HULÛSİ EFENDİ (K.S.)’NİN BİR BEYTİNDE YÜZÜ ENVÂR/SÖZÜ ESRÂR PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)

HULÛSİ EFENDİ (K.S.)’NİN BİR BEYTİNDE YÜZÜ ENVÂR/SÖZÜ ESRÂR PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)

Dinî-tasavvufî eserlerde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in beden özelliklerini ve manevî şahsiyetini ifade için çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bunlardan Nûr-ı Muhammedî veya Hakîkat-i Muhammediye konulu eserler; Hz. Muhammed (s.a.v.)’in her şeyden önce yaratıldığını, kâinatın da ondan yaratıldığını ve dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bütün faziletlerin kaynağı olduğunu ifade ederler.

Kâinat yaratılmadan evvel Cenab-ı Hak kendi nurundan bir nur ayırır. O nura “Muhammed ol!” der. Bu emir üzerine o nur insan şeklinde tecessüm eder, cisimlenir ve hemen dile gelip “La ilahe illallah” der… Allahu Teâlâ cevap verir; “Muhammedü’r-Rasûlallah”. Sonra bu Nur-ı Muhammedî’den levhler, kalemler, arşlar, kürsiler vs… yaratılır. Hepsi Nur-ı Muhammedî’nin yansımasıdır.1

Peygamberimiz (s.a.v.)’in nuru insan şeklinde tecessüm etmiştir. Tasavvuf anlayışına göre Hz. Muhammed (s.a.v.), insan-ı kâmilin en mükemmel örneğidir. O aynı zamanda bir beşerdir. Hakikat-i Muhammediye anlayışı içinde bir beşerin yüce vasıfları, İslâm tasavvufunda insana verilen değerin bir tezahürüdür.2

Mustafa Takî Efendi, “Tarih-i Nur-ı Muhammedî” adlı eserinde Peygamberimiz (s.a.v.)’in nurunun seyrini şöyle beyan eder:

“Cenâb-ı Hak sonsuz güzelliğinden bir cevher yarattı ve o cevhere binlerce yıl muhabbetle baktı. O cevher Allahu Teâlâ’nın heybetli latif yumuşaklığı ile onun karakteri oldu. O eriyip su oldu. Seven ve sevilen kişinin birleşmesindeki sevgi ve aşkın galebesi ile yedi bin sene cuş ve huş etti. O mübarek cevherin her damlasından bir peygamber ruhu yaratıldı.

Nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) bir akkuş şeklinde Rahmet deryasına daldı. Dört bin sene o deryada tespih etti. Sonra çıktı. O nurdan yüz yirmi dört bin damla damladı veya o nur yüz yirmi dört bin nefes aldı. Her damladan veya her nefesten bir peygamberin ruhu yaratıldı. Peygamber ruhlarının nefeslerinden sıddîklar; sıddîklardan zahitler; zahitlerden itaatkârlar; itaatkârlardan âsîlerin ruhları yaratıldı.

Allahu Teâlâ, Hakîkat-i Muhammediye’den ortaya çıkan bütün yaratılmışların henüz ortaya çıkma seyri öncesinde ezel âleminde her bir vasıfları ile onları vasıflandırdığı gibi Hakîkat-i Celîleyi Muhammedîye’yi de hepsinden önce peygamberlik ve nübüvvet ile vasıflandırdı.

Mutlak varlık olan Hz. Allah, peygamberlerin ruhlarını Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nurunun cevherinden yaratınca, Sevgili Peygamber’ine, peygamber ruhlarına bakmasını emretti. Allahu Teâlâ’nın iradesi gereğince nûr-ı Muhammedî’nin bakışlarına mazhar olan peygamberlerin ruhları o nurlar nuru ile kuşatıldılar. Peygamberler, ‘Ey Rabbimiz! Nuru bizi kuşatan bu zat kimdir?’ dediler. Allahu Teâlâ: ‘Bu nur Habibimin nurudur ki eğer siz ona iman ederseniz sizi de peygamber ederim.’ buyurdu. Onlar da: ‘Ona ve onun peygamberliğine iman ederiz.’ dediler. Varlığı mutlak olan Allahu Teâlâ: ‘Ben şahit olayım mı?’ buyurdu. Onlar da ‘Evet.’ dediler.”3

