GÖNÜLDEKİ BÜYÜK ÂLEM

Somuncu Baba

"Her tarafı aynadan yapılmış bir eve benzeyen bu âlemde
misafir¸ yani bu aynada geçici bir görüntü olan insan¸ hangi
yöne baksa sevgilinin¸ Allah'ın tecellîlerini görecektir. Sevgilinin
güzelliğini bütün yönleriyle görmenin zevki kişiyi hayrete
düşürür; ondan başka bir şey göremez ve konuşamaz."

İnsan¸ bütün ilâhî sıfatların kendisinde toplandığı tek varlıktır. Kur'an'a göre insan¸ ilâhî sûrette tasvir ve tarif edilmiştir. Çünkü "Allah¸ Âdem'i kendi sûretinde yarattı." hadisi insanın kudsiyetini belirtmektedir.  Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri¸ Allah isminin bütün ilâhî isimleri cem‘ ettiği gibi¸ Hz. Âdem (a.s) 'in de bütün ilâhî isimleri kapsadığını belirtmekte¸ bu açıklamayı Hz. Âdem (a.s) 'in âlem-i kebîrin özeti olmasıyla da irtibatlandırmaktadır.


Âdem'in Rahmân sûretinde yaratılması¸ bir yönden onun ilk insan ve Hz. Muhammed (s.a.v) 'in ezelî sûreti olan Hakîkat-i Muhammediyye'nin görünür âlemdeki ilk tecellîsi olduğunu¸ diğer yönden de Rahmân isminin tecellîsi olması dolayısıyla¸ yapısında iyiliğin kötülükten daha belirgin bir şekilde var olduğunu ortaya koyar. Hakîkat-i Muhammediyye'deki Muhammedî Nûr'un bütünüyle tezâhür ettiği ilk sûret Hz. Âdem (a.s)'dir. 


 


Gönül Aynası


Tasavvuf ıstılahında ayna¸ "tecellî-gâh"tır. Sevgilinin göründüğü¸ kendini gösterdiği yerdir. Tüm âlem¸ âlemdeki eşyanın¸ yaratılmışın her biri¸ insan¸ insan-ı kâmil¸ mümin¸ insanın gönlü¸ kalbi Allah'ın mazharıdır; yani aynadır. Ayna bütün bunların benzetilenidir; sembolüdür. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s) Dîvân'ında insanın¸ Hakk'ın tecellî ettiği bir ayna olması için idrak sahibi biri ve gönlünü cilalayan bir kâmilin elini tutup onların aşk derdiyle dertlenmesini şu şekilde anlatır:


 


Kendini mir'ât kıl tâ kim tecellî ede Hak


Kendin idrâk eyleyenler ile derd-nâk olagör[1]



Tasavvuf inanışında¸ âlem¸ tecellî ile meydana gelmiştir. Mutlak ve gerçek güzelliğe¸ iyiliğe¸ kudrete¸ ululuğa sahip olan Allah (c.c)¸ kendini görmek ve göstermek istemiş¸ bu aşk-ı zâtî ile cihanı yaratmıştır.


Âlem¸ Allah(c.c)'ın kendini gösterdiği aynadır. Öyle bir ayna ki içinde âlem var¸ her şey var; ama bu varlık yokluktan ibaret. Sadece bir görüntü; gerçek gibi görünüyor¸ fakat gerçekliği yok. Allah'tan başka mevcut yoktur. Tek ve gerçek varlık Allah'tır. Kâinatta gördüğümüz ve var zannettiğimiz eşyanın¸ aynadaki görüntünün bir cisminin bulunmaması gibi¸ gerçek ve kendine mahsus bir varlığı yoktur. "Biz emâneti göklere¸ yere ve dağlara teklif ettik¸ ama onlar bunu reddederek yüklenmekten kaçındılar¸ insan ise yüklendi. Şüphesiz o çok zâlim¸ çok cahil bulunuyor."[2] âyeti¸ insana mahsus olan emânet ve ilmi göstermesi açısından önemlidir: Âyetteki emânet kavramına verilen mân⸠hem kendisi¸ hem de âlem hakkında şuur sahibi olmayı gerektiren şahsiyettir.  Hz. Âdem (a.s)¸ aynı zamanda en iyi kulluk etme potansiyeline de sahiptir. Her şey Cenab-ı Hakk'ın¸ birer şekilde görüntüsünden ibarettir. Hulûsi Efendi Hazretleri bu hususu şöyle dile getirir:


 


