Gül Yüzün Üzre Düşmüş Kâkül

Divan şiirinin engin denizlerinde kaptanlık yapan kimselerden biri de II. Mehmed ya da bir başka deyişle Fatih Sultan Mehmed’dir. Şair padişahlarımızdan olan Fatih, yazdığı şiirlerde “Avnî” mahlasını kullanmış ve sair şairlerimiz gibi divan tertip etmiştir.
Günlük hayatında yüzlerce kilometre kare kara, deniz, okyanus ve kıtalara hükmeden padişahlarımız, iş divan şiirine geldiği zaman geleneğe bağlı kalarak bir kul, bir köle ve bir âciz âşığa dönmüşlerdir.
“Şâh şâh” redifli gazelinden seçtiğimiz aşağıdaki üç beyitte görüldüğü gibi, Konstantinopolis’i fethedip çağ açıp çağ kapatan Fatih, şiirde sevgili karşısındaki âciz bir âşık kisvesine bürünmüştür.
Gül yüzün üzre ki düşmiş ca‘d-ı kâkül şâh şâh
Zînet itmiş bâg-ı hüsnün tâze sünbül şâh şâh
(Ey sevgili! Gül yüzünün üzerine parça parça düşmüş kâkülün, güzellik bahçeni süsleyen taze sümbüldür.)
Beyte bakıldığında ilk olarak dikkat çeken kısım “şâh şâh” ikilemesidir. Bu ikileme, gazel formunun bir kuralı gereği, matla yani ilk beytin her iki mısraında ve sonrasında gelen beyitlerin ikinci mısralarında yinelenmektedir.
Şairin “şâh şâh” ikilemesini kullanmasının başlıca sebebi, şiire ahenk katmak ve okuyucunun zihninde bu ahenkle birlikte bir “kesme” yahut “parçalara ayırma” düşüncesini canlandırmaktır.
Şair, birinci mısrada, ikinci mısra ile ilişkili olarak sevgilinin yüzünün güzelliğini betimlemiştir. Âşık için âdeta muazzam bir tablo resmedilmiştir. Sevgilinin büklüm büklüm saçları, sevgilinin gül yüzüne düşmüştür. Bu tablo, aslında âşığın hayal dünyasında çizilen bir tablodur. Çünkü âşığın sevgiliyi o durumda görmesi imkânsızdır.
Birinci mısra ile ilgili bir diğer husus ise kâkülün yüze düşmesinin güzellik unsuru olarak verilmesidir. Divan şiirinde, saçın yüze düşmesi genel itibarıyla güzellikten ziyade bir görüntü kirliliği havası uyandırmaktadır. Bunun sebebi ise yüzün ay gibi parlak olması ve siyah saçın bu parlaklığın önüne geçiyor olmasıdır. Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta, saç için zülf ifadesinin ya da siyah bir renk çağrışımının kullanılmamış olmasıdır. Saç burada rengiyle değil büklüm büklüm güzelliğiyle verilmiştir.
İkinci mısrada üzerinde durulması gereken en önemli unsur “sünbül”dür. Sünbül burada, sevgilinin güzellik bahçesinin süsleyicisi olarak kullanılmıştır. Divan şiirinde, adı en çok geçen çiçeklerden biridir. Şekli ve kokusuyla sık sık sevgilinin saçına benzetilir. Bazen sünbülün, sevgilinin saçını kıskandığı da görülür. Sünbülün geçtiği beyitlerin çoğunda ona eşlik eden bir diğer çiçek ise bu beyitte olduğu gibi güldür. Çünkü yanaklar gül, üzerine dökülen saçlar da sünbüldür.
Bâg-ı âlemde yüzün manend bir gül isteyüp
Cüst ü cû idüp gezer gülzârı bülbül şâh şâh
(Ey sevgili! Bülbül, kâinat bahçesinde yüzüne benzer bir gül isteyip gül bahçesini arayarak gezer.)
