dola bî-çâre dil


Andan çıka bu efsâne-i zül


(Bu çâresiz gönül sana kavuşmakla rahata ersin. Bu benim yanlış davranışım da ondan çıksın ve ibret için efsane olarak dilden dile anlatılsın.)

Sayfayı Paylaş