Tecellî eder ol Mevlâ cemâl-i yârdan âşıka


Görünen ol gören oldur hemân âşıklara her an[3]


 


 


İbn Arabî¸ Hakk'ın âlemdeki tecellîsiyle Hz. Âdem (a.s)'in cem‘iyyeti arasında da bir irtibat kurarak Hakk'ın âlemde¸ tıpkı Âdem'deki tecellîsi gibi¸ O'nun istediği miktarda gerçekleştiğini belirtmektedir. Bu konuda İbn Arabî'nin kullandığı kavramlardan biri de nüsha kavramıdır. Buna göre insan¸ iki sûretten oluşan bir nüsha olup¸ bunlardan birincisi Hakk¸ ikincisi ise âlemdir. Âdem'in maddî olan zâhirî yapısı âlem ve onun sûretlerinden¸ manevî olan bâtınî yapısı ise Hakk'ın sûretidir ve ona ruh üflenmesinden ortaya çıkmaktadır. Bu hâli Hulûsi Efendi Hazretleri şu şekilde dillendirir:


 


Nüsha-i kübrâ demidir âdemin


Âdemi bil âdem ol âdem gönül


 


"Küntü kenz"in mahzeni zâtındadır


Bil Hulûsî sırrın olma kem gönül[4]


 


Bu görüşler hem varlığın ve yaratılışın hedefini¸ hem de bilinç ve bilgi sahibi olan insanın hilâfetini açıklamaktadır. İnsan bir yandan Allah'ın isim ve sıfatlarının tamamının tecellî ettiği bir varlık¸ diğer yandan da âlemin bir minyatürüdür. Âlem de Allah'ın bütün isim ve sıfatlarının tecellî ettiği bir aynadır. Şu hâlde gerek âlem ve gerekse insan¸ bir bütün olarak O'nun sıfatlarını yansıtmaktadır.  Ancak insanı bu noktada âlemden ayıran şey manevî varlığı¸ bilgi ve bilincinin gelişmeye açık bir yapıda olmasıdır.[5]


 


Bil "alleme'l-esmâ"  nedir esmâ vü müsemmâ nedir


Hem tâc-ı "kerremnâ"  nedir anı giyen muhtâr ola[6]


 


 


İnsanın bilgisinin ilk şekli de Allah'ın Hz. Âdem (a.s)'e isimleri öğretmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. "Allah¸ Âdem'e tüm isimleri öğretti."[7] âyetini zikreden İbn Arabî¸ Hz. Âdem (a.s) 'in kendilerini yüklendiği isimlerin mânâlarını ise kendisine veciz söz söyleme kabiliyeti (cevâmi'u'l-kelîm) verilmiş bulunan Hz. Muhammed (s.a.v)'in yüklendiğini ifâde etmektedir. Bu iki peygamber arasındaki fark¸ Hz. Âdem (a.s)'e eşyânın sadece isimleri öğretilmişken¸ Hz. Muhammed (s.a.v) 'in mânâlarına da vâkıf kılınmış olmasıdır.


 


 


Chittick¸ Hz. Âdem(a.s)'e  isimlerin öğretilmesi olgusunun varlıklara isim vermeyi de içerdiğine temas ederek âyetin tüm İslâm teoloji¸ antropoloji ve kozmolojisini özetlediğini¸ Hz. Âdem (a.s) 'in ilk günahkâr olmaktan çok ilk peygamber oluşunun öne çıkarıldığını belirtmektedir.


Bu hususlar aynı zamanda Allah'ın varlıklara Hz. Âdem (a.s) önünde secde etmelerini emretme sebepleridir. Hz. Âdem'e secdenin kemâl sıfatlarla muttasıf olmaya delalet ettiğini Hulûsi Efendi şöyle anlatır:


 


Secde kıldınsa cemâl-i Âdem'e


Mahrem oldun her kemâl-i Âdem'e


Düşme beyhûde hayâl-i Âdem'e


Sendedir Âdem demisin Âdem'in


Mazharısın sırr-ı "nefahtü" demin[8]


 


 


Güzelliğin Tecellî Etmesi


Allah¸ âlemde isim ve sıfatlarıyla tecellî etmiştir. İsim ve sıfatlarını âlemde belirtmiş¸ göstermiştir. Vahdet (birlik)¸ kesret (çokluk) hâlinde belirmiştir. Allah'ın isim ve sıfatlarıyla onların zıtları âlem aynasında birlikte görünürler. Her şey zıddıyla belli olur. Çirkin olmadan güzel; yokluk olmadan varlık; açlık hissi¸ yeme ihtiyacı olmadan rızık vericilik; affedilecek günahkâr olmadan rahm edicilik; verilecek muhtaçlar olmadan cömertlik kavramlarının belirmesi mümkün değildir. Birincileri kesretin¸ ikincileri vahdetin sıfatlarıdır. Vahdet¸ kesreti meydana getirir; kesret vahdeti gösterir¸ belli eder; karşılıklı aynalardır¸ birbirini aksettirirler.[9]


