Hulûsi Efendi Hazretleri’nin Sadra Şifa Sohbetleri

somuncubaba-224-05sadra_sifa

Sohbet, mürîdin tasavvufî yolda istikamet üzere yürüyüp mesafe kat etmesini sağlayan önemli vasıtalardan biridir. Tasavvufta mürîdin, mürşidi ile görüşmesi, mürşid-i kâmilin ruhundaki kabiliyetlerin mürîde yansıması olarak tarif edilebilir. Sohbetin gerekliliği hususunda mutasavvıfların ekseriyeti görüş birliğindedir. Mutasavvıflardan İbrahim Havâs, salihlerle beraberliği kalp hastalıkları için şifa olarak kabul ederken Ebû Tâlib el-Mekkî ise, edebin elde edilmesini salihlerle beraberliğe bağlamıştır. Aynı şekilde Hucvîrî de sohbetin insan tabiatı üzerinde büyük bir tesiri olduğunu, onu bir halden başka bir hale ulaştırıp kendisine yeni alışkanlıklar kazandıracağını daha da önemlisi insanın sohbetle âlim olabileceğini söylemiştir. Gazâlî ise, nefsin gizli hastalıklarını nuranî basiretiyle teşhis ve tedavi eden bir şeyhin meclisine girip önünde diz çökerek ve onun güzel haline nazar ederek, özünü tanımanın ve istikameti bulmanın gerekliliğine vurgu yapmıştır.1
Cân zevkine yet nefsi bırak tâlib-i Hakk ol
Her derdine dermânın ola merhem-i sohbet2
Sohbetten hâsıl olacak sonuç, sohbetine iştirak edilen insân-ı kâmilin güzel edep ve örnek halinin, kabiliyeti nispetinde sohbete katılan mürîdlerin sadrına sirayet etmesini sağlamaktır. Bunun neticesi olarak manevî arınma ve erdemin elde edilmesidir. Bu faydanın temini manevî yakınlıkla ilgilidir. Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Ruhlar, saf halinde dizilmiş ordular gibidir. Orada tanışanlar, dünyada da tanışıp kaynaşırlar. Orada anlaşamayanlar, dünyada da birbiriyle zıtlaşıp dururlar”3 buyurmaktadır. Bu açıdan her iki tarafın ruh ve hâl bakımından ortak yönlerinin uyumu sohbete ve muhabbete vesile sayılmış; fıtratları birbirine uymayanların bir arada bulunamayacakları, bulunsalar bile istifade edemeyecekleri belirtilmiştir.4
Allah Dostlarının Sohbetleri Kalpleri Allah’a Bağlar
Büyük veli Hakim et-Tirmizî (k.s.), irşadla görevli Allah dostlarının çok özel hallerinden bazılarını şöyle anlatır: “Ehlullahın bir kısmı, en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allahu Teâlâ’nın kendisini özel dostluğuna seçtiği ve bu yolda kullandığı bir kuldur. O devamlı Allah ile beraberdir, O’nun himayesinde hareket eder. Allah ile konuşur, Allah ile görür, Allah ile alır, Allah ile verir. Allahu Teâlâ onunla kullarını terbiye eder. Onun nazarı ile ölü kalpleri diriltir, onu vesile ederek halkı kendi yoluna çevirir. Onunla ilâhî ahlâkı ve adaleti ayakta tutar. Bu kimse devamlı Yüce Rabb’ini sena ve yüceltmekle meşgul olur. Rasûlullah (s.a.v.) onunla Allah’ın huzurunda övünür, sevinir. Allah onu nefsini görmekten ve kendisine güvenmekten korur. Bu haliyle onun sözü kalpleri Allah’a bağlar. Görülmesi nefislere şifa verir. Onun bir insana teveccühü ve yakınlığı kötü huyları temizler. O herkese fayda veren bir rahmet bulutudur. Hak ile batılın arasını ayırt eder. O sıddıktır, hak adamıdır. Allah’ın has dostudur, ariftir. İlhama mazhardır.”5
Mürşid-i kâmil; önce nefsini tanımakla başladığı yolculuğunda Allahu Teâlâ’yı sıfatlarıyla tanımış bir kimse olmakla beraber; ibadetlerine, dinin hükümlerine dikkat eden itaati esas alan mümtaz şahsiyettir. Aynı zamanda günahlardan kendini korumak, nefsin istekleriyle zevklere düşmekten yüz çevirmek suretiyle, şeriat ve tarikata hizmet eden bir zâttır. Tabii olarak, mensup olanların da mürşidinin şeriat ve tarikat dairesinde bulunan emirlerine riâyet etmeleri elzemdir.
Elbette bir hastanın hastalığından kurtulması, hâzık bir doktorun vermiş olduğu ilaçların güzelce kullanılmasına bağlıdır. Doktor, işinin ehli ve mütehassıs olmaz yahut hasta da aldığı ilacı güzelce kullanmazsa beklenen şifa gerçekleşemez. Mürşid-i kâmilin hüsnü nazarları kalplere şifa, sözleri deva, meclisleri baştan sona safâdır. Sâlik sohbet meclisinde muhabbet derdiyle bütün dertlerden şifa bulur. Kâmil bir mürşidin mesleği manen hasta kalpleri, Rabbânî ilaçlarla tedavi etmek ve onu asıl tertemiz haline kavuşturmaktır. Hulûsi Efendi (k.s.) de öyle buyuruyor:
Tabîb-i hâzıkı bul yâreni arz eyle teslîm ol
Anı tîmâr eder ne vech ile dermâna lâyıksa6
Kalplerdeki Mânevî             Hastalıkları Tedavi Etmek
Ebû Talib el-Mekkî, marifet ilmine sahip Allah dostlarının, kalp hastalıklarının doktoru olduğunu belirtir ve bu işin ehli olmayanın, mânevî terbiye işine girmesinin büyük bir cinayet olduğunu söyleyerek mürşid arayanlara şunu tavsiye eder: “Doktorunu iyi seç!”
Ne var ki kalplerdeki mânevî hastalıkları tedavi etmek, öylesine güç, öylesine nazik bir iş ki sahabe-i kiramın ileri gelenleri bile ondan korkmuşlar.
Selmân-ı Fârisî (r.a.) bu konuda sahabe arkadaşı Ebu’d-Derdâ’yı (r.a.) şöyle uyarır:
“Kardeşim! İşittiğime göre insanların önüne ‘Tabibim!’ diye çıkıp kalp hastalıkları tedavi ediyormuşsun. Dikkat et! Eğer gerçekten tabip isen konuş; sözün şifa olur. Eğer tabip değilsen, Allah’tan kork! (Yanlış uygulama ve tavsiyelerinle) bir Müslümanı öldürme, yoksa cehennemi boylarsın!”7
Tasavvuf literatüründe sohbet; şeyhinin toplantılarında, sohbet ortamlarında tutulan notlardan derlenen bazı kitaplar bile vardır. Bu tür eserlere “melfûzât” ve “mecâlis” gibi isimler verilir. Mevlânâ’nın Fîhi Mâ Fîh ve Mecâlis-i Seb’a’sı, Emîr Hasan Siczî’nin Nizâmeddin Evliyâ ile sohbetlerini içeren Fevâidü’l-Fuâd’ı bu türün ilk ve önemli örnekleri arasında sayılır. Sun‘ullah Gaybî’nin Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi’nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan oluşan Sohbetnâme’si türün diğer önemli bir örneği olarak dikkat çekmektedir. İbrahim Has’ın Kelâm-ı Azîz’i Halvetî-Şâbânî şeyhi Hasan Ünsî Efendi’nin, Mehmed Şühûdî’nin Telvîhât-ı Sübhâniyye’si de Halvetî-Ramazânî şeyhi Köstendilli Ali Alâeddin Efendi’nin sohbet meclisinde tutulan notlardan derlenmiştir.8
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin huzurunda gönüllere şifa sunan aşağıdaki satırları günlük mahiyetinde Hafız Himmet Fidan, tarihleriyle not etmiştir. Şimdi o satırları birlikte okuyalım, sohbetlerden sadra şifa bulalım…
30 Mart 1983 / “Yüz Dönmek Olmaz Yârim Kapından”
Öğleden evvel bahçeye semaver yaktık.
Bahar’ın vakti bir demdir
Niçin gönlüm açılmasın
beytini Pirimiz Hulûsi Efendi Hazretleri birkaç defa tekrar etti. Öğleden sonra yine bahçede sohbete devam edildi. Bir ihvan arkadaş bahçenin kapısından girmeyip duvardan atladığını görünce Efendi Hazretleri celal meşrep; “Geri dön, kapıdan gel!” diye tekrarladı. Kapıdan girip gelen o ihvan “Efendim, bir daha buralara gelme diyeceksiniz diye çok korktum.” demesi üzerine Efendi Hazretleri söze başladı: “Bunlar Konyalı, İstanbullu, değişik illerden gelen ihvan arkadaşlar. Allah rızası için ziyarete gelmişler.
