GÜL GİBİ BİR SÂDELİK

231 Dergi-17

Tasavvufî eserlerde manevî âlemin sembollerle anlatılması, onu maddî olan dünyadan ayırmak için kullanılan bir metottur. Cenab-ı Allah’ın Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla var ettiği her şey; ilahî tecellinin bir yansımasıdır. Varlıkların görünen suretinden başka mânâ gözüyle bakanlar için bâtınî bir yönü daha vardır. Tasavvuf ve tarikatlarda pek çok anlam taşıyan varlıklardan biri de güldür. Bunların başında ise gülün, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in remzi olduğu veya Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gül olarak sembolize edilmesi gelmektedir. Gül bütün kültürlerde öncelikle sevginin ve aşkın sembolüdür. Tasavvufta mürşid ve müridlerin elbiseleri, sarıkları, tâcları, eşyaları, kokuları tavır ve davranışları gül güzelliğinde tavsif edilmiştir. Bunun bir sonucu olarak divan şiirinde güle, aşk ve güzellik başta olmak üzere birçok sembolik anlam yüklenmiştir.

Tasavvufî düşüncede gül, en çok sevgiliyi anlatmak için kullanılır. Gül ile bülbül birlikte zikredilir ve bülbül âşıkı, gül ise sevgiliyi temsil eder. Hakk’ı irfan nûruyla gören ârifler, iç içe geçmiş bir gülün yaprağında sevgilinin güzelliğinin yansımalarını temaşa ederler. Ârif, iç içe geçmiş yaprakları ile âdeta bir mecmuayı andıran gülde, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellîlerini okuyup idrak eden, her gülün yüzünde İlâhî sevgilinin güzelliğini temaşa eden kişidir. Gül, aynı zamanda gönülde meydana gelen bilginin neticesi ve meyvesidir. Tasavvuf edebiyatında güzel taç yaprakları ve dikeniyle ilâhî cemâli ve celâli en mükemmel biçimde yansıtan gül, Allah’ın güzelliğinin de simgesidir. Aşk, sevgi ve sevgilinin simgesi olan gülün tasavvuftaki sembollerinden bir diğeri de ilâhî güzellik ve O’na duyulan aşktır. Tasavvufta gülün sembolik anlamı esas itibariyle tabiatın maneviliği ve yaratıcısıyla münasebetine dayanmaktadır. Her şey, Allah’tan bir işarettir. Tasavvufta gül, Allah ve Rasûlü (s.a.v.)’nün sevgisini temsil ettiğinden ilâhî aşkın, muhabbetin, ubûdiyyetin, hürriyetin, Allah’ı tanımanın ve ilâhî sıfatlarla bütünleşmenin sırrını mutasavvıfa sunan marifetin de sembolüdür.[1]

Tasavvuf ehli gül gibi sâde bir gönül taşır. Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde gülü seven, gülün izinde yürüyen bülbül gönüllü birinde sevgiliye kavuşabilmesi için olması gereken dört özellikten bahseder:

Sâde safâ sâde gönül sâde vefâ sâde cemîl

Bülbül-i zârım sana gül vasl-ı dil-ârâya yürü[2]

(Ey gül! Senin için saf mutluluk, saf gönül, saf vefâ, saf güzellik ile ağlayan inleyen bir bülbülüm. Ey âşık bülbül! Gönlü hoş edecek kavuşmaya git, yürü.)

Sâde safâ: Saf mutluluk,

Sâde gönül: Berrak tertemiz bir gönül,

Sâde vefâ; Güzel bir vefâ,

Sâde cemil: Saf güzellik,

 

 

Saf Mutluluk

İslâm’da psikoloji bilimindeki hazdan farklı olarak daha ulvî bir mana yüklenen mutluluk kavramı genel itibariyle Allah inancı, O’na itaat- teslimiyet ve güzel-erdemli davranışlarda bulunma ile irtibatlı olarak ele alınmıştır. Bu durum inancın mutluluktaki başat önemini ortaya koyarken, İslâm’ın mutluluk algısının hem dünyevî hem uhrevî açıklamaları ihtiva eden ve tüm insan hayatını kuşatıcı niteliğini de gözler önüne sermektedir.[3]

