GÖNÜLDEN KARDEŞLİK

Somuncu Baba

"Kardeşlik için¸ mü'min gönülleri birbirine bağlayan
iman bağı yeterlidir. Peygamber şehri Medine'de¸ Evs
ve Hazreç kabîleleri arasındaki tarihî mücâdeleyi sona
"Seni kim yetiştirdi¸ erdirerek onları kaynaştıran bu kardeşliktir."

İnsanlık âleminin sütunları kabul edilen Allah dostları¸ gönülleri imar edip¸ kardeşlik duyularını geliştirirken¸ güzellikleri etrafına yaymakta ve halleriyle tavırlarıyla örnek olmaktadırlar. İşte örnek şahsiyetlerden birisi de Altın Silsile'nin 17. altın halkası olan Alâeddîn-i Attâr Hazretleridir.


Alâeddîn-i Attâr (k.s.)'ın tam adı Muhammed b. Muhammed el-Buhârî el-Harezmî el-Attâr'dır.[1] Nesebinin 8 H. (14 M.) yüzyıl başlarında vefat eden Harezmli Yesevî şeyhi Seyyid Ata vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ulaştığı nakledilmektedir. Sürekli güzel koku kullandığı ya da sohbetine katılanlar o sohbette mânevî koku aldıkları için Attâr lakabı ile meşhur olur.


 


Bazen insanların aynı anne ve babadan doğan kardeşleri hayatın akışı içinde kendine zorluklar çıkarırken¸ aynı inancı¸ aynı davayı¸ aynı sevdayı paylaştığı mânevî kardeşleri gönül muhabbetiyle öz kardeşinden bile yakın olabilmektedir. Alâeddîn-i Attâr Hazretlerinin hayatından bir menkabeyle bu gerçeğe bir nazar edelim:


Alâeddîn-i Attâr¸ zengin bir tüccar olan babası Hâce Muhammed'in vefâtından sonra mîrâstan hiçbir şey kabul etmez. Kalan mîrâsı ağabeyi Hâce Şihâbeddin ile kardeşi Hâce Mübarek'e bıraktıktan sonra dünyalıktan soyutlanarak medresede ilim tahsili ile meşgul olur.[2] Bu dönemde Buhârâ'daki birçok medrese talebesi gibi o da Şâh-ı Nakşbend'e intisap eder.[3] Genç yaşında derviş olur. Aileden gelen zenginlik gururunu kırmak için Şâh-ı Nakşbend Hazretleri¸ ona elma satmasını emreder. Önce kenar mahallelerde¸ tanınmayacağı yerlerde satar. Şâh-ı Nakşbend (k.s.)¸ ona kardeşlerinin dükkânlarının önünde satmasını emreder. Attâr kardeşlerinin bu işi garip göreceklerini anlayıp biraz ağırdan alır. Üstadı ısrar edince Attâr¸ elma tablasını alıp kardeşlerinin Attârlar çarşısına gider. Onun bir tekne içinde elma sattığını gören ağabeyi Hâce Şihâbeddin ve kardeşi Hâce Mübarek¸ bu durumu nefsânî onurlarına ve zenginliklerine yediremeyerek Alâeddîn'e ağır konuşurlar. Elma tablasını elinden alır¸ dayak atarlar. Bunun üzerine Alâeddîn; "Benim efendim bana elma sat dedi¸ ben de satacağım! Hem nerede derse orada satacağım! Dükkânınızın önünde bağıra bağıra satacağım! Ne yaparsanız yapın¸ ben onun emrini yerine getireceğim." der. Sonra dergâha gelir. Onun nefsini kırdığını gören Şâh-ı Nakşbend; "Oğlum Alâeddîn! Artık elma satma işi tamam. Kardeşlerinin nefsinin kabardığını¸ senin nefsinin ise ezildiğini gördüm. Bundan böyle sohbetlere de devam et. İlmini¸ fazlını tamamla. Cenâb-ı Hak yardımcımızdır." der. Derviş Alâeddîn bir yandan medreseye diğer yandan da sohbetlere devam eder. Hâl ve hareketleri ile hızla kemâl kesbeder.[4]


 


Nefsin terbiyesi hususunda H. Hamîdettin Ateş Efendi şöyle buyurmaktadır:


"İnsanın ruhunu olgunlaştırması ancak nefis terbiyesiyle mümkündür. Nefsinin arzularına dur diyebilenler elbette kendileri için en güzel tercihte bulanabilenlerdir. Mutlaka "Kınayanın kınamasından korkmayarak"[5] nefsi terbiye eden¸ mürşid-i kâmilin emrine itaat; insanı kemâle ulaştırır. Engelleri aşmak¸ zulmet perdelerini yırtmak¸ nefse ağır gelen şeyi hakkında hayır kabul etmekle mümkündür. Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:


Ne derlerse desinler ağyâr ta'nın almaz kâle


Benim her vech ile ey sevgili meylim sana ancak


(Benim hakkımda başkaları ileri gere ne konuşursa konuşsun¸ asla onu hesaba almam. Ben gönlümü sana vermişim¸ bu sevgi için yapmayacağım şey yoktur. Yönümü sana çevirdiğim için kınayanlar ne derlerse desinler kale almam.)


Şâh-ı Nakşbend (k.s.)¸ Alâeddîn-i Attâr'ı terbiye ocağında eğitir. Onu üstün mertebelere ulaştırır. Cenâb-ı Hakk'a yakınlık makamına getirir.


Dervişlik günlerinin nasıl verimli geçtiğini Alâeddîn-i Attâr'ın bizzat kendisi sohbetlerinde şu şekilde dile getirmektedir:


"Şâh-ı Nakşbend (k.s.) bir gün bana; ‘Bu yola girince kendi gücünle çalışıp çaba göstermen çok önemlidir. Çalışmazsan bir şey elde edemezsin.' dedi. Ben de onun bu sözlerine itibar ettim Çok çalıştım. Onun sohbet meclislerini asla terk etmedim. Diyebilirim ki¸ onun sohbetlerine sürekli devam eden üç beş kişiden biri ben oldum. Nihayet Allah (c.c.) beni tasavvuf yolunda muvaffak etti."[6]


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) bir beyitlerinde şöyle buyurmaktadır:


Çalış tefeyyüz eyle yücel temeyyüz eyle


Fazilette sehâda örnek insan ol örnek


Peygamber Efendimiz çeşitli vesilelerle Müslümanları çalışmaya teşvik etmiştir. Hatta onlara peygamberler tarihinden misaller vermiştir. Çalışmak ve elinin emeği ile alın teri ile kazanç temin ederek yemek İslâmiyet'te mühim bir yer işgal eder.


Çalışmamak¸ gücü yettiği halde tembel tembel oturmak¸ başkalarından bir şeyler beklemek günah sayılmıştır. Peygamber Efendimiz sosyal ve ekonomik önemi çok mühim olan bir hadisinde: "Hiç bir kimse kendi elinin emeğinden daha hayırlı bir rızık yememiştir. Zirâ Allah elçisi Davut (a.s) da elinin kazancını yerdi."  buyurmuştur.[7] Beyitte geçen çalışma ise¸ aynı zamanda mânevî yönden gayret etmeye işarettir ki bunun da temelinde çalışma vardır. İnsan ruhî melekelerini yüceltmek için feyiz alacağı bir mürşidin talimi üzerine çalışmalı ve tefeyyüz etmelidir. Gönlün olgunluğu¸ kardeşlik duygularının pekişmesi için de çalışmak¸ sevgi ile çalışmak gerekmektedir.


 


Hulûsi Efendi Hazretleri Mektûbât'ında yine çalışma hususunda şu hatırlatmada bulunmaktadır:


rfan ile mücâhede ile nefsi fena hasletlerin zulmetlerinden kurtarıp¸ fazilet nurlarıyla tezyîn etmekle kâbil olabilir. Artık böyle bir kanaatte bulunan bir Müslüman¸ ahlâkî vazifelerini bir aşk ile rûhânî bir neşve ile îfâya çalışıp durmaz mı?"[8]


 


Alâeddîn-i Attâr Hazretleri¸ Şâh-ı Nakşbend'in vefâtından sonra müridlerin yetiştirilmesi hizmetini yürütür¸  çeşitli seyahatlerde bulunur¸ mânevî vazifeyi ikmal eder.  20 Recep 802/17 Mart 1400 tarihinde vefât eder.  Kabri¸ Dih-i Nev Çağâniyân'dadır. Bu şehrin ismi zaman içinde önce Dihnev¸ sonra Denov şekline dönüşş olup Özbekistan'ın Surhanderya bölgesindedir.