Bizim bunlardan herhangi bir maddi beklentimiz yoktur. Allah rızası için muhabbetlerini isteriz.” dedi sözüne devam ederek “Kişi kapıdan kovulsa yine terk etmek yok canım.” diye buyurdu. Ben de;
Yüz dönmek olmaz yârim kapından
Ayrılmak olmaz şahım kapından
beyitlerini okudum. Bunun üzerine, “Tabii canım, tabii canım.” diye buyurdu. Devamla şöyle naklettiler: “1945 yılında ailece tifo salgınında hastalandığımızda hepimiz perişan yatıyorduk. Aileden hangisinin ölüm haberi gelecek diye beklenirken, kız kardeşim Sakine Hanım kapıdan girdi ‘Ağabey at hastalandı.’ dedi. ‘Komşulara filan göstermediniz mi?’ dedim. İşte bu ilahî ‘Yüz dönmek olmaz yârim kapından, ayrılmak olmaz şahım kapından.’ o zor zamanlarda tevekkül içerisinde yazıldı.” diye buyurdu. Devamla; “Yüz dönmek olmaz yârim kapından.’ ilahîsini diğer ilahîler gibi ağabeyim Ahmet Nuri Efendi çok güzel sesi vardı, çok güzel okurdu. Ağabeyim öyle bir hutbe okurdu ki ağlayan çocuk susar, durur onu dinlerdi.” diye buyurdu. Mübareğin gözleri nemlendi, gözyaşıyla sohbete devam etti.
Bu arada bir arkadaş ilçede görev yapan daire müdürlerini getirdi. Onlara bir de ilahî okudu. Avamın yanında okunmayacak bir ilahîyi okuduğu için Pir Efendimiz celallendi: “Bir insanda irfan olmazsa başka bir şey bekleme canım.” diye buyurdu.
Yine aynı sohbette; “Şeyh Sadi’ye sormuşlar: ‘Gezdiğin illerin gülistanından bizlere ne getirdin bakalım? diye. O da; ‘Eteğime doldurduğum güllerin, cemalini görünce unutup eteklerim elimden düştü, elim boş kaldı.’ demiş.” diye buyurdu.
24 Mart 1986 /         “Peygamberimiz’in Hediyesi”
Bu gün sohbette Hacı Valide’nin babası Mehmet Ali Yeniceli Efendi’nin çok zengin olduğundan şöyle bahsetti: “Tüccarlar Halep’e giderken kayınpederimizden bin altın ödünç alırmış. Öyle olmasına rağmen Valideniz bizimle 8 sene yokluk çekti. Ekmeğimizi tuza bağlandık yedik, sesini çıkarmadı. Allah, Validenizden razı olsun.” diye buyurdu. Hatta devamında şöyle buyurdu:
“Kayınpederim Mehmet Ali Efendi bir rüya görmüş. Rüyasında piri fani, güzel yüzlü bir zat kucağında bir kundak getirmiş. Bu kundağı Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz size gönderdi diye Mehmet Ali Efendi’ye vermiş ve ‘Al bunu sana Peygamberimiz’in hediyesidir.’ diye buyurmuş. Bundan birkaç gün sonra babam Hatip Hasan Efendi ve annem Fatıma Hanım gitmiş Valideniz Naciye Hanım’a dünürcü olmuşlar. Kayınpederim, ‘Ben rüyasını gördüm, hayırlı olsun.’ buyurmuş. Allah nasip etti evlendik mesut ve bahtiyar olduk. Cenab-ı Hak hayırlı evlatlar ihsan eyledi. (Burada kundak ile kucağına verilen müjdeli hediye, H. Hamideddin Ateş Efendi’dir.)
Hulûsi Efendi (k.s.) devam etti:
“Pirimiz İhramcızade Hazretleri bir teşrifinde bizim bahçede Darende için; ‘Buranın her avuç toprağı mukaddestir.’ buyurdu. Bahçede sohbette bizim çocukluğumuzdan bahsetti ve ‘İşte o Hulûsi bu Hulûsi. Hulûsi biz, biz Hulûsi olduk.’ diye buyurdu. Ayağa kalktı ‘Kardeşlerim bu söze şahit olun.” dedi.