Hz. Muhammed (s.a.v) Hakkı İçin

Yâni Hazret-i Peygamber (s.a.v.), nûrunun yaratılışı ve ona risâlet izâfesi itibârıyla Hazret-i Âdem (a.s.)’den öncedir. Cismâniyet kazanıp âlemimizde zuhûr etmesi bakımından ise, nübüvvet takviminin son yaprağıdır. Zira risâlet takvimi, varlığın ilki olan “Nûr-i Muhammedî” ile başlamış; son yaprağı da “Cismâniyet-i Muhammedî” ile nihâyet bulmuştur.

Şu hadis-i şerif de, bu hakikati ifade etmektedir:

“Âdem (a.s.) cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatasını anlayıp:

‘Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.’ dedi.

Allahu Teâlâ:

‘Ey Âdem! Henüz yaratmadığım hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?’ buyurdu.

Âdem (a.s.):

‘Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana ruhundan üflediğinde başımı kaldırdım, Arş’ın sütunları üzerinde ‘Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedü’r-Rasûlullah’ cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!’ dedi.

Bunun üzerine Allahu Teâlâ:

‘Doğru söyledin ey Âdem! Hakikaten O, Bana göre mahlûkatın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana dua et. (Mademki dua ettin), Ben de seni bağışladım. Şayet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!’ buyurdu.”4

Mustafa Takî Efendi Peygamberimiz (s.a.v.)’in dünyayı teşrifini şöyle bildiriyor:

“Hz. Âmine o lezzetli şerbeti içince tarif edilemeyen bir zevk ve huzurla gönlünü mutmain olmuş buldu. Ve bütün varlığını büyük bir nur kapladı.

İşte o an zikredilen pazartesi gününün güneşin doğmasına yakın ümmetin şefaatçisi, bütün âlemlerin efendisi, kâinatın özü ve ruhların kaynağı, Huda’nın sevgilisi, bütün peygamberlerin övünç kaynağı, selamların en güzeli O’nun üzerine olsun, Efendimiz, sultanımız hazretleri şuhûd âlemine teşrif ettiler. O an bütün kâinat tekbir ve salâvat-ı şeriflerin sesleri ile doldu.”5

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek bedeniyle diğer özelliklerine gelince şemail-i şerif yahut hilye-i şerif olarak İslâmî kaynaklarda gayet zengin çalışmalar yapılmıştır. Bu bahisten olarak Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde Peygamberimiz (s.a.v.)’in özellikleriyle ilgili şöyle buyurur:

Yüzün âyîne-i âlem-nümâ şems-i münevverdir

Sözün gencîne-i esrâr-ı âyât-ı musahhardır6

(Ya Rasûlallah: Yüzün bütün âlemde var olan güzelliklerin kaynağı ve onları yansıtan bir ayna olarak aydınlık kaynağıdır. Hatta kozmolojide diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğü gibi her şey senin etrafında pervanedir. Sözün; kıymetli hazineleri, sırları içeren etkili delillerdir.)

Tasavvufî bir ıstılah olarak ayna; insan-ı kâmil, kalp, kâinattaki sûret, kâmil insanın kalbi, yokluk, şeffaflık, bağlılık, temizlik gibi manaları taşımaktadır. Nitekim Allah’ın zât, sıfat, isim ve fiillerine mazhar ve tecellîgâh olması itibariyle genel anlamda insana, özel anlamda kâmil insana ayna (âyine, mir’ât) ve mir’ât-ı Hak, âyine-i Rahmân denir.7

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Kemâli

Sûfîlere göre, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önceki peygamberler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den feyz almışlar, bu mazhariyet Hz. Muhammed (s.a.v.)’de kemalini bulmuştur. Ondan sonraki velilerin hepsi de gene bu makamdan derecelerine göre feyz almışlardır.8

Yüzün âyâtını anlar ârif olan ne mushafdır

Anı zâhid ne bilsin nice sûret nice ma’nâdır9

(Yüzündeki delilleri görenler ilme ve irfana kavuşur, kâinat kitabını senin yüzünden okurlar. Meselenin inceliğini anlayamayan kaba softalar dış kabuktan içeri geçemezler. Bâtınî manalarını anlayamazlar.)

