HAYAL AYİNESİYİM SUFİ ÇAĞDAŞIMIZ HULÛSİ EFENDİ'NİN ŞİİRİ

Somuncu Baba

“Tasavvufun dili¸ şüphesiz o dilin daha çok kullanıldığı mekân ve muhitlerde gelişmiştir. Bugün o mekânlar yoktur; ancak dilden dile gönülden gönüle intikal eden söz mirasıyla oluşan muhitler hâlâ varlığını idame ettirmektedir.”

“Tasavvufun dili¸ şüphesiz o dilin daha çok kullanıldığı mekân ve muhitlerde gelişmiştir. Bugün o mekânlar yoktur; ancak dilden dile gönülden gönüle intikal eden söz mirasıyla oluşan muhitler hâlâ varlığını idame ettirmektedir.”

Tasavvuf¸ Yunus Emre’den bu yana şiirimizi derinden etkilemiştir. Tasavvufun şiir dünyamıza ve dilimize tesiri¸ sadece tekke şiiri yahut tasavvuf şiiri adını verdiğimiz vâdîde söylenen şiirlerle sınırlı kalmamış; bununla birlikte inşa ettiği özel dil ile divan şiiri ve halk şiirinin söz dünyasını etkileyerek geniş bir alana yayılmıştır. Günümüzde de bu etkinin izlerini¸ hem modern şiirde¸ hem de geleneksel formlara bağlı olarak yazılan şiirde görmek mümkündür.
Tasavvufun dili¸ şüphesiz o dilin daha çok kullanıldığı mekân ve muhitlerde gelişmiştir. Bugün o mekânlar yoktur; ancak dilden dile gönülden gönüle intikal eden söz mirasıyla oluşan muhitler hâlâ varlığını idame ettirmektedir. İlahilerde¸ türküler ve şarkılarda hâlâ hayat bulan tasavvuf dili¸ modern şairin de çıkış kapılarından birisidir. Çünkü bu dil¸ fotoğrafa derinlemesine nüfûz ederek görünenden öteyi idrak etmeyi öngören yüksek bir öğretinin dilidir. Zâhir¸ görüntüden ibârettir. Görüntüyü bir yere kadar yazarsınız¸ resmeder¸ şarkısını yaparsınız; ama bir yerden sonra¸ görünenin hayal ve düşünceyi sınırladığını ve zamanla şiir ve sanat eserini sıradanlaştırarak sanatçının düşlerini tükettiğine şahit olursunuz. Oysa sanatçı bitmek tükenmek bilmeyen bir anlam dünyasından seslenmesini bilmelidir. Bu bakımdan tasavvuf¸ uçsuz bucaksız bir bakış kazandırır; görüş ve duyuş verir. Şairi¸ bir yönüyle mitsel bilginin baştanbaşa hayal ve heyecan dünyasına alıp götürürken¸ öte yandan da kendi gerçekliği ile hakîkatin eşiğine ulaştırır.
Belki¸ tasavvufî mekânların yokluğuna paralel olarak muhitler de zayıfladı. Bu cümleye “belki” ifadesiyle başlamalıydım; nitekim görünen o ki¸ dil mekânla ve bu mekânı dolduran ayinler¸ özel uygulamalar¸ ziyafetler¸ giyim kuşam ve sosyal ilişkilerle hayat bulan kültürel zenginliklerle kendini yeniliyor ve çoğalıyor. Tasavvuf dilinde¸ mekânın kaybı¸ zaman içerisinde bu yenilenme ve çoğalmayı bir kenara bırakalım¸ dil kaybını da beraberinde getirmiştir. O dilin pek çok kavramını¸ söyleyişini¸ edasını¸ lezzetini kaybettiğimiz bir gerçektir. Bugün Mevlevîlik üzerine bunca bilimsel ve kültürel etkinlik yapılıyorsa da¸ o kültüre yeni kavramlar¸ kelimeler¸ söyleyiş ve eda kazandırılamadığı gibi¸ kullanılan dile de nüfûz edilemediği¸ içselleştirilip kâmilen anlamlandırılamadığı bir gerçektir. Bu durum Bektâşîlik için de geçerlidir¸ Nakşîlik ve Halvetîlik için de. Dil¸ üretildiği vasattan kopmuştur. O vasatı yeniden kurmak¸ bir noktaya kadar¸ buralarda üretilen metinlerin filolojik anlamda çoğalmasıyla mümkün olacaktır. Dîvânlar¸ mesnevîler¸ menkâbeler¸ hatıratlar ve tarihi kayıtlar yayınlandıkça¸ o dil varlıklarını yeniden hatırlamış olacağız. Fakat bütün bunlar¸ o dilin kaybolan yüzünü bütünüyle bize gösteremeyecektir. Peki¸ bu kayboluşun nasıl önüne geçebiliriz? Günümüz şairleri¸ en azından tarihi ve kültürel olana değer veren müdekkik şairler¸ bu soruyu sormak durumundadırlar.