Tasavvuf düşüncesinde mutluluk, kişinin bu dünyadaki mutluluğu ve ahiret mutluluğu olarak iki kategoride ele alınmış, ancak aslolanın dinin emir ve yasaklarına uygun ahlaki bir hayat yaşayıp Allah’ın rızasını kazanmak olduğu da belirtilmiştir. İslâm tasavvufunda mutluluk, hazcı ve faydacı anlamda bir mutluluk olmayıp; erdem odaklı ve Allah’a yakın olmanın sağladığı duygusal bir doygunluk halidir. Nitekim tasavvuf düşüncesinin en önemli isimlerinden olan İmam Gazalî, “Kimya-ı Saadet” isimli eserinde mutluluğu Allah’ı bilmeye (marifetullah) bağlı bir durum olarak tanımlamıştır. Ona göre her şeye yönelik mutluluk, o şeyin tecrübe edilmesinde ise, kalbin lezzeti de kendisi için yaratıldığı şeyi temin etmek, hakikatini kavramaktır. Bu, Gazalî’ye göre hayvanlarda da var olan şehvet, gazab ve beş duyu ile elde edilenden farklı bir lezzet halidir. Nitekim insan bedenine bağlı olan bütün arzu ve lezzetler ölümle son bulacakken, Allah’ın tanınması (marifetullah) ile ilgili bilgi baki kalacaktır. Tasavvuf düşüncesinde Allah’a yakın olmak ile sağlanacak bir durum olarak huzur, dünyevî zevkler ile elde edilenden tamamen ayrıştırılır. Hatta dünyevî zevklere mesafe koymak, onları dizginlemek ve bazen de tamamen terk etmek, gerçek huzuru yakalamak için gerekli görülür. Bu durum tasavvufi düşüncede kişinin esas amacı olarak üzerinde durulan, nefis terbiyesi ve nefsi kötülüklerden arındırma yolundaki eğitimi ifade eden “riyazet” kavramı ile açıklanabilir. Riyazette öncelikle yiyeceklere ve şehvete düşkünlüğün terbiye edilmesi, bunların yanı sıra, haset, kin, öfke gibi kalbî hastalıkların tedavisi ile dünya malına olan düşkünlüğün yok edilmesiyle hakiki mutluluk amaçlanır.[4]

Su Gibi Berrak Tertemiz Bir Gönül

Sade gönül; berrak temiz bir gönlü ifade etmektedir. Hz. Mevlâna, Mesnevî’de kalbi anlatırken birtakım benzetmeler kullanır. Kalple ilgili bu benzetmeler biri de insân-ı kâmilin gönlünün içi su dolu bir havuza benzemesidir. Su havuzu temizleyici özelliğe sahiptir çünkü suyun olduğu yerde temizlik vardır. Fakat havuzun etrafında dolaşmakla temizlenilmez; temizlenmek için havuzun içine girmek şarttır. İslâm’da beden temizliği gibi ruh temizliği de önemlidir. Namaz ibadetinden önce gusül, abdest veya teyemmüm gibi temizliklerin hedefi insanı içinde yaşadığı gündelik hayatın kirlerinden arındırmak olduğu gibi ruhen de insanı rahatlatıcı bir etkisi vardır. Çünkü ibadete geçmeden önce maddî temizliğe yönelen mü’min kimin huzuruna yöneldiğini düşünmeye başlar ve içini kötü düşüncelerden temizler. Bu bakımdan mutasavvıflara göre ruh temizliği olmadan yapılan hiçbir ibadetin değeri yoktur. Hz. Mevlâna’ya göre insân-ı nâkısın ise nefsani sıfatlardan arınarak bu mânâ havuzuna ulaşması, insân-ı kâmilin yol göstericiliğine başvurması gerekir. İnsân-ı kâmilin gönül havuzuna giren kimse vahdet denizine ulaşır.

“Ey teni bulaşmış, pisleşmiş kişi, havuz kenarında dön dolaş. İnsan havuzun dışındayken nasıl temizlenir? Havuzdan uzak duran kişi nasıl temiz olur? O adam bâtın temizliğinden bile uzak düşmüştür. Bu havuzun temizliğinin haddi yoktur. Cisimlerin temizliği ise pek az miktarda olabilir. Çünkü gönül havuzdur ama gizli. Bu havuzun denize gizli bir yolu var.”