Hulûsi Efendi Hazretleri’nin beytinin birinci mısraında Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in yüz güzelliğinden bahsediliyor. Daha detaylı anlaşılması için, Hâkānî Mehmed Bey’in mesnevi tarzındaki meşhur eserine bakalım. Hilye-i Hâkânî’de Peygamberimiz (s.a.v.)’in yüzü şu özellikleriyle tasvir ediliyor. Birkaç beyti verdikten sonra ilk 23 beytin açıklama metinlerini arz edelim:

İttifak itdi bu mânâda ümem

Ezherü’l-levn idi fahr-i âlem

 

Yüzünün hâli idi ağı katı

Ruhların sâf idi sâfî sıfatı

 

Reng-i rûyu gül ile yek-dil idi

Gül gibi kırmızıya mâ’il idi

 

Kaplamışdı yüzünü nûr-ı sürûr

Sûre-i nûr idi yâ matla’-ı nûr

1-  Peygamber Efendimiz’in yüzü geçmişteki bütün mü’minlerini ittifakıyla aydınlık, parlaktı.

2-  Yüzünün akı lekesiz bembeyazdı, yanakları da yüzü gibi tertemizdi.

3-  Yüzünün rengi gül rengiydi. Yani gül gibi kırmızıya çalıyordu.

4-  Onun yüzünü sevinç nuru kaplamıştı. Çünkü o yüz ya Nûr Suresi, ya da güneşin doğuş yeriydi.

Bu beyitte Peygamber Efendimiz’in yüzünün parlaklığına temas edilirken aynı zamanda Nûr Suresi’ne de telmihte bulunuluyor ki Peygamberimiz’in yüzü daima Nur Suresi’ne teşbih edilir. Saçları ise siyahlığından dolayı “velleyl” ile tarif edilir.

  1. O gül yüz, güzellik mushafıydı, yanağındaki yazıyı andıran tüyler, indirilen Kur’ân’ın gerçek deliliydi.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Güneş Gibi Parlayan Yüzü

Burada Peygamber Efendimiz’in yüzü Kur’an sayfasına, yüzündeki tüyler ise yazılara (âyetlere) benzetiliyor. “Hat” kelimesi hem yazı hem de yüzdeki tüyler anlamındadır. Şair bu kelimeyi tevriyeli olarak kullanıyor.

  1. Ölümsüzlük suyu, güneş gibi parlayan yüzünden utandığı için karanlıklar ötesinde yerleşti.

Bu beyitte “âb-ı hayât/ölümsüzlük suyu” mazmununa işarette bulunuluyor. Âb-ı hayât, efsaneye göre karanlıklar ülkesinde bir yerdedir. Şair bu durumu bildiği halde, âb-ı hayatın karanlıklar ötesinde bulunma sebebini, suyun Peygamber Efendimiz’in parlak yüzünü görüp, kendi parlaklığından utanmasına bağlıyor, böylece hüsn-i talil sanatı yapıyor.

  1. Ashap, Peygamber Efendimiz’in aydınlık yüzünün biraz fazlaca kırmızı olduğunu söylerdi.
  2. O parlak yüz, gökte gizli ve mukaddes yüce vuslat yerlerinin aydınlığıydı.

Bu beyitte şair, Peygamber Efendimiz’in yüzünün parlaklığını güneşe benzetmektedir.

  1. O’na, yaratılış çehresine şekil veren yüce kudret, bütün güzelliği vermişti.
  2. O sultan tere bulanınca üzerine çiğ düşmüş güle benzerdi.

Peygamber Efendimiz’in terlerinin gül gibi kokmasına telmihte bulunulurken, ayrıca güzel bir tasvirde de bulunuyor.

