HER DEM TAZE BAKIŞLAR: ZİYA PAŞA VE MEHMET AKİF

HER DEM TAZE BAKIŞLAR: ZİYA PAŞA VE MEHMET AKİF

16. yy Osmanlı Devleti’nin zirvede olduğu bir dönemdir. Bu asır, sadece devletin sınırlarının genişletilmesi ya da askerî gücün kuvvetli oluşu, karşısında herhangi bir kuvvet ve rakip tanımaması, dünya devletlerine nizam götürmesi ile izah edilemez; bu asır aynı zamanda sanatta, edebiyatta, mimaride de eşsiz ve muhteşem bir görüntü arz eder. Ancak aynı yüzyıl Osmanlı Devleti’nin kademe kademe gerileyişinin de resmidir ki bu gerileme çok sonraları fark edilip çözümlerin arayışına başlandığı zaman olacaktır. Çözüm arayışlarına en etkin hareket olarak 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilanı gösterilir ki bu, aynı zamanda Türkiye’nin hemen her bakımdan yönünü Batı’ya çevirdiği bir dönemdir çünkü ilmin, tekniğin en faal işlediği yön ve mekân Batı’dır. Yani Türklerin Batı’yı örnek almaları ya da Batı’ya yönelmeleri tamamen ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Ne var ki bu yöneliş ileriki yıllarda Türkiye’nin ihtiyacı olmayan alanlarda da kendini göstermiş ve bu gün de kullandığımız şu tabir çıkmıştır: Yanlış Batılılaşma!

Gerçekte doğru Batılılaşma diye bir düşünce ne kadar doğru olabilir, bu tartışılır. Zira birçok ilmin kaynağı aslında Şark/Doğu, İslâm Medeniyeti olmasına ve Batılılara kaynaklık etmiş olmasına rağmen Batılılar hiçbir zaman “Doğru Doğululaşma” diye bir terimi kültürlerine asla sokmamışlardır. Öyle ya da böyle bizde Batılılaşma, bir Avrupalı gibi olma, onlar gibi yaşama, onlar gibi giyinme, hatta fotoğraf makinesine onlar gibi pozlar verebilme şeklinde değerlendirilmiş ve ne yazık ki kendini aydın gören, entelektüel sayan bilim adamları, sanatkârlar kendilerini Batılılara ne kadar benzetebilirse o kadar başarılı olduklarını düşünmüşlerdir.

Batı’nın hasta adam diye tavsif ettiği ve bizim aydınlarımızın da hemen kabullendiği hasta adamın eğitim sisteminden askeriyesine, ekonomisinden sanatına, edebiyatına hatta düşünce sistemine kadar Batı’nın teşhis ve tedavi yöntemine aşırı iltifatları dikkatlerden kaçmıyor. Aslında daha sonraları bir Mehmet Akif Ersoy çıkacak ve hasta adam için doğrusu ne ise onu dillendirecek ve şöyle diyecekti:

Sâde Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.

O çocuklarla berâber, gece gündüz, didinin;

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin!

Fen diyârında sızan nâ-mütenâhî pınarı,

Hem için, hem getirin yurda o nâfi’ suları.

Aynı menba’ları ihyâ için artık burada,

Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada.

(Âsım)

Bugün milletimizin iki şeye ihtiyacı var: fazilet ve marifet. Bugün ihmal ettiğimiz belki de unuttuğumuz fazilet bizim kökümüzde, kültürümüzde daha açığı mayamızda mevcut. İlim ise asırlardır kayıp. Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi “Hikmet, ilim, mü’minin yitik malıdır, onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.” hadisi muktezasınca bugün ilim, hikmet Avrupa’da ise Avrupa’dan alsın ama fazileti oralarda aramasın diyecektir.

Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım,

Ma’rifet, bir de fazîlet… İki kudret lâzım.

Ma’rifet, ilkin, ahâlîye sa’âdet verecek

Bütün esbâbı taşır; sonra fazîlet gelerek,

O birikmiş duran esbâbı alır, memleketin

Hayr-ı i’lâsına tahsîs ile sarf etmek için.

