GÜZELLİKLER TABLOSU

Somuncu Baba

Güzellik kelimesi en çok insana yakışıyor. Güzel insanlar hayatlarıyla¸ örnek davranışlarıyla bütün bir âleme güzellik katmakta¸ geçmişten geleceğe ışık tutmaktadırlar. İşte güzellik sultanlarından biri de altın silsilenin halkalarından Muhammed Baba Semâsî Hazretleridir.

Muhammed Baba Semâsî¸ Buhara yakınlarında bulunan Semâs Köyünde doğar¸ babasının ismi Seyyid Abdullah'tır.

 


Güzellik kelimesi en çok insana yakışıyor. Güzel insanlar hayatlarıyla¸ örnek davranışlarıyla bütün bir âleme güzellik katmakta¸ geçmişten geleceğe ışık tutmaktadırlar. İşte güzellik sultanlarından biri de altın silsilenin halkalarından Muhammed Baba Semâsî Hazretleridir.


Muhammed Baba Semâsî¸ Buhara yakınlarında bulunan Semâs Köyünde doğar¸ babasının ismi Seyyid Abdullah'tır. Bir süre memleketinde dinî ilimler tahsili ile meşgul olur. Zâhir ilimlerinde belli bir derinlik kazandıktan sonra¸ mânevî ilimlere yönelir. Babasının tavsiyesi ile Mahmûd Encîrfağnevî (k.s.)'ye intisap eder. Fakat Encîrfağnevî de onu halifesi Ali Râmîtenî'ye havale eder. Ali Râmîtenî'nin yanında tasavvufî eğitime devam eden Semâsî onunla bir­likte Harizm'e gider. Riyazet ve mücahedede¸ edep ve ifadede akranları karşısında bariz üstünlükler elde eder. Seyr ü sülûkünü tamamlayıp şeyhinin halifelerinden biri olarak irşad makamına geçer. Şeyhi Râmîtenî vefatı sırsında müridlerine; "Buna bağlanın¸ emrini tutun¸ sağ olduğu sürece onun yanından ve yolundan ayrılmayın." diye vasiyette bulunur.[1]


 


Nefsini Yenen Güzeller


Semâsî Hazretleri¸ halkın arasında dolaşır¸ müridlik ve dervişliğe kabiliyetli güzel insanları nerede bulursa hemen yanına cezbeden bir mürşid-i kâmildir. Nitekim daha sonra kendi yerine halife olarak bırakacağı Emir Külâl ve ondan sonraki halkada yer alan Bahâeddîn Nakşbend'i o bulup keşfetmiştir. Emir Külâl'i er meydanında güreşirken bulmuş¸ onun gürbüz vücudunda¸ en az bedeni kadar güçlü olan mâneviyat istidadını keşfederek onu tutup er meydanından gönül erleri meydanına çekmiştir. Sırtındaki kispeti çıkartıp dervişlik kisvesi giydirerek¸  gönül sultanları makamına erdirmiştir. "Bu er¸ zâhirin değil¸ bâtının pehlivanıdır. Nice insan onun elinden kemâle erecektir." buyurmuştur.[2]


 


Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in çocuk yetiştirme hususunda atıcılık¸ yüzücülük gibi kabiliyet kazandıran güzel hasletleri tavsiye etmesi¸ elbette ki inananların her hususta üstün olmalarını isteğinin bir tezahürüdür. Hulûsi Efendi (k.s.) de çocukluk çağlarında bile etrafındaki arkadaşlarının örnek gösterdiği ideal insan tipine sahiptir. Her husustaki yüksek kabiliyeti onu akranlarından daima üstün kılmıştır. Bir çocukluk arkadaşının; "Aramızdaki herhangi bir oyunda Hulûsi Efendi hangi tarafta olursa o taraf oyunu kazanırdı."  cümleleriyle ifade ettiği özelliği onun gücünü tarif etmektedir. Güreşe de çok meraklı olan Hulûsi Efendi çocukluk arkadaşlarıyla güreşler yapar ve her güreşte mutlaka rakibini yener. Hulûsi Efendi'nin güreşe olan merakı herkesçe bilindiği ve çok sevilen bir zat olduğu için¸ Elbistan'da tertiplenen güreşlere de davet edilir. Yine bir defasında Elbistan Güreşlerine iştirakinden dolayı şeref konuğu kabul edilen Hulûsi Efendi'ye günün hatırasına binaen bir kupa ve madalya hediye edilir. Bu kupa ve madalyayı Hulûsi Efendi özel kütüphanesine koymuştur. Kütüphaneyi ziyaret eden bir şahsın¸ kupayı göstererek; "Efendim siz pehlivan mısınız?" sualine cevaben şu hatırasını anlatmıştır.  