  1. Ayrıca, büyükler, “Doğrusu temiz yanağı terleyince,
  2. Yüzünde inci tanesi gibi duran ter, o cevheri güzelleştirir.” derler.
  3. Yanaklarının mumu aya benzerdi ve sanki kutsal arş’ın iki mumuydu.
  4. Burunlar, onun amber veya misk kokusunu andıran güzel kokusuyla dolardı.
  5. O mutluluk bahçesinin gülü terlediği zaman, nur denizi dalgalandı sanırsın.
  6. Nitekim gün doğusu mumunun ışığı olan o tertemiz yanağında şimşek gibi parlardı.
  7. İki aleve benzeyen iki parlak yanağı her yanı aydınlatırdı.
  8. O güzel yüz, gül yaprağı gibi terledikçe daha hoş kokular saçardı.
  9. Cennetteki Kevser Irmağı onun gül kokan terini gördü, nasıl ağzının suyunu akıtmasın.
  10. Ayrıca onun şerefli yüzünde, niyetinin ne olduğu sezilirdi.
  11. Peygamber Efendimiz’in yüzünün aynası nurdu; onda rıza ve gazap açıkça görünürdü. (Kalbinde olan yüzüne yansırdı.)
  12. O soyu temiz, kendisi için ömrü boyunca kimseye gazap etmedi.
  13. O, eşsiz yakut dudaklı, dünyada kimse ile kırgın olmadı.10

Yûsuf’un Güzelliğinden Üstün

Yine Hulûsi Efendi Hazretleri bir başka beytinde Necm, Şems ve Duha Surelerine telmihte bulunarak Peygamberimiz’in üstün vasıflarından bahseder:

“Kavseyn” iki kaşındır “ev ednâ” da cebînin

Ey “şems-i duhâ” gayrı söz îmâna yaraşmaz

Peygamberimiz’in güzelliklerine temas eden beyitlerden birkaç örnek:

Zâtî:

Yûsuf’u gerçi görenler ellerini kesdiler

Gün yüzün gördü senin şakk oldu bedrin ayası

Şair de diyor ki, “Yûsuf’un güzelliğini gören kadınlar ellerini kestiler; fakat senin güneş gibi olan yüzünü gören Ay iki parçaya ayrıldı.” Zâtî, burada kelimeleri ustaca kullanıyor. Peygamber Efendimiz’in yüzünü “gün” kelimesi ile güneşe benzetiyor. Bilindiği gibi Ay, nurunu, ışığını Güneş’ten alır. Güneş çıktığında Ay’ın hükmü kalmaz. Ay’ın ikiye ayrılması Peygamber Efendimiz’in mucizelerinden biridir. Zâtî devam eden beyitte şöyle der:

Der görenler sen meh-i bedrin münevver hüsnünü

Süt yerine nûr emzirmiş meğer kim dâyesi

Beşinci beyitte şair Hz. Muhammed (s.a.v.) için şöyle diyor: “Sen ay yüzlünün parlak güzelliğini görenler, ‘Herhalde bunu emziren süt yerine nur emzirmiş.’ der.”

Hulûsi Efendi Hazretleri beytin ikinci mısraında: “Sözün gencîne-i esrâr-ı âyât-ı musahhardır” ifadesiyle; etkili ikna edici özelliklere sahip mucizevî ayetlerin onun mübarek fem-i muhsinlerinden çıktığına işaret ediyor. Necm Suresi’nde; “Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. “Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.”12

O, sadece Rabb’inin kendisine vahy ettiğini insanlara bildirmektedir. Söylediklerinden hiçbirisini kendi arzu ve hevasından söylememiştir: “Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır.” Bu âyet, sadece Kur’an âyetlerinin değil, Rasûlullah (s.a.v)’in kendi söz, fiil ve davranışlarının da Allahu Teâlâ’nın yönlendirmesi ve kontrolü dâhilinde cereyan ettiğini ortaya koymaktadır. Bunun içindir ki, İslâm hukukçuları, sünneti teşriin ikinci kaynağı olarak kabul etmişlerdir. Peygamber’in söylediği her söz, yaptığı her iş ve onayladığı her davranış, Müslümanlar için örnek alınıp, uyulması gereken kuralları ihtiva eden, teşriin kaynaklarından birer kaynaktırlar.