Dervişlik günlerine dair hatıralarından bahsederken Alâeddîn-i Attâr (k.s.)¸ şeyhi Şâh-ı Nakşbend Hazretleri ile yaşamış olduğu bir mânevî tecrübeden şu şekilde bahsetmektedir:


"Şâh-ı Nakşbend (k.s.)'e bağlandığım ilk günlerdi. Şeyh Muhammed isminde biri Râmiten'de bana; ‘Sence gönül nedir?' diye sordu. Ben; ‘Gönlün keyfiyetini bilmiyorum.' dedim. Şeyh Muhammed; ‘Bence gönül üç günlük ay gibidir.' diyerek kendi sorusunu kendisi cevapladı. Sonra ben onun gönülle ilgili bu tarif ve benzetmesini Şâh-ı Nakşbend'e arzettim. ‘O derviş kendi hâlini açıklamış!' dedi. Bu sözü söylerken Şâh-ı Nakşbend ayakta idi. Mübarek ayağını benim ayağımın üzerine bastı. Bende büyük bir hâl oluştu. Bu hâl sırasında bütün mevcudatı kendimde müşahede ettim. O hâlden sıyrılıp kendime geldiğimde bana¸ ‘Nisbet¸ yani gönlün tarifi yoktur¸ o dervişin dediği değil… Öyleyse sen gönlün hâlini nasıl idrak edebilirsin? Gönlün yüceliği açıklanamaz! Bir kudsi hadiste şöyle buyrulmuştur: ‘Yere göğe sığmadım¸ mü'min kulumun kalbine sığdım.' Bu hadisteki mânâ inceliğine göre¸ gönlü bilen maksudu bilir¸ gönlü bulan maksudu bulur."[9]


 


H. Hamîdettin Ateş Efendi bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardır: "Gönül; aşkın membaı¸ mânevî ilham ve duyguların zuhur ettiği yerdir. Hakk'ın sırlarının tecelli ettiği aynadır. Samimi gönül; sahibini Allah'ı her an kalpte zikretmeye ve ona tam bir imanla yönelmeye sevkeder. Mânevî kuvvet ve destek verir. Bunların hepsinden murad¸ ancak can ve gönülden Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna sâfiyâne varmaktır."[10]


Alâeddîn-i Attâr (k.s.)¸ gaybet ve huzur hallerini tasavvufun esası sayar. Bu hallerin de aşk ve muhabbet nisbetinde gerçekleşeceğini ifade eder. Cehrî zikri kabul etmekle birlikte daha çok hafî zikir üzerinde durur. Nefy ve isbât usûlünden çok murâkabe esasına ağırlık verir.[11]



Alâeddîn-i Attâr (k.s.)¸ müridin gönlüne ilâhî feyizlerin akmasını¸ mürşidinin istekleri doğrultusunda hareket etmesine ve mürşidinin sevgisiyle dolu hâle gelmesine bağlar. Çünkü mürşide duyulan muhabbetle¸ müridin kalbi Allah (c.c.)'tan gelen ilâhî feyizleri alabilmeye yetenekli hâle gelir. Alâeddîn-i Attâr'ın ifadesiyle ilâhî feyizlerin insanlara ulaşmasında bir kusur yoktur. Asıl kusur müridin¸ gelecek ilâhî feyizlere engel olmasıdır. Mürid aradaki engelleri kaldırırsa¸ mürşidinin himmetiyle öyle bir hâle gelir ki¸ onları anlamaktan bile âciz kalır. Bu durumda Alâeddîn-i Attâr¸ müridin¸ bütün dertlerini mürşidine söylemesini şart koşar. Zira Allah (c.c.)'a ulaşmak onun sevgisi ve gönül hoşnutluğu ile elde edilir. Bu yüzden mürşidin gönül rızası ve sevgisini kazanmaya çalışmak¸ müridin en önemli görevidir. Mürid bütün çıkış yollarının kapandığı bir anda¸ kendisine sadece bir kapı aralandığını düşünmeli. O da mürşidine giden yolu gösteren kurtuluş kapısıdır. Bu ise Allah (c.c.)'ın ikrâmıdır.[12]


Sohbetlerinde müridin kazanması gereken edepleri bu şekilde sıralamaya devam eden Alâeddîn-i Attâr¸ diğer yandan mürşid-i kâmilin özelliklerine de dikkat çekmektedir. Kâmil mürşid¸ müridinin yeteneğine göre onu dünya ve âhiret işlerine yönlendirir. Kâmil mürşid¸ müridinin yeteneklerini bilir. Onun geliştirilebilecek bütün yeteneklerini ortaya çıkarır. Mürid her işinde mürşidine tâbî olsun diye kâmil mürşid¸ müridini dünya ve âhirete yönelik çeşitli işlerle yoklar.


 Şeyh Hamîd-i Velî Camii'nin restorasyonu sırasında gizli kâbiliyetlerin ortaya çıkarılması hususunda Remzi Demir isimli usta arkadaşımız şöyle naklediyor: Caminin duvarları örülüp bitince¸ taşların tarak işi için usta araştırılır¸ kimse bulunamaz. Bu iş için gelen ustalar da tarak işini istenilen şekilde yapamazlar. H. Hamîdettin Ateş Efendi beni çağırdı¸ "Bu kapı öyle bir büyük kapıdır ki¸ insanları mânen yetiştirdiği gibi¸ sanat ve estetik açısıdan da yetiştirir. Himmet alabilenler her şeyi bu kapıdan öğrenirler." buyurdu. Eline tarağı aldı¸  "Şunu şu şekilde yaparsan olur." dedi. Ben de tarif ettikleri şekilde himmetleriyle¸ en güzel bir biçimde tarak işini yapmaya çalıştım. Zaman zaman üniversitelerden gelen güzel sanatlar hocaları bile¸ "Seni kim yetiştirdi¸ bu sanatı nereden öğrendin?" diye soruyorlar. Ben de¸ "Efendi Hazretleri tarif etti¸ himmet etti¸ öyle öğrendim." diyorum.[13]  


Alâeddîn-i Attâr¸ Allah (c.c.)'ın kuluna dünyayı ve melekût âlemini unutturmasını fen⸠ona bu fenâsını da unutturmasını fenâdan da fenâ olarak tanımlamaktadır.


 


Onun sözlerinden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:


 Bu yola giremeyenlerin yolunu kesenler yine kendileridir. Kendilerindeki benlikleridir.


 İnsanların küllî ilme ulaşamayışları¸ kendi cüz'î ilimlerinden geçemeyişlerindendir.


İradesini Hakk'ın iradesinde¸ kudretini Hakk'ın kudretinde yok edemeyen Hakk'a varamaz. Bunun için yol; şerîat sahibinin emirlerini yerine getirip Hakk'ın muradını nefsin muradından önce tutmaktır.[14]


Hastalıkları sırasında Alâeddîn-i Attâr Hazretlerinin dostlarına son vasiyeti şudur:


"Din hususunda gelenek ve görenekleri terk ediniz. Halkın âdet edindiği şeylerin tersini yapınız. Birbirinizden râzı olunuz. Peygamber Efendimizin gelişi beşeriyetin çirkin âdetlerini kaldırmak içindir. Birbirinize destek olunuz. Kendinizi öne çıkarmayıp kardeşinizi nefsinize tercih ediniz. Her işte azimet yolunu takip ediniz ve mümkün oldukça o yoldan ayrılmayınız."[15]


 


H. Hamîdettin Ateş Efendi'nin bir hutbelerindeki öğütleriyle yazımızı taçlandıralım:


"Kardeşlik için¸ mü'min gönülleri birbirine bağlayan iman bağı yeterlidir. Peygamber şehri Medine'de¸ Evs ve Hazreç kabîleleri arasındaki tarihî mücâdeleyi sona erdirerek onları kaynaştıran bu kardeşliktir. Yine Medine'de¸ Enes b. Malik'in evinde¸ Peygamberimizin Ensâr ile Muhâcirler arasında gerçekleştirdiği kardeşlik uygulaması¸ tarihte eşi ve benzeri bulunmayan¸ bütün çağlara damgasını vuran örnek bir uygulamadır. 


