GÖNÜL TABİBİ

Somuncu Baba

"Ubeydullah Ahrâr¸ gençliğinde rüyasında Hz. İsa (a.s.)'yı görür. Hz. İsa
ona; ‘Evladım! Hiç mahzun olma¸ seni ben yetiştireceğim.' der."

İnsanların gönlündeki hastalıkların şifası ancak maneviyat ilacı ile mümkündür. İşte gönüllere şifa sunan örnek insanlardan biri de Altın Silsile'nin 19. halkası olan Ubeydullah-i Ahrâr Hazretleridir.


İsmi Nasıruddîn Ubeydullah olan büyük veli¸ Ubeydullah-i Ahrâr/hürlerin şeyhi diye meşhurdur. Gönlünün¸ dünya malından ve iki cihan kaygısından azade olduğu düşüncesiyle kendisine bu lakap verilmiştir.[1]


Ramazan 806/Mart 1404 senesinde Taşkent'in Bağistân köyünde dünyayı teşrif eder.[2]  Seçkin simalarından biri olan dedesi¸ son demlerinde çocuklarını ve torunlarını yanına çağırarak nasihat eder ve onlara dua eder. Ubeydullah Ahrâr'a ise özel teveccüh gösterir¸ yatağından doğrulup oturur¸ onu kucağına alarak; "Allah (c.c.)'ın bana müjdelediği çocuk budur. Yakında bu oğlum şeriat ehli¸ tarikat pîri¸ marifet madeni¸ hakikat eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Allah (c.c.) eri olacaktır." diye temennilerini dile getirir.[3]


Küçüklüğünde hem Taşkent'te mektebe devam eder hem de ziraatla meşgul olan babasına yardım eder. Mâneviyata meyilli bir mizacı olan Ubeydullah Ahrâr¸ gençliğinde rüyasında Hz. İsa (a.s.)'yı görür. Hz. İsa ona; "Evladım! Hiç mahzun olma¸ seni ben yetiştireceğim." der. O bu rüyayı tanıdığı sâlih zâtlara anlatır. Onlar da; "Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın." derler. Fakat Ahrâr¸ onların bu yorumuna itibar etmez. İsa (a.s)'ın bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi gösterdiğini¸ Allah (c.c.)'ın da velî kullarına kalpleri imanla canlandırma kuvveti vereceğini düşünür. Allah (c.c.)'tan böylesi bir güce sahip olmayı diler.[4]


Dertlere derman olan gönül tabibi elbette ki¸ tabib-i hâzıktır. İşte ona kavuşmak erdemdir. Hulûsi Efendi Hazretleri bir defasında H. Hamidettin Ateş Efendi'ye hitaben: "Oğlum tıp ilmini okuyup tabip olmayı istiyordun ama Allah sana gönüller tabibi olmayı nasip etti." buyurmuştur.[5]


Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî'deki bir gazelin iki beyti gönüller tabibi olan mürşid-i kâmille beraberliğin müridi aşk denizine ulaştırdığının sırlarını bize şöyle anlatıyor:


Zerresi mihre erer katresi bahra erer


Bir aceb sırra erer feth olur esrâr-ı aşk


Hulûsî dirlikde ol yâr ile birlikde ol


Hoş dem-i dil-dâr ile açıla gül-zâr-ı aşk[6]


(Toz zerrelerinin güneşe yükselmesi ve damlanın ummana akması¸ kavuşmanın sırlarını bize anlatır. Ruhtaki bu kavuşma hissi ile her şey aslına gider¸ o zaman aşkın sırlı kapıları açılır.


Hulûsi senin o sevgili ile beraber olman sevginin en kutsal ânıdır. Beraber olduğun¸ onu andığın¸ onunla dolduğun¸ ondan ayrı kalmadığın zaman gönlünde aşkın güzellikleri¸ vuslat güller açılır.)[7]


H. Hamidettin Ateş Efendi de gönül tabibi olan mürşid-i kâmiller hakkında şöyle buyurmuştur:


 "Gönül coğrafyamızı ihya eden büyük zatlara her devirde ihtiyaç vardır. Onlar kendi zamanlarını diri tutmuş¸ insanları güzelliğe sevketmiş¸ ölmez eserler bırakarak bu dünyadan göçmüşlerdir. Bizler de bu yaşadığımız çağda¸ onlardan aldığımız manevî güçle¸ gayret ediyor¸ gönüllerin fethi için çalışıyoruz. Bu gerçek kıyamete kadar devam edecektir. Önemli olan¸ Allah'ın yoluna insanları yöneltmek ve istikamet üzere yaşamaları için nasihatlerde bulunarak¸ yön göstermektir.  İşte Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi Hazretleri ile bu necip silsilenin evlatları daima bu irşad faaliyetlerini Allah rızası için yürütmüşler¸ gönül hastalıklarına tabib¸ seven kalplere habib olmuşlardır."


Semerkand ve Mâverâünnehir'in muhtelif şehirlerini de dolaşan Ubeydullah Ahrâr¸ bu şehirlerde Nakşbendîye'nin önde gelen simalarından istifade eder. Ahrâr'ın bu gezilerinin en önemlisi Buhara seyahatidir. Buhara'da Şah-ı Nakşbend'in kabrini ziyaret eder¸ Nakşbend'in halifelerinden Hâce Alâeddîn Gucdevânî ile 40 gün sohbet eder ve ondan irşad icazeti alır.[8] Ubeydullah Ahrâra ¸ Gucdevânî şu  nasihatlerde bulunur:


"Evladım! Virdini bırakma. Zikrini terk etme. Her nimetin bir bedeli vardır. Kolaylıkla elde edilen her şey¸ kalıcı olmaz. Tasavvuf yolunda bütün gücünü harcamalısın. