HAKKI DİLEYENLERİN İLM-İ İLÂHİYE GÜVENLERİ

230-musa

Tasavvuf âlimleri ilk dönemlerden itibaren ‘Hak’ kelimesini, Allah (c.c.) anlamında, bazen de bâtılın veya halkın (yaratıklar) karşıtı olarak kullanmışlardır. Hak kelimesine sonraki asırlarda yeni anlamlar da yüklenmiştir. Tasavvuf metinlerinde hak terimi bazen bir edatla, bazen de belli kelimelerle birlikte (meselâ maa’l-hak, bi’l-hak, li’l-hak) kullanılır. Bunun yerine aynı anlamlarda olmak üzere “maallah, bi’l-lâh, li’llâh” veya “minhü, bihî, lehû” gibi şekiller de görülür. Bütün bunlar, ilk sûfîlerin hak kelimesini yaratıcı gerçek yani Allah (c.c.) anlamında kullandıklarını gösterir. Nitekim Zünnûn el-Mısrî, “Hak Allah’tır” demiştir. Serrâc yukarıdaki ifadeleri açıklarken, “İnsan fiiline bakar ve onu kendine nisbet eder; ancak gönlünü mârifet nurları kaplayınca her şeyi Allah’tan, Allah’la kaim, Allah’ın mâlumu ve Allah’a ait olarak görür.” demiş, “Hak hak ile kaim olduğu için hak ile Hak’tan fâni olan kişi kulluk bir yana rubûbiyyetten bile fâni olur” diyen Şiblî de hakkı Allah anlamında kullanmıştır.

Sûfîler Allah’a hak dedikleri gibi O’ndan olan ve gelen her şeye de hak derler. Bu anlamda peygamber hak, Kur’an hak, Kur’an’daki her bilgi ve hüküm haktır. Buna aykırı düşen her şey de bâtıldır. Nefisten ve şeytandan gelip insanı Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmez hale getiren her şey bâtıl olduğu gibi insanı tefrikadan cem‘ haline, kesretten vahdete yönelten her şey de haktır. Bazen hak ile hakikat arasında fark görülür. Hak doğru iş ve doğru sözdür, bunun ardında bulunması gereken iyi niyet ve samimiyet ise hakikattir. Şu hâlde hakikatten yoksun bir hak sadece bir gösterişten ibarettir. Aynı şekilde şeriat yoluna girmek hak, bu yolda samimiyetle devam etmek hakikattir. Hak beden hakikat onun ruhu, hak lafız hakikat onun mânası; hak sûret hakikat onun cevheri olduğundan hakka sahip olmak yetmez; hakkın hakikatine, yani saf ve hâlis hakka sahip olmak şarttır.[1] Gönül ehli olan Allah dostları da ehl-i Hak olarak anılmış, onlarla olunmasına hamd edilmiştir:

Dünyâda azîzlere etdi yoldaş

Ukbâda niçin uzağa atsın

Hamd eyle bu lutfa Hulûsî dâim

Dâim seni ehl-i Hakk’a katsın[2]

 

İlk sûfî kaynaklarında verilen bilgiye göre hak (hakiki) mümin dünyadan el etek çeker, kendini bütünüyle Allah’a verir, bu uğurda çetin riyâzetlere katlanır ve sonuçta Allah’ı açıkça görüyormuş gibi bir hale gelir. Bu anlamda imanın hakikatine sahip olan sûfî temaşa mertebesinde sayılır.

 

  1. yüzyılın büyük sûfîsi ve Divan şiirinin son temsilcilerinden Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Hazretleri hak ve hakikati şu veciz beytiyle ifade etektedir:

Her ne var âlemde hep Hakk’ı diler Hakk’ı arar

Nesne yok hâşâ ki ilm ü ihtiyârından cüdâ[3]

(Âlemde canlı cansız her ne varsa Hakk’ı arzular, bu arzu ile O’nu arar. Dünyada olup biten hiçbir şey Allahü Teâlâ’nın ilmi ve iradesi dışında hareket etmesi mümkün değildir.)