Bana kalırsa¸ bu sorunun cevabı içinde gizlidir. Dil¸ kullandıkça¸ o dilin kelime dünyası sanat eseriyle¸ doğru söyleyişle ve anlayışla buluştukça ihya edilir. Burada¸ kaybolan söz varlıklarına yeniden hayat vermekten söz etmediğim malumunuzdur. Fakat bir kültürün¸ bir geleneğin izlerini sürmek¸ oradaki söyleyişi¸ buluşu ve bakışı tıpkı tarihi bir esere hayat verir gibi¸ restore ederek yani o kavramlar dünyasını yeniden söyleyerek sürdürmek mümkündür. Her restorasyon faaliyetinin bir yeniden inşa olduğunu ve her yeniden inşanın özden biraz da olsa uzaklaşma olduğunu bilerek bunları söylüyorum; o dil mirasını tanımak¸ anlamak ve anlamlandırmak istiyorsak¸ bir yandan bilimsel metinler yayınlarken¸ öte yandan da geleneğe bağlı olarak eserler vermek durumundayız. Bu bakımdan modern şiirin estetik dünyası içerisinde kalıp da Yunus’tan yahut Şeyh Galip’ten mülhem bir söyleyişe ulaşan şairleri ve biçimde de geleneksel formlara bağlı kalarak bir söyleyişe ulaşan şairlerimizin önemli bir görev îfâ ettikleri aşikârdır. Bu iki gurup da¸ birer köprüdür; bizi dünümüzle buluşturuyor ve yarınımıza ulaştırıyorlar.
Bu köprü şahsiyetlerden birisi de¸ Hulûsi mahlasıyla şiirler söyleyen ve bu şiirleriyle bir Dîvân da tertip etmiş olan Darendeli Osman Hulûsi Efendi’dir. Darende’yi günümüzde sanat¸ ilim ve estetik şehrine dönüştüren bu büyük zat¸ esasen meslek ve eğitim itibariyle geleneksel çizgide eser vermeye yatkındır. Dini tahsilin devamında imâmet göreviyle uzunca yıllar hizmet îfâ etmesi¸ geleneksel şair formatına uygunluk arz eder. Nitekim dinî tahsili olmayan klasik şairimiz pek azdır. Kezâ pek çok şairin resmî ulemâ olduğu¸ yani ilmiye sınıfı içerisinde bir görev îfâ ettikleri de görülür. Bu bakımlardan Hulûsi Efendi¸ klasik şairin düşünce ve hayal ufkunu tecrübe edecek niteliktedir. Ama onu farklı ve zengin kılan başka bir husus da¸ tasavvufun dil dünyasına âşinâ olmasıdır. Dil dünyası derken¸ sûfînin düşünce biçimini ve bu düşünceyi belirleyen temel nazariyeleri kastetmiş oluyorum. Nedir bu temel nazariyeler? Bu soru¸ başlı başına bir makâle konusudur. Sadece şairin bir beytinden yola çıkarak hayal ve varlık nazariyesine ilişkin bazı değerlendirmeler yapmak isterim.
Hulûsi Divânı’nda şöyle deniliyor;
Hayâl âyînesiyim her hayâlim hatt u hâlince
Ne müşkil hâle düşdüm zülf ü hâl ince hayâlince
Buradaki söyleyişte öne çıkan temel ifade¸ “hâyâl âyînesi”dir. Bu söyleyişte şair kendisini hayal aynası olarak görmektedir. Nedir hayâl âyînesi? Daha doğrusu hayâl nedir? Ayîne nedir? Bütün bu söyleyişlerin elbette görünen bir anlamı vardır; mesela hayâl sadece insanın zihninde canlandırdığı şey¸ hüly⸠imaj; gerçekte olmadığı halde görüldüğü sanılan şey¸ görüntü değildir. Çünkü sûfî şair¸ bir sözü zikrettiğinde¸ temel veya yan anlamlardan çok öte anlamları zikreder. Maamâfîh şair burada¸ “Ben hayal aynasıyım” derken¸ kendisini aynaya teşbîh edip zihnimde canlandırdığım şeylerin¸ imajın¸ hülyanın ve görüntünün aksettiği sıradan bir aynayım demek istememiştir.