 


Hulûsi Efendi bir güreş meydanında seyirci olarak oturduğu anda¸ elini öpmeye gelen iki pehlivana; "Oğul¸ ikiniz iki elimden tutun da beni kaldırın." buyurmasıyla¸ iki pehlivan da olanca gücüyle çekmelerine rağmen¸ oturduğu sandalyeden kaldıramazlar¸ Hazret onlara: "Oğul¸ biz de nefsimizin pehlivanıyız." buyurmuştur. 


 


Güzel Kokular


Rivayete göre¸ Bahâeddîn Nakşbend'in doğmasına yakın bir tarihte Muhammed Baba Semâsî (k.s.) müridleriyle birlikle Kasr-ı Hinduvân Köyün­den geçer ve yanındakilere: "Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor¸ ya­kında Kasr-ı Hinduvân¸ Kasr-ı Ârifân olacak." der. Semâsî'nin bu menkıbede geçen sözüne istinaden o köyün adı Kasr-ı Ârifân olarak değişmiştir.[3] Semâsî'nin Kasr-ı Hinduvân'a bir sonraki gelişinde Bahâeddîn Nakşbend henüz üç günlük bir bebektir. Emir Külâl'in evinde misafir olan Muhammed Semâsî'ye¸ dedesi¸ Şâh-ı Nakşbend'i kucağına alıp getirir ve takdim eder. Bebeği gören Semâsî¸ "Bu bizim oğlumuzdur¸ biz onu evlatlığa kabul ettik." der. Sonra müridlerine dönerek; "Dünyaya gelmeden kokusunu aldığımız yiğit işte budur. Zamanının en büyük imamı ve mürşidi olacaktır." deyip halifesi Emir Külâl'e döner ve "Bu benim oğlumdur. Onu sana emanet ediyorum. Onun eğitimi konusunda ihmal ve kusur göstermeyesin. Eğer bu konuda kusur ve fütur gösterecek olursan sana hakkımı helâl etmem." der. Bu sözler üzerine Emir Külâl de gayrete gelip der ki: "Bu konudaki emirleriniz başım üzerine. Emirlerinizi yerine getirme konusunda ihmal gösterir¸ gevşek davranırsam mert değilim." Bu şahitli ispatlı mukavele ile Bahâeddîn'in irşad hizmeti Emir Külâl'in uhdesine tevdi edilmiş olur.[4]


Yukarıdaki menkıbeye benzer bir durum da Hulûsi Efendi Hazretlerinin hayıtında yaşanmıştır. 1964 yılında oğlu¸ H. Hamidettin Efendi 4 yaşındadır. Devlethanede bir sohbet esnasında Hulûsi Efendi'nin kucağına gelip¸ oturur. Hulûsi Efendi yanındakilere dönerek: "Evladım Hamid'imden evliya koksu geliyor." buyurur. Bu koku işte Peygamber Efendimizden günümüze ulaşan bu altın silsilenin evlad-ı Rasûl olan necip ahfadının güzel Muhammedî kokusudur…


 


Güzel Haller


Semâsi Hazretleri¸  Şâh-ı Nakşbend ile bir sofrada yemek yer¸ oradan kalkınca kendisine bir miktar ekmek uzatır ve onu yanında saklamasını emreder. O esnada Şâh-ı Nakşbend içinden; "Karnımızı daha yeni doyurduk. Ben bu ekmeği ne yapacağım acaba?" diye geçirir. Şâh-ı Nakşbend'in şaşkınlığını anlayan Semâsî hemen kendisini uyarır: "Kalbi faydasız ve lüzumsuz duygu ve havâtırdan korumak lazımdır." der. Şâh-ı Nakşbend¸ mahcubiyetle boynunu eğip teslimiyet gösterir. Köye gitmek üzere birlikte yola çıkarlar. Yolda bir tanıdığın evinde abdest tazelemek üzere konaklarlar. Ancak hane sahibinin yüzü sıkıntılı görünür. Sebebini sorduklarında; "Biraz kaymağım var¸ fakat ekmeğim yok¸ ona üzülüyorum." cevabını verir. Semâsî kendisine dönüp: "Acaba hangi işe yarayacak diye düşündüğün ekmek işte burası içindi. Hadi ver bakalım da yenilsin." buyurur. Meydana gelen bu güzel haller¸ kendisinin ona karşı olan hayranlık ve bağlılığını artırır.[5]


Konuyla benzer bir hatırayı da Hulûsi Efendi (k.s.)'den anlatalım:


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ Darende Belediye Başkanı Selahattin Çomoğlu ve üçüncü bir arkadaşla Adana tarafından Darende'ye otomobille yolculuk yapmaktadırlar. Elbistan'la Darende arısında Belediye Başkanı "Efendim hava çok sıcak bunaldık¸ bir çeşme başında mola versek de biraz su içip serinlesek nasıl olur?" diye sorar. Hulûsi Efendi (k.s.)'de; "Merak etme Selahattin Bey¸ ileride A. Ulupınar'da dururuz. İhvanımızdan Sürmeli bir eline karpuz¸ bir eline de kavun almış evine doğru gidiyor. Onları keser ikram eder." buyurur. Bu sözü duyan üçüncü kişi: "Efendim 20 km öteyi mi görüyorsunuz?" diye latife yapar. A. Ulupınar'a gelirler¸ yolun kenarında evine yaklaşan ve elinde kavun ve karpuz götüren Sürmeli Duran Bak'ın yanında dururlar. Belediye Başkanı hayretler içerisinde kalır. Sürmeli'yi de arabaya alırlar. Sürmeli evine davet eder¸ karpuz ve kavunu kesip ikram eder. Hulûsi Efendi Hazretlerinin kelamı da böylece yerini bulur…


Muhammed Baba Semâsî¸ orta boylu¸ gökçek yüzlü ve esmer tenliydi. Mazhar olduğu nurları¸ yüzünde parlayan ziyadan belliydi. Nüfuz eden bir nazara¸ keskin bir görüşe ve derin bir hissiyata sahipti.[6] 1334 yılında vefat etmiştir¸ kabri¸ Râmîten'in Semâsî Köyündedir.[7]  Semâsî'nin vefatından sonra Hâcegân tarikatını Nakşbendîyye'ye bağlayan silsile¸ Bahâeddîn Nakşbend'in de şeyhi olan Seyyid Emir Külâl ile devam etmiştir.[8]


Semâsî gaybet ve istiğrak hâli galip olan bir zâttı. Aşklı¸ cezbeli ve coşkulu bir güzel insandır. Semâsî Köyünde küçük bir üzüm bağı vardı. Çoğu zaman üzümleri kendi elleriyle budardı. Ancak budama sırasında bazen kendinden geçer¸ aklı başından gider¸ bıçak elinden düşer¸ kendisi de yere yığılırdı. Birkaç saat sonra ancak kendine gelirdi.[9] Bu hâl belki¸ nebatatın tesbihini duymasının tesiridir.[10]


Nebatatın Allah'ı zikretmesini duyan bahtiyar insanlardan biri de Hulûsi Efendi (k.s.)'dir. Bir gün babası Hatip Hasan Efendi atının terkisine henüz çocuk yaşlarında olan Hulûsi Efendi'yi de alarak Hacılar Mahallesi'nden Darende'ye gitmek üzere yola çıkarlar. Hatip Hasan Efendi yola çıktıktan sonra¸ kamçısını evde unuttuğunu fark eder. Osman Hulûsi Efendi'ye: "Oğlum Hulûsi¸ kamçıyı unutmuşuz. Şu ağaçtan bir çubuk kes de ver" der. Hulûsi Efendi attan iner¸ söğütten bir dal kesmek ister¸ fakat kesemez. Hatip Efendi hiddetlenir "Niçin kesmi­yorsun Hulûsi?" der. Osman Hulûsi Efendi: "Baba nasıl keseyim¸ dalların hepsi Allah (c.c.)'ı zikrediyorlar¸ onun için kesemedim." der. Hatip Efendi şaşırır bu cevap karşısında. Attan iner oğlunu şefkatle bağrına basar¸ "Aferin oğlum¸ aferin." der.


 


Güzellerin Duası


Maneviyat önderlerinin bir özelliği de toplumdaki huzur ve barışı sağlamalarıdır. İki örnekle izaha çalışalım.


Seyyid Emir Külâl (k.s.) Hazretleri¸ hocası Muhammed Baba Semâsî'nin yanında¸ Semâs'ta bulunduğu sırada¸ orada oturan bir grup insanla¸ başka bir köyden bir cemaat arasında anlaşmazlık çıkar¸  iş kavgaya dökülüp¸ birinin dişi kırılır. Dişi kırılan kimse ve taraftarları¸ kırılan dişin diyetini almak için hâkime müracaat etmeye karar verirler. Fakat önce Muhammed Baba Semâsî'ye danışalım¸ kendi başımıza iş yapmayalım¸ ne buyurursa öyle yapalım derler. Doğruca Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin huzuruna gidip¸ durumu arz ederler.


– Kırılan dişi verin¸ buyurur. Dişi alıp¸ o sırada henüz yanında talebe olan Seyyid Emir Külâl Hazretleri'ne uzatıp;


– Evladım¸ şu işi hallet de¸ aralarındaki anlaşmazlık bitsin¸ buyurur.