Hz. Mevlâna’ya göre gönül nefsanî sıfatların etkisiyle bulanıklaşırken, ten gönlün güzellikleriyle temizlenir berraklaşır. Nefsanî sıfatlar ve ruhani sıfatlar birer denize benzerler. Her biri kendine ait etkiyle dalgalanıp birbirine çarparlar fakat aralarında birbirlerine karışmalarına mani olan bir engel vardır ve her ikisi de kendi dairesinde kabarıp dalgalanır. Ten denizinin dalgalanması nefsanilerle sohbetten kaynaklanır. Gönül denizinin dalgalanması ise insân-ı kâmilin huzurundandır. İnsanın gönül havuzuna girip vahdet denizine ulaşması için de kendini nefsani sıfatlardan arındırma yolunda çaba göstermiş olması gerekir: “Gönül ten havuzunda çamura bulandı ama ten, gönül havuzunda arındı. Oğul, gönül havuzunun çevresinde olan, ten havuzundan sakın! Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah var, birbirlerine karışmazlar. İster doğru ol, ister eğri. O gönül havuzuna doğru gel, geri kalma.”[5] Aşk ile gönül deryasına kavuşanların damlayı denize dönüştürdüklerini Hulûsi Efendi (k.s.) şu beyitle dillendirir:

Aşkdır deryâya salan nehr eyleyip katreyi

Aşkdır deryâyı cûşa getirip buhâr eder[6]

Gül Gibi Güzel Bir Vefa

Bülbül güle, gül de seven bülbülüne vefalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.), hicret etmek mecburiyetinde kalarak ayrıldığı Mekke’yi 8 yıl sonra fetheder. Fetihten sonra da Mekke’de on beş gün kalır. Bu arada Ensar’dan bazıları endişelenirler. Acaba Hazret-i Peygamber (s.a.v.) bir daha gül şehri Medine’ye döner mi diye düşünürler. Çünkü Allahu Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübarek ve mukaddes yerin fethini nasip etmiştir.

Safâ Tepesi’nde duâ etmekte olan Hazret-i Peygamber (s.a.v.), Ensar’ın bu tedirginliğini sezer. Duâsı bittikten sonra onların yanına gelerek;

“Konuştuğunuz nedir?” diye sorar. Onlar da endişelerini dile getirince, Allah Rasûlü (s.a.v.) büyük bir vefa örneği sergileyerek şöyle buyurur:

“Ey Ensar! Öyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayatım hayatınız; ölümüm de sizin yanınızdadır.” Bu ifadelerden sonra Ensar’ın endişesi zâil olur.[7] Peygamberimiz, zor günlerinde kendisine ve Muhacirlere cân u gönülden destek olan Medinelileri mahzun bırakmayarak eşsiz bir vefâ gösterir.

Gülün Dosta Vefası

Gül yüzlü, gül kokulu Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in, dostlarına karşı gösterdiği vefakârlık örnekleri de dillere destandır.

Bir gün Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), diz kapağı görülecek şekilde elbisesinin eteğini toplayarak büyük bir telâşla Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir. Hazret-i Ebû Bekir selâm verir ve:

“Yâ Rasûlallah! Hattâb oğlu Ömer’le tartıştık. Ben biraz ileri gittim. Ancak sonra pişman oldum, Ömer’den özür diledim, fakat kabul etmedi. Ben de Sana geldim. der. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz üç kere;

“Allah seni bağışlasın Ebû Bekir!” buyurur.

Önce Hazret-i Ebû Bekir’in özrünü kabul etmeyen Hazret-i Ömer de pişman olmuş ve onun evine gitmiştir. Evde olmadığını öğrenince de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in huzuruna gelir ve selâm verir. Hazret-i Ebû Bekir de o esnada mescittedir. Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ona karşı tavrı değişiktir. Bunu fark eden Hazret-i Ebû Bekir endişelenir, dizleri üzerine çöker ve:

“Yâ Rasûlallah! Vallahi, ben ileri gittim.” der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber orada bulunan herkese hitaben şöyle buyurur:

“Şüphesiz ki Allah, beni size peygamber göndermişti. Bunu size tebliğ ettiğimde hiçbiriniz beni tasdik etmemiştiniz. Ebû Bekir ise; ‘Doğru söyledin.’ demiş ve bana canıyla malıyla yâr ve yardımcı olmuştu.”