Öyle sanıyorum ki¸ tasavvufun varlık ve âlem tasavvurlarını müdrik olarak şair bize bir üst anlamın kapılarını açıyor. Nitekim varlık ve birer varlık gibi görünen bütün bu kâinat¸ sûfî nazariye içerisinde ayna ve hayal ifadeleriyle izah edilir. Ayna¸ bu âlemdir; varlıkmış gibi görünen bütün bu mükevvenât ise¸ o aynada yansıyan hayâllerden (sûret) ibarettir. Şair¸ “Hayâl aynasıyım” derken¸ kendisini âlem olarak da nitelendiriyor. Zira¸ insan fizikî muhteva itibariyle küçük âlem (âlem-i sagîr) olarak nitelendirildiği gibi¸ idrâki¸ aklı ve irâdesi itibariyle de âleme yön ve şekil veren bir varlık olarak büyük âlem (âlem-i kebîr)dir. Şair¸ “Ben aynayım” derken¸ büyük âlem olduğunun farkındadır; âlemin içinde dürüldüğünü ve bütün varlıkların kendisinde yansıdığını açıkça beyan eder. Ama mısraın ikinci bölümünde “her hayâlim hatt u hâlince” derken¸ bir ayna olarak bende yansıyan her hayal¸ ancak senin çizdiğin ve hayat bahşettiğin boyutla sınırlıdır demiş de olur. Gerçek varlık karşısında sınırlarını bilen bir ayna¸ ancak orada kendisine gösterileni yansıtabilir.
Tasavvuf¸ insana öncelikle sınırlarını öğreten bir disiplindir. Ben kimim? Ben bir aynayım. Peki¸ nasıl bir aynayım? Ancak senin hattını ve hâlini gösterebilen bir ayna! Sen orada tecellî etmesen¸ ben kimi ve neyi gösterebilirim? Hiçbir şeyi. Fakat bu kadarıyla da¸ ikinci mısra’da anlatıldığı gibi¸ şair “ne müşkil hâle düşdüğünün” farkındadır. Tecellî¸ varlığın hakîkatine erdirici bilgidir. Bu bilgi¸ Süleyman’a bahşedildiği gibi¸ kâinatın dilini çözücü bir bilgi düzeyine ulaşmaktır. Her bilgi¸ ek mes’uliyeti de beraberinde getirmez mi? Bilmek¸ insana güç verse de çoğu kere sorumlulukları da artırır. Bu bakımdan müşkil hâle düşmüştür. Niçin? Müşkil hâle düştüm¸ çünkü diyor şair “zülf ü hâl ince hayâlince”dir. Zülüf¸ sevgilinin yüzünün iki tarafına sarkan saçıdır ve klasik şiirde güzellik unsurlarından birisidir. Bazen bu zülüf kement olur¸ aşığı avlar. Daha doğrusu zülüf görünen güzellik unsurudur; acaba bu zülfün arkasında daha nice güzellikler var? Şair¸ bize bunları düşündürüyor. Daha açık bir ifadeyle sûfî şaire göre zülüf¸ ulaşılması mümkün olmayan gaybî hüviyettir. Demek istiyor ki¸ sen aynama yansıdığın kadarıyla¸ bu zülfün¸ bu hâlin bu nazenîn duruşunla beni cezp ettin. Ama bu cezbe bana yetmez; ben aynamda senin görüntüden ibaret olan güzelliğini değil¸ aslî hüviyetini¸ bütünüyle güzelliğini görmek ve göstermek isterim.
Kimdir bu zülfüyle ve hâliyle şairi müşkil hâle düşüren sevgili? Müşkil hâl… Aşk hâli¸ baştan sona müşkildir. Hele bir de güzelliğinin bir parçasını¸ bir küçük izini¸ bir parça yansımasını gösterip de şairi mest edip Mecnun’a dönüştüren ve çöllere düşüren o Leylâ yok mu? Gelenekte söz gelir¸ Leylâ’da düğümlenir. Esasen Leylâ düğüm atıcıdır; bakanı¸ göreni¸ dahası “hayâl âyînesi”nin farkına ereni kendine meftun eyler. Zira der ki şair:
Kim olmaz âşık-ı şeydâ görüp de olmasın rüsvâ
O servî-kâmet-i Tûbâ gezince gül nihâlince
Siz şimdi¸ âşkı-ı şeyd⸠servi kâmet¸ Tûbâ ve gülnihal de nedir deyin? “Evet” deyin de sûfî şairin dil dünyasına bir kapı aralayın. Ben sizi buraya kadar getirdim¸ daha içeriye siz buyurun kendiniz girin. Elinizdeki Divân-ı Hulûsi-i Dârendevî’nin rehberliğinde mânâ denizinde yelken açın. Ben buradan Hulûsi Efendi’den ödünç aldığım şu beyitle sesleneceğim size¸ duyun sesimi:
Kâr üzre kâr isteme her demde kârın yâr ise
Göz yum kamu yüzden yana her bakdığın dîdâr ise
Netice itibariyle¸ gelenek ırmağı¸ dil kaybıyla suyunda buharlaşma olsa da yatağını buldukça gürül gürül akıyor. Bu ırmağa ermek¸ serin sularından kana kana içmek ve bu serinlikle yeni türküler¸ yeni ilahiler söylemek mümkündür.

“Tasavvuf¸ insana öncelikle sınırlarını öğreten bir disiplindir. Ben kimim? Ben bir aynayım. Peki¸ nasıl bir aynayım? Ancak senin hattını ve hâlini gösterebilen bir ayna! Sen orada tecellî etmesen¸ ben kimi ve neyi gösterebilirim? Hiçbir şeyi.”

Sayfayı Paylaş