Seyyid Emir Külâl Hazretleri¸ evliyanın ruhaniyetini vesile kılıp¸ Allahu Teâlâ'ya dua ederek¸ kırık dişi yerine koyar. O anda¸ duası bereketiyle diş¸ eskisi gibi sağlam bir hale gelir. Dişi kırılan kimse¸ bu hadise karşısında hayret edip¸ dişini kıranları şikâyet etmekten vazgeçer. Yanında bulunanlarla birlikte¸ yaptıklarına pişman olup¸ tevbe ederler.


 


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin Ankara'da bulunduğu bir sırada bir genç ders talep etmek maksadıyla görüşmek ister. O gencin babası bir kan davasında öldürülmüştür¸ içinden intikam duygusunu henüz atamamıştır. H. Muhittin Tütüncü; "Efendim bu genç sizinle bir şeyi görüşmek istiyor." der. O zaman Hulûsi Efendi "Kimdir?" diye sorar. H. Muhittin Tütüncü:  "Efendim bu genç Balabanlı Zeynel Ahmed'in oğlu." der. Hulûsi Efendi şefkatle nazar ederek: "Oğul¸ baban şehit oldu¸ bize çok hizmetleri vardı. Baban Şamil Efendiden sonra¸ Balaban'da ikinci kapımızdı. Ne zaman caminin inşaatı için Balaban'a gitsek¸ bir de bakardık ki Ahmet Emmi yanımızda. ‘Efendim çayımızı¸ içmeden mi gideceksiniz' der¸ bizi evine götürürdü." buyurur.  Bu sözler¸ o gencin gönlünü meşgul eden intikam duygusunu silip yok eder. ‘Oğul¸ baban şehit oldu.' deyince¸ gönlünde bir şey kalmaz. Sanki Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'in Veda Haccı'nda sahabeyi kiramın üzerinden kan davasını kaldırdığı gibi¸ Hazret de orada o gencin gönlünü temizler. Sonra da ders tarif eder.


 


Muhammed Baba Samâsî Hazretleri¸ “Hiç günah işlememiş bir dille dua edin; reddolunmaz. Hakiki dost vasıta kılınarak yapılan dua da böyledir.” buyurmaktadır.  Makbul dua hususunda H. Hamidettin Ateş Efendi'nin şu güzel kelamlarıyla yazımızı taçlandıralım:


"Kabul edileceğine inanılarak yapılan dualar ya başa gelecek bir felaketi savar¸ ya ahirette derecemizin yükselmesine saklanır veyahut istediğimiz şey hâsıl olur. Ya hulus-i kalp ile dua edilmeli¸  ya da duası makbul¸ derûnu ilahî hikmetlerle dolu bir Allah dostunun gönlüne girmeli¸ duasına mazhar olmalıdır.


Dua ile Rabbimizin rahmet kapıları açılır¸ mü'mine dileği doğrultusunda ilahî hazineden rahmetler saçılır. Dua ederken kişi kendisiyle birlikte¸ anne ve babasının ve bütün mü'minlerin bağışlanmasını dünya ve ahiret saadetlerini istemelidir. Hz. İbrahim (a.s.)'in şu duasını Yüce Rabbimiz¸ uyalım diye bize bildirmiştir: “Ey Rabbimiz! Hesap görülecek günde beni¸ anne ve babamı ve bütün mü'minleri bağışla.”  Mü'min kardeşlerimizin arkasından dua etmeyi unutmayalım. Çünkü en çabuk kabul olan dualardan birisi de mü'minin diğer mü'minlerin arkasından yapacağı duadır."[11]


 


 






[1]   Hasan Kamil Yılmaz¸ Altın Silsile¸ Erkam Yay¸ İst¸ 1994¸  s. 103.



[2]   Safî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ İst¸ 1291¸ s. 64.



[3]   Necdet Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ İnsan Yay¸ 2002¸ s. 63.



[4]   Câmî¸ Nefahâtü'l-üns¸ Marifet Yay¸ İst¸ 1998¸  s. 526; Safî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ s. 62-63; Yılmaz¸ Altın Silsile¸ s. 104.



[5]   Câmî¸ Nefahâtü'l-üns¸ s. 526-527; Yılmaz¸ Altın Silsile¸ s. 105.



[6]   Yılmaz¸ Altın Silsile¸ s. 102.



[7]   Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 63.



[8]   Safî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ s. 63; Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 64.



[9]   Safî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ s. 63; Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 63.



[10] Kadir Özköse-H. İbrahim Şimşek¸ Altın Silsiledin Altın Halkalar¸ Nasihat Yay¸ Ank¸ 2009¸ s. 203.



[11] H. Hamidettin Ateş¸ Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi Sempozyum Gazetesi¸  2011¸ s. 4

Sayfayı Paylaş