GÜZEL İNSANLAR VE GÜZEL AHLÂK

Somuncu Baba

Muhammed Zâhid (k.s.) belli bir süre devam eden tasavvufî eğitim ve terbiyesi esnasında birçok mânevî tecrübe yaşar. Yetkin bir aşamaya geldiği fark edilen Muhammed Zâhid'e üstadı Ahrâr tarafından tarikatta hilafet ve irşad icazeti verilir. O¸ üstadının iltifatına mazhar olup kendisine tevdi edilen irşad göreviyle memleketine döner. Muhammed Zâhid (k.s.)¸ 936/1529'da vefat eder ve doğum yeri olan Vahşuvar'a defnedilir.

Tasavvuf¸ Cenab-ı Allah (c.c.)'ın rızasını kazanmak ve ebedî saadete ulaşmak için nefsi terbiye etme¸ ahlâkı güzelleştirme¸ içi ve dışı tenvir etme¸ suret ve sîreti tezkiye etmeden bahseden bir ilimdir.


Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderil­dim.”[1] buyurmakla¸ son peygamber olarak gönderilişinin gayesini belirtmiş­tir. Tasavvufun gayesi de¸ ahlâkın kemâl mertebesine ulaşmak için her hu­sus­ta Hz. Peygamber (s.a.v)'in gösterdiği yolu takip ederek¸ iç ve dış olgun­luğu itibariyle onun gerçek vârisi olmanın yolunu göstermektir.


Tasavvufun gayesi¸ Hakk (c.c.)'ın rızasını kazanmak için nefisleri temiz­le­mek¸ güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmak¸ kısaca Allah ve Rasûlü'nün ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Altın Silsile'nin bütün halkaları güzel ahlâk numunesi olarak hayatlarını bu minval üzere yaşamışlardır. Bunlardan biri de yirminci pirimiz olan Muhammed Zâhid Hazretleri'dir.


Muhammed Zâhid Hazretleri¸ bugün Tacikistan sınırları içinde bulunan Hisar (Duşenbe) kenti yakınındaki Vahşuvar köyünde dünyaya gelir. Onun Yakub-ı Çerhî (k.s.)'nin soyundan geldiği rivayet edilmektedir.[2]


Muhammed Zâhid (k.s.)¸ zâhirî ilimlere ait ilk dersleri memleketinde tahsil eder. Daha sonra ileri düzeydeki dersleri ve ilimleri bölgedeki tanınmış bazı âlimlerden tahsil ederek zahir ilimlerine dair eğitim-öğretim sürecini tamamlar.


Muhammed Zâhid (k.s.) gençliğinden itibaren tasavvufî hayatla ilgilenir. Onun genelde zühd ehli bir zât olduğu ve münzevî bir hayat yaşadığı kaydedilmektedir. Zâhirî ilimleri tahsilinin ardından belli bir usulde tasavvufî terbiyeyi almak üzere arayışa başlar. Bu doğrultuda çeşitli tarikatlara mensup bazı şeyhlerden ders alır. Ancak bu ilk arayışlarından beklediği neticeyi alamayan Muhammed Zâhid¸ mânevî bir işaretle Nakşbendiyye silsilesinin önemli isimlerinden biri olan Ubeydullah Ahrâr'a intisap etmek niyetiyle Semerkand'a gider. Semerkand'a yaklaştığı sırada Muhammed Zâhid'in geleceği mânevî işaretle kendisine bildirilen Ubeydullah Ahrâr da onu karşılamak üzere beldenin girişine kadar gelir. Bu iki büyük zât karşılaştıklarında tanışıp sohbet ederler. Ahrâr'a intisap etme isteğini ileten Muhammed Zâhid'i sülûka hazır görür ve onun intisabını kabul eder. O¸ Ahrâr'ın rehberliğinde Nakşbendiyye usûlüne göre sülûkünü tamamlar.  O¸ yaşadığı pek çok mânevî tecrübe ve tasavvufî hayattaki gayretinden dolayı şeyhi Ahrâr'ın iltifatına mazhar olur.