Ma’rifet kudreti olmazsa bir ümmette eğer,

Tek fazîletlete âlî edemez, za’fa düşer.

İbtidâîliğe mahsûs olan âvâre sükûn,

Çöker a’sâbına. Artık o da bundan memnûn!

Ma’rifet, farz edelim, var da, fazîletmefkûd…

Bir felâket ki cemâ’atler için, nâ-mahdûd.

Beşerin rûhunu tesmîm edecek karha budur;

Ne musîbettir o: Tâunlara rahmet okutur!

Bizler, edvâr-ı fazîletleri cidden parlak,

Bir büyük milletin evlâdıyız, oğlum, ancak:

O fazîlet, son üç asrın yürüyen ilmiyle,

Birleşip gitmedi; battıkça da ümmet cehle,

Bünyevî kudreti günden güne meflûc olarak,

Bir düşüş düştü ki: Davransa da, sarsak sarsak.

Garb’ın emriyle yatıp kalkmaya artık mahkûm;

Çünkü hâkim yaşatan şevket-i fenden mahrûm.

Biz, evet, hasmımızın kudret-i irfânından

Bînasîbiz de o yüzden bu şerefsiz hüsran.

(Âsım)

Türkiye Tanzimat ile birlikte Batılılaştıkça düşünce sisteminde de eksen kaymalarına maruz kalması kaçınılmaz olmuştur. Günbegün aslını inkâr eden hatta ceddini, inanç sistemini sorgulama adına onları aşağılayıcı tavırlar sergileyen sözde fikir adamları çıkmıştır.

Bunların düşüncelerine göre Türkiye’nin geri kalma sebebi Türklerin Müslüman olmaları Müslümanlığın da ilerlemeyi engelleyici bir din olmasıydı. Böylece suçlu tespit edilmişti, millî değerler alaşağı olacak, töreler tenkit edilecek, âdetler her fırsatta kötülenerek çare bulunacaktı.

Bu yanlış teşhisi ve yanlış tedavi yöntemlerini Tanzimat döneminde ilk keşfeden ve bu düşünce hareketlerine karşı ilk tepkiyi gösteren, aslında Tanzimat edebiyatının da öncülerinden biri olan Ziya Paşa olmuştur. 1870 yılında kaleme aldığı Terkib-i Bend isimli manzumesi oldukça etkili, vurucu ve sarsıcı olmuştur ki bu şiir, aslında güncelliğini bugün de sürdürmektedir. Onun uzun manzumesinden iki beyte bugün de kulak verilmesi gerektiği kanaatindeyiz zira bugün de benzer düşünceler hâlen geçerliliğini koruyor.

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî

Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı

Günümüz Türkçesiyle şöyle deniliyor: “Devletin ilerlemesine ayak bağı olan İslâm imiş. Önceleri böyle bir düşünce ve söylenti yoktu bu rivayetler yeni çıktı.”

İslâm inancının yeniliklere ve ilerlemelere karşı olduğu düşüncesi ancak İslâm düşmanlarına ait olabilir fakat bu düşünceler Tanzimat’tan sonra sözde Tanzimat aydınlarının da zihniyetinde yer aldığı için Ziya Paşa bu düşüncelere âdeta tek başına bayrak açmıştır. Çünkü İslâm, bırakın ilerleme karşıtlığını bir günü diğer gününe eşit olan Müslüman’ın zararda olduğunu dolayısıyla sürekli bir terakkiyi telkin etmiştir. Bu nedenledir ki ilimde, teknikte, sanatta, edebiyatta Ali Kuşçular, İbni Sinalar, Mimar Sinanlar, Piri Reisler, Yunus Emreler, Fuzulîler ve daha niceleri çıkmış ve ölümsüz eserler bırakmışlardır. Bütün bunlar göz önünde iken ancak şu söylenebilir: Müslümanlar, ne zamanki İslâm’a sırtlarını dönmüş işte o zaman gerileme başlamıştır.