 

Hak kavramı üzerinde genişçe duran Muhyiddin İbnü’l-Arabî kendi fikir sistemine göre terimin geniş bir yorumunu yapmıştır. İbnü’l-Arabî’ye ve onu takip edenlere göre hak mutlak varlıktır. Allah hak, onun dışında kalan her şey (mâsivâ) bâtıldır. Hak varlıktır ve varlık özü itibariyle hayırdır; bâtıl ise ademdir. Adem (yokluk) esas itibariyle şerdir. Âlem Hakk’a dönük yüzüyle var, öbür yüzüyle yoktur. Onun için âlem bir yüzüyle hayır, diğer yüzüyle şerdir. Tek bir hakikat olan varlığın biri hak, diğeri halk olmak üzere iki tarafı vardır. Bunlar iç içedir. Onun için Hak ancak halkta görünür, halk da ancak Hak sayesinde bir değer ifade eder. Zâtı itibariyle tek olan varlık rab-kul, birçok, ezelî-hâdis gibi yönlerden çift yüzlüdür. Bu iki yüzden birincisi ezelî olanın, ikincisi sonradan olanın bütün niteliklerini kendinde toplar.[4]

 

Hakkı Dileyenler

Hakka gönül verenler, dileklerini de hakka arz ederler. Bir ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Gerçek duâ ancak O’na yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. İşte kâfirlerin duası hep bir sapıklık içindedir.”[5]

“Gerçek duâ ancak Ona yapılır.” Bu ifade, gerçek duanın ancak Allah’a ait olduğu anlamında tahsis ifade etmektedir.

“ Ed-davetü (duâ)”, ibadet manasınadır. “        El-hakk ise (gerçek)” bâtıl yere değil, gerçekten yaraşır olan manasınadır. Buna göre cümlenin mânâsı şöyle olmaktadır: Gerek yakarıp duâ etmek mânâsındaki gerekse kulluk ve ibâdet mânâsındaki duâ, gerçek-doğru ve bâtıl-yanlış olmak üzere ikiye ayrılır. İşte bu iki kısımdan gerçek olanı sadece Allah Teâlâ’ya aittir. Bu konuda başka hiçbir varlık O’na ortak olamaz.

Bu ifadedeki “el-Hakk (gerçek)” lâfzı, zâyi ve bâtıl olmayan, sâbit mânâsına alındığında mânâ: “Kabul edilen duâ O’nadır, O’na yapılır.” şeklinde olur. Çünkü kendisine duâ edene başkası değil, sadece O icabet eder.

El-Medârık’te şöyle der: “Bu ifadenin mânâsı şöyledir: Allah Teâlâ’ya duâ edilir, O da bu duâyı kabul buyurarak duâcıya istediklerini verir. Kendisine duâ etmenin faydasız olduğu varlıkların aksine Cenâb-ı Hak kendisine duâ edilmeye lâyık ve müstehak olduğu için bu duâ samimi ve kabule yakın bir duâ olmuş olur.”[6] Hulûsi Efendi Hazretleri de şöyle duâ eder:

Yâ Rab bu Hulûsî kulunun duâsını eyle kabûl

Hayrânı kıl cânını gayrıya hayrân olmasın[7]

Şeyh Ebû Abdullah b. Hafif (r.a.)’in şöyle anlattığı hikâye edilir:

Hac maksadıyla giderken Bağdad’a yolum düştü. O zaman sûfîliğin gereklerini sıkı sıkıya yerine getiriyordum. Yâni irâdeyi keskin, mücâhedeyi sıkı tutuyor, mâsivâyı bertaraf etmeye çalışıyordum. Kırk gündür doğru dürüst bir şey yememiş, Cüneyd’in yanına gitmemiştim. Taharet üzere bulunduğum sırada çölde bir kuyunun başında su içen bir ceylan gördüm. Ben de çok susamıştım. Kuyuya yaklaşır yaklaşmaz ceylan kaçtı. Bir de baktım ki su, kuyunun tâ dibinde! Yürüdüm gittim. Bir yandan da: ‘Efendim! Senin yanında şu ceylan kadar değerim yokmuş.’ diyordum. Arkamdan şöyle bir ses duydum:

‘Biz seni denedik, ama sen sabredemedin! Geri dön ve suyunu al. O ceylan kuyuya gelirken beraberinde ne matara ne de ip vardı. Ama sen matara ve iple geldin!’ Bunu duyunca geri döndüm bir de ne göreyim kuyu ağzına kadar dolu. Hemen mataramı doldurdum.