Muhammed Zâhid (k.s.) belli bir süre devam eden tasavvufî eğitim ve terbiyesi esnasında birçok mânevî tecrübe yaşar. Yetkin bir aşamaya geldiği fark edilen Muhammed Zâhid'e üstadı Ahrâr tarafından tarikatta hilafet ve irşad icazeti verilir. O¸ üstadının iltifatına mazhar olup kendisine tevdi edilen irşad göreviyle memleketine döner. Muhammed Zâhid (k.s.)¸ 936/1529'da vefat eder ve doğum yeri olan Vahşuvar'a defnedilir.


Hz. Peygamber Sevgisi


Tasavvufî sistemde ulaşılmak istenen gaye¸ ahlâkın kemal mertebesine varmak için her hususta Hz. Peygamber (s.a.v.)'in gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp¸ iç ve dış olgunluğu itibariyle insanlığın kema­line en güzel örnek olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hakikî vârisi olmaktır.


Sünnete ittiba ve takva ehli olmak Muhammed Zâhid (k.s.)'in tasavvuf anlayışının özünü oluşturan unsurlardandır.[3] Ona göre Hz. Peygamber (s.a.v.) her Müslüman için örnek alınması gereken biricik rehberdir. Mü'minler her hâllerinde onu örnek almalı ve onun gibi muttakî olmalıdırlar. Bu sebeple sufîlik iddiasında bulunanlar Hz. Peygamber (s.a.v.)'in uygulamalarını yaşayarak kendilerine kadar ulaştıran mânevî veraset sahibi mürşidlere uymalıdırlar. Çünkü onlar¸  insan-ı kâmillerin en mükemmeli olan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ahlâkı ve sünnetini nesilden nesile aktarmaktadırlar.


H. Hamidettin Ateş Efendi'nin huzurunda bir sohbette Hz. Peygamber sevgisiyle ilgili şunlar anlatılmıştır:


“Osmanlı padişahlarından Sultan Ahmed Peygamberimizin “Nakşı Kadem”ini Mısır'da bulunan Kayıtbay Türbesi'nden aldırıp İstanbul'a getirtir. Onu önce Eyüp Camii'ne¸ inşaatı tamamlanınca da kendi adına yaptırdığı Sultan Ahmed Camii'ne koydurtur. Bu işlem tamamlanır ki bir rüya görür. Bütün padişahların toplandığı bir divanda Hz. Muhammed (s.a.v) kadı makamındadır. Kayıtbay¸ “Nakşı Kadem”in kendi türbesinden alınıp İstanbul'a getirilmesinden dâvâcı olur. Tarafları dinleyen Peygamber Efendimiz¸ Kayıtbay'ı haklı görerek bu emanetin yerine teslimi kararına varır. Sultan Ahmed gördüğü bu rüyayı ertesi gün aralarında Aziz Mahmud Hüdâî'nin de bulunduğu âlimlere¸ şeyhlere anlatır. Onlar da bu rüyayı¸ emanetin geldiği yere gönderilmesi gerektiği şeklinde yorumlarlar. Bunun üzerine Nakşı Kadem-i Şerif¸ Mısır'a gönderilir. Sultan Ahmed çok üzülür. Üzüntüsünü hafifletmek için hilâfet sarığına bir sorguç yaptırır. Sorgucun üzerine de Nakşı Kadem resmedilir.


Sultan I. Ahmed'in¸ dillere destan sevgisi ise asırlarca “baştacı” edilmeye değer. Çünkü Sultan Ahmed¸ sarığına taktırdığı sorgucun içine Peygamberimizin ayak izinin resmini koydurmuş ve üzerine de şu muhteşem dörtlüğü yazdırmıştır:


N'ola tacım gibi başımda götürsem daim


Kadem-i resmini ol Hazret-i Şah-ı Rusûl'ün.


Gül-i gülizâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir


Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.


Peygamberimizin ayak izlerinden birisi Mukaddes Emanetler dairesinde bulunduğu gibi¸  birer numuneleri Suriye'nin Halep şehrinde Adiliye Medresesi'nde¸ birisi de Hindistan'daki Cuma Mescidi'nde bulunmaktadır. H. Hamidettin Ateş Efendi 2007 yılındaki Suriye ziyaretinde burayı ziyaret ettiği gibi¸ Hindistan ziyaretlerinde de; Cuma Mescidi'nde “Nakş-ı Kademi Peygamberî'yi” ziyaret etmişlerdir.


Hulûsi Efendi Hazretleri de her fırsatta Peygamberimize ve hatır­lattıkları de­ğer­lere bile saygı duy­muştur.  Bir sohbette buyurur ki: “Urfalı Nâbî Hazretleri vardı. Padişah IV. Meh­met döneminde bir kısım devlet erkânıyla yola çı­karlar. Kafile Medine-i Mü­nevvere'ye yaklaştığı zaman¸ kafiledeki bir paşanın ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğu­nu gören Nâbî buna razı olmaz. Fakat bir şey de diyemez. Biraz sonra Nâbî içinden gelen bir ilhamla


Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-i Hudâ'dır bu


Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu


diye başlayan nat'ı şerifi irticalen okumaya başlar. Paşa bunu duyunca¸ kalkar¸ fakat bakar ki¸ kendisine ikaz için söyleniyor¸ hiddetlenir. “Eğer bu okuduğun şeyi¸ bir başka yerde duyarsam¸ senin kelleni vurdururum.” der. Bir müddet sonra Medine-i Münevvere'ye varırlar. Paşa bir de bakar ki¸ Ravza-i Mutahhara'nın minarelerinden¸ Nâbî'nin okuduğu nat'ı şerif oku­nuyor. Paşa şaşırır¸ namazdan sonra bütün müezzinleri çağırır. “Bu okudu­ğunuz nat'ı şerif¸ kimindir niçin okudunuz?” diye sorar. Müezzinler de: “Bu gece rüyamızda Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz teşrif etti¸ ‘Benim Nâbî'm geliyor¸ bu sabah bu nat'ı okuyun.' diye buyurdu¸ biz de onun emri üzerine okuduk.” derler. Bunun üzerine Paşa¸ Nâbî'den özür diler¸ hatasını anlar.”


Nefisle Mücadele


Muhammed Zâhid (k.s.)¸ tasavvufî edeplere uyma konusunda hassas bir zâttır. Çünkü ona göre bu edepler tasavvufî alanda ilerlemek isteyen kişinin yolunu aydınlatacak meşalelerdir. Her kim mânevî seyrinde ilerlemek ve hâl yükseltmek istiyorsa mutlaka bu yolun önderlerinin ortaya koyduğu tasavvufî edeplere riayet etmelidir. 


Zühde ve fakra çok önem veren Muhammed Zâhid¸ müridlerinin dünyaya tamahtan uzak durmasını öğütler. Nefsin kötülüklerinin dünyevî hırslarla birlikte arttığını belirtir. Ona göre bu yönüyle dünya malına tamah etmek kötülüklerin anasıdır. Gerçek zenginlik mutlak varlığa sahip olan Allah (c.c.)'a aittir. Bütün yaratılanlar ancak O'nun gücüyle kaimdir. Mutlak Varlık karşısında kendisinde varlık görmeyen ve bu yönden kendilerini muhtaç addeden tasavvuf yolunun üstadları fakrı tercih etmişlerdir.


Kalbin mâsiva kirlerinden arındırılması ve Allah (c.c.)'ın zikriyle doldurulması onun önem verdiği hususlardan bir diğeridir. Mânevî hallere ulaşmak ve seyr ü sülûkun her aşamasındaki makamları geçebilmek için mücahedeyi terketmemek gerekir. Çünkü kötülüklerin kaynağı olan nefis ve onu tahrik eden şeytan teyakkuz hâlindedir. Dolayısıyla nefsin taarruzlarına karşı sürekli uyanık olmak ve mücahede etmek gerekmektedir.