Ziya Paşa’nın düşüncelerini farklı bir söyleyişle Mehmet Akif de dile getirmiştir o yüzden Ziya Paşa’nın beyitlerinin hemen arkasından Mehmet Akif’i zikretmemiz boşuna değildir. Âkif, İslâm âleminin gerileyişine matuf şu tespitlerde bulunur:

“Çalış!” dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül “ sokuşturup araya,

Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

Akif’e göre tevekkül kavramı da ne yazık ki Müslümanlarca yanlış anlaşılmıştır.

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;

Birer birer oku tekmîl edince defterini;

Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfesidir…

Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…

Hudâvekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!

O’nun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!

Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu?

Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;

Utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete… Ha?

Kur’an-ı Kerim’in yanlış anlaşılması da geriliğin sebeplerindendir. Bununla ilgili de şöyle der:

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?

Lâfzı muhkem yalınız anlaşılan, Kur’ân’ın:

Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:

Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;

Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyle bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

(Süleymâniye Kürsüsünde)

Ziya Paşa’nın Tanzimat aydınlarına karşı olduğu noktalardan biri de kendi millî ve manevi değerlerini unutarak Batı’nın fikirlerini benimsemeye çalışmalarıdır:

Milliyeti nisyân ederek her işimizde

Efkâr-ı Frenk’e tebaiyyet yeni çıktı

(Biz her işimizde, milliyeti unutup, Batılı fikirlere tâbi oluyoruz. Bu da yeni çıktı.)

Geçmişte düşülen hatalara tekrar düşmemek için milliyet kavramı bugünkü nesilce de iyi anlaşılmalıdır. Arapça bir kelime olan milliyet; sözlükte bir millete özgü olma veya millî olma durumu gibi anlamlara geliyor ancak bu kelimenin yüklendiği ayrıntılar da vardır. Bir defa millet kökünden gelen bir kelimedir ve bir topluluğun millet olabilmesi için topluluğu oluşturan insanlar arasında çok çeşitli ve sağlam bağların olması gerekiyor. Sevinçte, kıvançta, tasada birlik, hedefte birlik, din birliği, dil birliği gibi insanları birbirine bağlayan unsurlar millet olma şuurunu oluşturur. Dolayısıyla milliyeti unutmak birlik ve beraberlikten kopuş anlamına gelir ki bu kopuş milletin dağılmasına ve başkalarına tabi olma tehlikesine kadar götürür. Ziya Paşa haklı olarak milliyetini unutan bir milletin adım adım bölünmeye ve yok olmaya gideceğine işaret eder. Yakın tarihimize baktığımız zaman Ziya Paşa’nın fikirlerinde ne kadar isabetli olduğuna şahit olabiliriz.

Milliyet kavramının önemine Akif de dikkat çeker ve milletine şöyle seslenir:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:

Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz!

Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,

Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin…

(Hakkın Sesleri)

(Bir zamanlar biz öyle bir millet idik ki dünyaya milliyeti öğretmişiz. Bütün insanlık zulüm içindeyken bu karanlığın içinden kuvvetli bir nur olarak çıkıp dünyanın ufkunu aydınlatmışız.)

Akif, Ziya Paşa’nın deyimiyle milliyeti nisyan ettiğimiz zaman da başımıza neler geldiğini sıralar tek tek. Geri kalışımızın sebeplerini ve geriliğe karşı çareler sunar. Gelin bu konumuzu Akif’e kulak vererek noktalayalım zira Ziya Paşa gibi, Akif’in de bugün ve gelecek için her dem taze görüşleri var… İslâm âlemini, Türkiye’yi iyi okumak ve anlamak için Batı’yı, Güney’i, Kuzey’i hâsılı dünyayı iyi okumak gerekiyor.

Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;

Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hak edilir.”

Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,

Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!

“Aman Grey! Bize senden olur olursa meded…

Kuzum Puankare! Bittik… İnâyet et, kerem et!”

Dedikçe sen, dediler karşıdan: “İnâyet ola!”

Dilencilikle siyâset döner mi hey budala?

Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir,

Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.

(Vâiz Kürsüde / Fatih Kürsüsünde)

Sayfayı Paylaş