Kardeşlik her şeyden önce bir hukuk ve ahlâktır.


On dört asır önce birbirlerine düşmanlıklarıyla ün salmış Evs ve Hazreç kabilelerini¸ Ensâr ile Muhâcirleri birbirine kardeş kılan İslâm'ın yüce değerleri¸ bugün de aynı şekilde bütün Müslümanları hatta bütün insanlığı birbirine kardeş kılmaya yetecektir. Bir Allah dostu bizlere şöyle öğütte bulunuyor:


Hepsi gardaşlarındır yolda yoldaşlarındır


Halde haldaşlarındır bir can incitmeyesin


(Can taşıyan her insan¸ seninle aynı imanı paylaşan her kardeşinin haliyle hâllen. İnsanları¸ mü'min kardeşlerini incitmediğin gibi hiçbir canlıyı da incitme.)[16]


 


 


 






[1] Hânî¸ Abdülmecid¸ Hadâikü'l-verdiyye Nakşibendîlerin Gül Bahçeleri¸ çev.: Mehmet Emin Fidan¸ Yasin Yayınevi¸ İstanbul 2007; Hani¸ Abdulmecid¸ el-Hadâiku'l-verdiyye¸ çev.: Abdulkadir Akçiçek¸ Rehber Yay.¸ İstanbul 1986¸ s. 537.



[2] Kufralı¸ Kâsım¸ Nakşbendîliğin Kuruluş ve Yayılışı¸ Yayımlanmamış Doktora Tezi¸ İstanbul Üniversitesi¸ İstanbul 1949¸ s. 59.



[3]   Câmî¸ Molla Abdurrahman¸ Nefahâtü'l-üns -Evliya Menkıbeleri-¸ çev.: ve şerh. Lâmiî Çelebi¸ haz. Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara¸ Marifet Yayınları¸ 2. Baskı¸ İstanbul 1998¸ s. 127.



[4]   Özköse Kadir-Şimşek H. İbrahim¸ Altın Silsileden Altın Halkalar¸ s.¸ 258¸ Nasihat Yay.¸ Ankara 2009.



[5]   5/Mâide¸ 54.



[6]   Nakşbendî¸ Necmeddin b. Muhammed¸ Altın Silsile (Hulâsatü'l-Mevâhib¸ haz.: İbrahim Tozlu)¸ Semerkand¸ 4. Baskı¸ İstanbul 200¸ s. 194.



[7]   Musa Tektaş¸ Muhabbet Gülleri¸ Örnek İnsan¸  Nasihat yay.¸ Ankara 2006¸ s. 67.



[8]   Ateş Osman Hulûsi¸ Mektûbat-ı Hulûsî-i Darendevî¸ s.



[9]   Safî¸ Ali b. Hüseyin Vâiz el-Kâşifî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ çev.: Mehmed Rauf Efendi¸ İstanbul 1291 (taş baskı)¸ s. 119-120.



[10]  H. Hamidettin Ateş¸ Gönüller Sultanı Takdim yazısından¸ s. X



[11] Algar¸ "Alâeddîn Attâr"¸ DİA¸ c. II¸ s. 318.



[12] Safî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ s. 123; Nakşbendî¸ Hulâsatü'l-Mevâhib¸ s. 194-195.



[13]  Remzi Demir ile yapılan röportajdan.



[14] Hânî¸ Muhammed b. Abdullah¸ Âdâb (el-Behcetü's-seniyye)¸ çev.: Ali Hüsrevoğlu¸ Erkam Yayınları¸ İstanbul 2008¸ s. 79.



[15] Safî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ s. 146.



[16] H. Hamidettin Ateş Efendi¸ Hutbe Arşivi¸ 06.04.2012

Sayfayı Paylaş