Başka bir sohbette, “Bizi sevenlerin sayısı binlerce çok şükür. Sevmeyenler de var isimlerini söylemeyeceğim ama onlar bizi on defa bıraksalar, terk etseler, biz onları bir defa bırakmayız. Vefasızlık yapmayız. Bizim muhabbetimizin fazlalığı onların kötü hallerini gizler.” diye buyurdu.
05 Mayıs 1986
Öğleye kadar Efendi Hazretleri’nin yanında bulundum. İkindiden sonra yine huzura vardım. Bu arada Ankara’dan Şenda Hanım telefon etti. O günlerde Malatya Sürgü’de deprem olmuştu. Malatya depreminden dolayı Efendi Hazretleri’nin selamette olup olmadığını soruyordu. Efendi Hazretleri Şenda Hanım’a latife yolu şöyle buyurdu: “Kızım biz gök ehliyiz. Yer ehli değiliz ki depremden haberimiz olsun.”
23 Mart 1987 / “Aman Efendim Siz Ustaların Ustasıymışsınız.”
Devlethanenin semaveri zaman zaman arızalanıyordu. Bugün de arızalandı. Hulûsi Efendi Hazretleri’ne arz ettim. “Hamid’im tamir eder. Hamid’im ehil insandır. Güvenilir kimsedir. Elinden her şey gelir.” buyurdu. Hamideddin Efendi semaveri tamir etti. Çok memnun oldum. Hamideddin Efendi, Darende Çarşı Camii’ne tayin olmuştu. Yıllardır caminin elektrik panosunda arıza vardı. Zaman zaman şarteller atar, elektrikler kesilirdi. Bugün semaveri tamir ettiğini görünce; “Efendim Çarşı Camii’nin elektrik panosuna da bir zahmet bakabilir misiniz?” dedim. İkindi vaktine gelirken tamir çantasını, âlet ve edevatlarını almış, geldi mübarek. Akşam namazına kadar bütün panoyu söktü, yeniden dizdi, öyle bir prensiple çalışıyordu ki hayran kaldım. Öyle hayranlıkla izledim. Bitirince “Aman Efendim siz ustaların ustasıymışsınız.” dedim. Tebessüm buyurdu.
24 Mart 1988 / “Ab-ı Kevser Çeşmesi Gönüllerine Şifa Olacak.”
Devlethanenin bahçesinde iri kayısı ağacının altına Efendi Hazretleri’nin emri üzerine semaver yaktım. Sırtını ağaca dayadı, mübarek yüzünü doğuya olmak üzere oturdu. Ve şu ilginç sohbette bulundu:
“23 sene Rasûlullah (s.a.v.)’ın çeşmesinden ab-ı kevser aktı. Müşrikler görmediler. Hatta yoluna dikenler döşediler, geçtiği yerlere kötü şeyler döktüler. Ebu Talib’in yetimi olarak gördüler. İşte o Kevser şimdi bizim çeşmemizden akıyor. Oğul bu güzellik çeşmesi bu haneden Hamid’im vasıtasıyla akıp gidecek. Nasibi olanlar doya doya içecek. Gönüllerine şifa olacak.” diye buyurdu.
Bu ab-ı kevser çeşmesi şimdi H. Hamideddin Efendi Hazretleri vesilesiyle akmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah bizleri ve ailemizi bu manevîyat çeşmesinden ebedî olarak nasiplenip, kalbî şifaya kavuşanlardan eylesin.

Dipnot
1.    Bülent Akot, Tasavvvufî İrşad Metodu Olarak Sohbetin Fonksiyonu, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 7 Sayı: 31, ss.30-39.
2.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 26.
3.    Buhâri, Enbiya, 2; Müslim, Birr, 157.
4.    Abdulkerîm Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, (thk.: Maruf Zerrîk-Abdulhamid Baltacı), Cilt: 2, Beyrut, 1993, s.737.
5.    Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Hasan b. Bişr el-Muezzin Hakim et-Tirmizi, Nevadirü`l-Usul fi Marifeti Ehadisi`r-Resul, Daru`l-Kütübi`l-İlmiyye, C: 1, Beyrut, 1992, s. 339.
6.    Ateş, Dîvân, s. 267.
7.    Selvi, Dilaver, Kur’an ve Tasavvuf, Semerkand Yayınları, İstanbul, 1997, s. 56.
8.    Süleyman Uludağ, “Sohbet”, DİA, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, c. XXXVII, s. 350, 2009.

Sayfayı Paylaş