Dîvân-ı Hulûsî-i Darendevî'de¸ Hulûsi Efendi (k.s.) nefsi terbiye etmek¸ yani öldürmek hususunda şu beyitlere yer verir:


Bu nefsi katledip ey cân selâmet ber-kenâra çık


Anın katline tevhîd gibi bir keskin sinân olmaz[4]


Nefsin öldüren kişinin bahtı âlîdir yarın


Katl-i nefs etmek sana âlî gazâdır ey gönül[5]


İnsanı günah işlemeye sevk eden nefistir. Nefiş insanda bulunan kötülüklerin kaynağıdır.


İlahî Edeb / Güzel Ahlâk


Sufiler¸ tasavvufu bütünüyle ihlâş yakînî iman¸ Kur'an ve sünnet çizgisinde ilahî edebi elde etme ve güzel ahlâk olarak tarif etmişler; hedefini marife­tullah ve ilahî rıza olarak göstermişlerdir. Allah¸ Rasûlü ve ashabının ruh haya­tını tedvin ederek değişen toplum yapısı ve şartlarına göre¸ aslî hüvi­yetini bozmadan¸ tasnif ederek uygulamışlardır.


Görüldüğü gibi Kur'an ve sünnetten mülhem olan bir gayenin insan­ları ulaştıracağı nokta Allah ve Rasûlü'nün ahlâkıyla ahlâklanma olacaktır. Tasavvufun gayesi de¸ Hakk'ın rızasını kazanmak için nefisleri tezkiye etmek¸ güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmak¸ kısaca Allah ve Rasûlü'nün ahlâkıyla ahlâklanmaktır.[6] Ayrıca tasavvufun insan hayatına getirdiği derin­likte¸ bütün insan fiillerinde; ihlaş sabır¸ tevekkül¸ zühd¸ kalp zengin­liği¸ fedakârlık¸ cömertlik¸ edep ve hay⸠namazda huşu¸ duada tevâzu¸ dünya anlayışına karşı gösterilen zühd¸ ahireti fani olana tercih¸ Allah'a kavuşma iştiyakı¸ karakter düzgünlüğü¸ zevk-i selim¸ bütün mahlûkata karşı şefkatli olma¸ zayıf olana acıma¸ ince bir şuur¸ yumuşak huyluluk¸ tevâzu¸ cesaret¸ Allah için sevip buğzetme mertebesi¸ iyilik ve ihsanın incelikleri¸ kabahat işleyeni affetme¸ senden uzaklaşana kucak açma¸ senden esirgeyene senin vermen vs. hususlar yer almaktadır.[7]


Güzel Ahlâk Sahibi Olmak


Güzel ahlâk sahibi olmanın önemine dikkat çeken Muhammed Zâhid (k.s.) kendisi de bütün uygulamalarında bu hususa ehemmiyet göstererek örnek olmuş müridlerine onu muhafaza etmelerini tavsiye etmiştir.


Küçük yaşından itibaren manevî hayata açık olduğu görülen Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin bu durumu ile ailesi iftihar etmişlerdir. Mahalledeki diğer çocuk­lardan farklı özellikler taşıyan Osman Hulûsi Efendi'de¸ te­miz giyiniş¸ gü­zel ahlâk üzere yaşantı¸ ta ço­cukluk günle­rin­de başlamış ve çevresine bu hâliyle örnek teş­kil etmiştir. Anlatılanlara gö­re bun­dan dolayı da¸ yaşa­dığı çev­rede güven timsali olmuş­tur. Hatta okul yılla­rın­da iken kendi öğretmeninin dahi hâl ve hareket­lerinden et­ki­lendiği kay­dedilmiştir.[8]


Bu hasletlerle şeriat¸ tari­kat¸ hakikat ve ma'rifet ilim­lerinde derinleşmiş­tir. Çevre­sin­dekilerin anlattıklarına göre “hüsn-i ahlâk¸ her kemâlin fevkin­de­dir.” demiş daha büluğ çağına gel­me­den kendisi de güzel ahlâkın timsali olmuştur. Daha o zamanlar müşahade makamına erişmiştir.


Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurmaktadır:


“Bizim dinimiz ahlâk dini¸ fazilet dinidir. Müslümanlıkta ahlâk¸ en mü­him bir esastır. Ahlâkî emirlere riayet etmeyen bir Müslüman ne kadar âbid¸ ne kadar zâhid olursa olsun tam Müslüman değildir.”[9]


H. Hamidettin Ateş Efendi'nin şu öğütleriyle yazımızı taçlandıralım:


“Yüce dinimiz¸eşref-i mahlûk olan insanoğlunun toplum içindeki davranışlarını belli bir düzene koyarak¸ hayatı ahlâk kuralları ve güzellikler üzerine bina etmiştir. Fert ve toplumun ayakta durabilmesi ahlâk ile mümkündür. Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) bir başka hadis-i şerifinde “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” buyurmuştur. Hazret-i Aişe'den Rasulü Ekrem (s.a.v.)'in ahlâkı sorulduğunda¸“Kur'an okumaz mısın¸  Rasûlullah'ın ahlâkı Kur'an'dır.” buyurmuştur. Kur'an-ı Kerim bizlere iyi huyları öğretip¸ kötü huylardan uzak durmayı emreder.


Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zühd ve takva¸ tevazu¸ vakar¸ sabr u sebat¸ ahde vefa¸ hukuka riâyet afv u kerem¸ merhamet ve şefkat gibi bütün ahlâkî kemâlât üzere yaşamıştır. İnsan onun bu yüce hallerini düşündükçe hayran kalıyor.


Bir Müslüman'ın ahlâkî gayesi dünya ve dünyevî kazançlar değil¸ Allah (c.c.)'ın rızasıdır. Onun için güzellikler içinde yaşamayı manevî zevk ve şuur ile gerçekleştirmek gerekir. İslâm'ın gayesi¸ insanları ahlâkî basamakların en üst noktasına çıkarmaktır. Öyle ise ahlâken yükselmek için Kur'an'ın gösterdiği nurlu yoldan yürümek¸ Kur'an ahlâkıyla ahlâklanmak ve dinimizin güzellikleriyle gönül dünyasını ve davranışları süslemek lazımdır.”[10]


 


 






[1] İmam Malik¸ Muvatta¸ Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir. (Aclunî¸ Keşfu'l – Haf⸠c.1¸ s.211).



[2] Muhammed Murad el-Kazanî¸ Nefâisü's-sânihât fî tezyîli'l-bâkiyyâti's-sâlihât¸ (Reşahât aynu'l-hayât kenarında)¸ el-Mektebetü'l-İslâmiyye¸ Diyarbakır¸ ts.¸ s. 5; Necdet Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend: Hayatı¸ Görüşleri¸ Tarikatı¸ İnsan Yay.¸ İstanbul 2002¸ s. 189.



[3] Özköse Kadir-Şimşek H. İbrahim¸ Altın Silsileden Altın Halkalar¸ ss.¸ 307-309¸ Nasihat Yay.¸ Ankara 2009.



[4] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 98¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[5] Ateş¸ Dîvân¸ s. 167.



[6] Eraydın¸ Selçuk¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ İst.¸ 1981¸ s. 56.



[7] Kelâbezî¸ “et-Taarruf”¸ (Haz. Süleyman Uludağ)¸ Dergah yay.¸ İst.¸ 1992¸ ss. 139-222.



[8] S.B.A.K.M. Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/102.



[9] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbeler¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 210¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[10] H. Hamidettin Ateş¸ İslam Güzel Ahlâktır¸ Somuncu Baba Dergisi¸ Mayış 2011¸ S. 127¸ s. 35.


Sayfayı Paylaş