Medine’ye varıncaya kadar içip abdest aldığım halde suyu bitiremedim. Hacdan dönünce câmiye gittim. Cüneyd’in gözü bana ilişti ve şöyle dedi: ‘Biraz sabretmiş olsaydın, su ayağının altından kaynayacaktı.’

Yukarıdaki âyetteki işâret şudur:  Allah Teâlâ’nın dâvetçileri vardır. Onlar halkı Hakk’a hak ile davet ederler. Hak’tan başkasına davet edenler, gafil bir kalpten sâdır olan nasihatleri kabul etmez ve etkilenmezler. Onlar insanlara kendilerinin su içmek istediğini göstermek arzusuyla ellerini suya uzatan, fakat ağzına yaklaştıramayan kimseye benzerler. İnsanlar o kimsenin su içtiğini zannetseler bile gerçekten su içme meydana gelmez.

Bu temsil, Allah Teâlâ’nın hevâ ve bid’at ehli olan dâvetçilerin durumunu anlatmak için getirilmiştir. Böyle dâvetçiler insanları Allah’a, Allah’tan başka gayeler güderek çağırdıkları için davetleri zahiren kabul ediliyorsa da hakikatte kabul edilmez.

 

İlm-i İlâhi Herşeyi Kuşatır

İman ve tevekkül  ehli her gönül sahibi, bütün nesnelerin ilâhi hükmün emri altında olduğunu tasdik eder. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:

 “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”[8]

Bu ayet-i kerimede gayb, anahtarlarla sıkı sıkı kilitlenen hâzinelere benzetilmiş ve ona hayali anahtarlar isnad edilmiştir. Bu anahtarlar kimin yanında ise gayb hâzinelerine başkası değil, sadece o nail olur. Nitekim Seyhzâde Hâşiyesi’nde böyle geçmektedir.

Buharî rivayet etmiştir ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Gaybın anahtarları beştir. Onları ancak Allah bilir: Rahimlerde olanı ancak Allah bilir. Yarın ne olacağını ancak Allah bilir. Yağmurun ne zaman yağacağını Allah bilir. İnsanın nerede öleceğini ancak Allah bilir. Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir.”[9]

Allahu Teâla, karada ve denizde olan mevcudatı; cinsleri ve çeşitlerinin farklılığı, fertlerinin çokluğuyla beraber tafsilatlı olarak bilir. Bu ifade, Allah’ın muğayyebatı bilmesine ek olarak görünen varlıkları (müşahedatı) da bilmesi ile ilgili bir açıklamadır. Ve O’nun geniş ilmine nisbetle her şeyin onun nazarında açıklık konusunda eşit olduğuna dâir bir uyarıdır.

Hakk Teâla, hem yere düşen hem de ağaçta kalan yaprakların sayısını bilir, demektir. Bu ifade, Allah’ın ilminin cüz’î şeyleri de ihata ettiğini ortaya koymaktadır. Yerin karanlıkları içinde gömülen dâne’yi de bilir. Kâşifi şöyle demiştir: Bundan maksat, toprağa atılan tohumdur.

“Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitab’da olmasın.” Yani bu varlıklardan düşenleri mutlaka bilir.

Haddâdî der ki: “Yaş ve kuru”, göklerde ve yerde olan bütün varlıklardan ibârettir. Çünkü onlar bu iki sıfatın dışında kalmazlar.”

Bu iki özellik, cisimlere mahsustur. Çünkü yaş ve kuru olma, cisimlerin özelliklerindendir.