Bu, bir sonraki âyette daha açık bir şekilde dile getirilmektedir: “Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahy edilen bir vahiyden başka bir şey değildir.” Yani Allahu Teâlâ, kusursuz bir örnek olsun diye, Kur’an’ı ona vahyetmiş ve pratik hayata uygulanışını, onun yaşantısı ile bütün insanlığa göstermiştir. İnanan insanlar, İslâm’ı Rasûlullah (s.a.v.)’ın yaşadığını örnek alarak hayatlarına tatbik etmek zorundadırlar. Peygamberimiz’in vasıflarından biri de “Cevâmiü’l-Kelîm” yani az söz ile çok manalar cevherler ifade eden edebî vecizelere sahip olmasıdır. Bu tariften hareketle, Kur’an-ı Kerim’in tamamı bir cevâmiu’l-kelim olduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in birçok hadisleri de birer cevâmiü’l-kelîmdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine verilen fesahat ve belagat kabiliyetleri sayesinde manaların derinliğine kolaylıkla nüfuz edebilmekte, daha önce gelen ilâhî kitaplardaki uzun bahisleri ve kendisine ilham edilen konuları hikmetli sözlerle kısaca ortaya koyabilmektedir. Zira onun sözleri vahyin nuru ile aydınlanan bir gönülden kaynaklanmakta, bu husus sözlerinin zengin muhtevasından da anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bizzat kendi ifadelerine göre, Yüce Allah O’nu cevâmiü’l-kelim ile göndermiştir. Buharî’nin bir rivayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ben cevâmiü’l-kelîm ile gönderildim. Ben (bir aylık mesafedeki düşmanların gönüllerine) korku salmak sûretiyle yardım olundum. Bir de ben bir defasında uyuduğumda, bana yerdeki hazinelerin anahtarları getirilerek, iki avucumun içine konuldu “13

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e verilen cevâmiu’l-kelîmi mutasavvıflar farklı şekilde yorumlamaktadır. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Allahu Teâlâ’nın bütün isimleri Hz. Âdem’e öğretmesinden bahsederken Hz. Âdem’in eşyanın sadece isimlerini bildiğini, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ise eşyanın manalarına da vâkıf olduğunu belirtmektedir. Ona göre her peygamber bir “kelime”dir ve diğer peygamberlerden farklı bir hakikattir.

Bu kelimelerin her biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e verildiğinden onun şahsında bütün kelimeler toplanmış durumdadır. “Bana cevâmiu’l-kelîm verildi.” sözüyle işaret edilen husus budur. Buna “kelime-i Muhammediye” ve “hakikat-i Muhammediye” de denir. Bu hakikati elde eden her arif cevâmiu’l-kelime sahip olabilir.14

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e mahsus kılınan bu özelliklerden biri olan cevâmiü’l-kelîm’in yani Kur’an’ın her âyeti, her cümlesi müstesna bir üsluba sahip olduğundan, Peygamberimiz tarafından tebliğ edildiğinde onu duyan cahiliye şairleri nazmının güzelliği ve icazı karşısında hayran kalmaktan başka bir şey yapamamışlardır.

Dipnot

1.    https://www.rumi2007.com/tr/yazarlar-cemiyeti/66-omer-tugrul-inancer/2648-nur-i-muhammedi.html
2.    Mehmet Demirci, “Nûr-i Muhammedî”,DEÜİFD, c.I, s.245.
3.    Mustafa Takî Efendi, Tarih-i Nur-i Muhammedî, (Haz. Fatih Çınar), Dilek Matbası, Sivas, 201, s. 74-75.
4.     Hâkim, II, 672.
5.    Mustafa Takî Efendi, a.g.e,.s. 98.
6.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş, Ali Yılmaz) Nasihat Yay., 2016, s. 54.
7.    Nurgül Karayazi, Nev’îYahyâ’nın Aynası, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 13, İstanbul 2014, 39-60.
8.    Şihâbüddîn, Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Mevâhib-i Ledüniyye Tercümesi,çev: Abdülbaki, İstanbul 1312, c.I, s.5.
9.    Ateş, Divan, s.
10.    Vedat Ali Tok, Na’t Tahlilleri, Laçin Yayınları, Kayseri, 2005, 98-100.
11.    Tok, a.g.e, s.118.
12.    53/Necm, 3-4.
13.    Buhârî, Ta’bîr 22, İ›tisâm 1.
14.    Yaşar Kandemir, “Cevâmiü’l-Kelîm” mad. TDİA, C.7, s. 440.

Sayfayı Paylaş