Bu nesneler âleminin çokluk¸ zıtlık ve çelişmeler şeklinde belirmesi¸ vahdetin kavranması ve anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu duruma Mevlâna¸ Mesnevî'de bir ayna temsiliyle örnek verir. Birisinin¸ Hz. Yûsuf'u ziyarete giderken ona¸ hediye olarak ayna götürdüğü ve "Senin güzelliğine layık bir şey bulamadım; aynaya bakıp kendi güzelliğini gördükçe beni de hatırlarsın." dediği anlatıldıktan sonra Mevlânâ şunları söylüyor: "Varlığın aynası nedir? Yokluk. Varlık yoklukta görülebilir; zenginler yoksula cömertlikte bulunabilirler. Bir yerde yokluk var mı¸ orası¸ bütün sanatların hünerlerin aynasıdır. Elbise biçilmiş dikilmiş olursa terzinin hüneri nasıl görünür?


Marangoz ağaçları yontup birleştirmeli ki bir iş yapmış olsun.  Noksanlar olgunluğun aynasıdır; o horluk üstünlüğün¸ ululuğun aynasıdır. Gerçekten de zıddı meydana çıkaran onun zıddı olan şeydir. Kendi noksanını gören olgunlaşmaya on atla koşar."[10]


 


Her tarafı aynadan yapılmış bir eve benzeyen bu âlemde misafir¸ yani bu aynada geçici bir görüntü olan insan¸ hangi yöne baksa sevgilinin¸ Allah'ın tecellîlerini görecektir. Sevgilinin güzelliğini bütün yönleriyle görmenin zevki kişiyi hayrete düşürür; ondan başka bir şey göremez ve konuşamaz. Güzelliğin seyriyle hayrete düşen¸ kemale eren¸ hayâli bırakıp gerçekle yüzyüze gelen âşığın hâlini Hulûsi Efendi Dîvan'da şöyle tarif eder:


 


Hayretle temâşâ-yı cemâl eyledi âşık


Yok oldu da ikmâl-i kemâl eyledi âşık


Her nazra-i ma'nâsına bin türlü avâlim


Yüz açdı görüp terk-i hayâl eyledi âşık[11]


 


Gönül¸ Allah'ın tecellî ettiği ve sevgilinin görüntüsünün bulunduğu aynadır; bunun için daima temiz olmalıdır. Bu aynada toz¸ pas bulunmamalı; Hak'tan başka şeyler yansımamalıdır. Gönül aynası aşk ıstırabı ile¸ mürşid-i kâmilin eliyle temizlenir. Gönül aynasını günahtan¸ kötü duygu ve düşüncelerden temizleyenlerin yüce yaratılış gayesine ulaşacaklarını anlatan şu beyitle yazımızı bağlayalım:


 


Gönül âyînesinden sil bu mâ-sivâ gubârını


Cemâline olup mir'ât bula tâ izz ü gâyâtı[12]






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 79¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[2]  33/Ahzab Sûresi¸ 72.



[3] Ateş¸ Dîvân¸ s.225



[4] Ateş¸ Dîvân¸ s. 173



[5] Zafer Erginli¸ İbn Arabî'ye Göre Hz. Âdem'de Temel İnsan Nitelikleri¸ Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü'l-Arabî Özel Sayısı–1)¸ yıl: 9 [2008]¸ sayı: 21¸ ss.161–197 



[6] Ateş¸ Dîvân¸ s. 6.



[7] 2/Bakara¸ 31.



[8] Ateş¸ DÎvân¸ s. 158.



[9] Bkz: Zülfi Güler¸ Şeyh Galib Divanında Ayna Sembolü¸ Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi¸ Cilt: 14¸ Sayı: 1¸ Sayfa: 103-121¸ Elazı𸠠2004.



[10] Gölpınarlı¸ Abdulbaki¸ Mesnevi ve Şerhi¸ c.I:533-535. Kültür Bakanlığı Yay. Ankara.1989.



[11] Ateş¸ Dîvân¸ s. 350.



[12] Ateş¸ Dîvân¸ s.290

Sayfayı Paylaş