Apaçık Kitab, Levh-i mahfuz ya da Allah’ın ilmi demektir. İsmail Hakkı Bursevî der ki: Levh, tıpkı insanın kalbi gibi bu taayyünün (varoluşun) kalbidir. Olmuş ve olacak her şey onda nakşedilmiştir. Levh, tenezzülât mertebelerindendir. Allah Teâlâ, faydası kullara ulaşan bütün kevnî mukadderatı ona kaydetmiştir. Bu faydaları, Allah’ı bilen âlimler (ulemâ-i billah) bilir.

Allah Teâlâ, kâinattaki her varlığın haline uygun bir şahadet (görünen) ve bir de gayb (görünmeyen) yaratmıştır. Her bir varlığın gaybı için bir anahtar yaratmıştır. Bu anahtar, onun gayb ve şehadet kapısını açmaya yarar. Allah’ın ezel ve kaderdeki iradesi doğrultusunda bu varlık zuhur eder. Bu “Gaybın anahtarları. Onun yanındadır, onları Ondan başkası bilmez.” Çünkü O’ndan başka yaratıcı yoktur. Bu ancak Yaratana aittir.[10] Hulûsi Efendi Hazretleri, küllî irade sahibi olan Allah’a teslim olduğunu, bir damla veya toz zerresi olan varlığın ilâhi sonsuzluk denizine veya güneşe kavuşup onda bekâ bulduğunu şöyle ifade buyuruyor:

Âşıkın cümle âr u varını

Hubb-ı yâr aldı ihtiyârını

Koydu kendözün buldu yârını

Katresin bahra saldı bahr oldu

Zerresin mihre verdi mihr oldu[11]

Eşya farklı farklı olduğu gibi melekûtlar da ayrı ayrıdır. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve meleklerden her birinin melekûtu, kendi suretine uygundur. Bundan dolayı âyette anahtarlar çoğul olarak, gayb ise müfred, tekil olarak gelmiş ve “Gaybın anahtarları, O’nun yanındadır.” buyurulmuştur. Çünkü gayb, yaratma (tekvin) ilmidir. O da bütün eşyada tektir. Melekûtta ise nakkaşın kalemlerinde olduğu gibi çokluk vardır.

İşte bu ilim iledir ki “Onun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez.” Çünkü onu yaratan, sabit kılan ve düşüren O’dur.

“Yerin karanlıkları içinde gömülen dâne” Yani nefis arazisinin sıfatlarının karanlıklarında gömülü ruh dânesi ya da kalp arazisinin ve beşeriyet sıfatlarının karanlıklarındaki dâneyi ancak O terkip etmiştir. O’nun kemal ve noksanlığını yalnızca O bilir.

Yaş, şimdi mevcud olan; kuru, şimdi mevcud olmayıp da sonra var olacak olandır. Yaş, canlılar; kuru, cansızlardır. Yine yaş, mü’min; kuru, kâfirdir. Yaş, âlim; kuru, cahildir. Yine yaş, ârif; kuru zâhiddir. Yaş, muhabbet ehli; kuru, ayrılık ehlidir. Yine yaş, müşâhede sâhibi; kuru, vücûd sahibidir. Yine yaş, Allah ile bâkî olan; kuru nefis ile bâkî olandır.[12]

 

[1] Mehmet Demirci, TDV İslam Ansiklopedisi, ‘Hak’ Mad., C. 15. s.151. İstanbul. 1997.

[2] Ateş, Es-Seyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 358, Nasihat Yay., İstanbul, 2013.

[3] Ateş , Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s.8.

[4] Mehmet Demirci, TDV İslam Ansiklopedisi, ‘Hak’ Mad., C. 15. s.151. İstanbul. 1997.

[5] 13/Ra’d, 14.

[6] İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l-Beyan, (Haz: Heyet)  C:9 , s. 420,  Erkam Yayınları,  İstanbul, 2009.

[7] Ateş , Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 238.

[8] 6/En’am, 59.

[9] Buhari, İstiska, 29.

[10] İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l-Beyan, (Haz: Heyet)  C:5, s. 334, Erkam Yayınları,  İstanbul, 2009.

[11] Ateş , Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 302.

[12]  İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l-Beyan, (Haz: Heyet)  C. 5,  s. 337, Erkam Yayınları, İstanbul, 2005.

Sayfayı Paylaş