Sonra Rasûlullah Efendimiz şu sözleri iki defa tekrar eder:

“Şimdi sizler dostumu bana bırakırsınız değil mi?”

Bunu işiten ashap, Hazret-i Peygamber’in hatırı için Hazret-i Ebû Bekir’e özel bir saygı göstermeye başladı ve bir daha onu hiç kimse incitmez.[8] Hulûsi Efendi Hazretleri bu sade dostluk örneğini şöyle terennüm eder:

Serim sevdâda sırrım sâde dostlar

 Cânım kurbânlığa âmâde dostlar[9]

Gülün Sadeliği

Peygamberler tarihine bir göz attığımızda hemen hemen bütün peygamberlerin, dünya ve nimetleriyle olan ilişkilerini ihmal etmeyip sürdürdüğünü ve hayatın içerisinde olduklarını görürüz. Onlar bu yönleriyle de ümmetlerine örnek olmuşlardır. Onlardan biri ve sonuncusu olan Hz. Peygamber (s.a.v.), her hususta olduğu gibi, sade hayatı ve dünyaya bakış konusunda da bize en güzel örnekleri sunmuştur. Aynı zamanda Mescid-i Nebevî’nin kutlu çatısı altında benimsediği doğru ve sağlıklı hayat tarzıyla da gönüllü olarak dünyanın cazibesine kapılmayan örnek bir nesil yetiştirmiştir. Bu yönüyle onun hayatı doğallık, tabiilik ve sadeliğin hâkim olduğu bir hayat olduğu söylenebilir. Sade kelimesinin anlamlarında ifade edildiği gibi sade kavramının anlamları arasında, şatafatı olmayan, yalın, tekellüfsüz, karışıksız, katkısız anlamları bulunmaktadır. İşte bu manada Hz. Peygamber (s.a.v.), insanların en sade olanıdır. O, bu manada sade hayatı, gönüllü olarak tercih etmiştir. Hz. Peygamber de hayatı boyunca her statüdeki insana insanlığını hatırlatmış ve onlara insanca muamele yapılması konusunda örnek davranışlar sergilemiştir. Bu yönüyle Rasûlüllah’ın (s.a.v.) sade hayatının şekillenmesinde sosyal ve ekonomik hayatın içinde bulunmanın, çalışıp kazanmanın ve insanlara infak etmenin önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuda da öncü ve örnek olmuş, infakta bulunmuş, yoksullara yardım etmiş ve her konuda başkalarını yararlandırmak için çaba göstermiştir. Onun sosyal boyutlu bu tutum ve davranışları, nimetleri elde etmeye çalışan kimsenin gösterdiği olumlu bir sadelik örneğidir.[10] Ümmetin Peygamberimiz (s.a.v.)’in sade güzelliğinin hayranı olduğunu Hulûsi Efendi (k.s.) şu beytinde ifade buyurur:

Sâde bir câmın gönül ser-mest ü ser-gerdânıdır

Sâde bir vechin esîr-i sûret-i hayrânıdır[11]

[1] Sabri Çap, “Tasavvufta Gül Sembolü ve Gül İle İlgili Telakkinin Oluşması”, Bilimname XXXVI, 2018/2, 455-498.

[2] Ateş, Es-Seyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 297, Nasihat Yay., İstanbul, 2013.

[3] Fatma Balcı Arvas, “Psikolojide Ve İslam Dini Düşünce Geleneğinde Mutluluk Kavramı: Karşılaştırmalı Bir Çalışma”, İnsan Ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 4, 2017 s. 109-128, s. 123.

[4] Fatma Balcı Arvas, agm, s. 120.

[5] Elif Yalçın, “Mesnevî’ye Göre İnsân-I Kâmilin Kalbî Vasıfları”, Bitlis İslamiyat Dergisi, Cilt: 1, Sayı:1, Haziran 2019, Ss. 1-23.

[6] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 70.

[7] Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538.

[8] Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 5.

[9] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s.386.

[10] Ahmet Yıldırım, “Sade Hayat ve Din”, International Journal Of Science Culture And Sport July 2014: Special Issue 1, ss.332-335.

[11] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 343.

Sayfayı Paylaş