Beyitte dikkat çeken ifadeler sırasıyla bâg-ı âlem, yüz, gül, cüst ü cû, gülzâr ve bülbüldür. Birbiriyle mütenasip olan bu unsurlar, beytin bütünündeki kurgunun temel direkleridir.
Âşığın sembolü olan bülbül, sevgilinin gül yüzünü görmüş ve ona tutulmuştur. Sevgiliye ulaşmanın imkânsızlığını bilen bahtsız âşık, sevgilinin yüzüne benzer bir gül aramanın peşine düşmüştür. Farsça “cüst ü cû” ifadesiyle verilen arayış içinde olma hâli, âşığın yani sâlikin hayatının bir özeti gibidir. Vuslatın hayali bile hoştur ancak vuslata vardığında ne olacağını bilmeyen âşık, “ân”ın zevkine varıp arayış içinde olmaktan, sevgilinin kapısını beklemekten, eza ve cefayla da olsa sevgiliden ilgi görmekten memnundur.
Sevgilinin yüzüne benzer bir gül arayışının devam etmesi, aslında bu arayışın hiçbir zaman bitmeyeceği manasına gelmektedir. Çünkü hiçbir güzellik, sevgilinin güzelliğine denk değildir. Sevgili yegânedir, biriciktir.
Beyit, tasavvufî yoruma da son derece açıktır. Beyitteki sevgili, efendimiz Hz. Muhammed’dir. Onu arayan âşık da yola yeni koyulmuş bir müriddir. Sevgilinin yani Hz. Muhammed’in güzelliğinin farkına varan sâlik, bâg-ı âlemde kendisine yol gösterecek ve Hz. Peygamber’in izinden gidecek bir mürşid aramaktadır.
Avnîyâ mekr-i rakîb-i dîvi def‘ itsün diyü
Peyk-i âhun boynına takdum hamâyil şâh şâh
(Ey Avnî! Şeytan rakibin hilelerini def etsin diye âhımın habercisinin boynuna parça parça muska taktım.)
Gazelin son mısrasında, şair, Fatih Sultan Mehmed, kendisine seslenmektedir. Aslında bu seslenme de üstü kapalı şekilde sevgiliye bir gönderme, bir mesaj ve bir niyazdır.
Sevgili ve âşığın arasına giren, ezelî ve ebedî düşman rakiptir. Âşık, sevgiliye ulaşmaya çalıştığı her seferde, karşısına onlarca engel çıkmaktadır. Âşık, sevgilinin mahallesine adım attığında “köpek” kisvesine bürünmüş bir rakip onu karşılamakta yahut bülbül, gülün etrafında her kanat çırptığında dikenler birer rakip olarak âşığın canını yakmaktadır.
Rakibin türlü hilelerinden bıkan âşık, bu hilelerle başa çıkabilmek için muska takma yolunu tercih etmiştir. Beyitte geçtiği üzere muska, âşığın âh’ının habercisinin boynuna takılmıştır. “Âh”, âşığın zikridir. Âşık, her türlü eziyet karşısında “dil”inden âh’ını eksik etmez. Bu bir isyan değil aksine bir yakarıştır.
Âh’ının sevgiliye ulaşacağını düşünen âşık, âh’ının üzerine rakiplerinden korunmak için bir muska takmıştır. Muskanın âh’ın üzerine takılma sebeplerinden birisi de âşığın sevgiliye olan niyazının rakip tarafından görülmesini istememesidir. Çünkü âşık, âh’ıyla birlikte sevgili ile arasında bir bağ, bir iletişim, bir muhabbet kurduğunu düşünmektedir. Beytin tasavvufî açıdan şerhine gelecek olursak; rakip şeytandır, nefistir. “Âh” ise Allah lafzının ilk ve son harflerinden müteşekkil olduğu için sembolik olarak Allah’ı temsil etmektedir. Sâlik, dünyalık dert ve sıkıntılarından kurtulmak için âh zikrini her daim çekmektedir. Bu zikir, onu hem nefsinden ve şeytandan korumakta hem de Allah’la olan bağını kuvvetlendirmektedir.

Sayfayı Paylaş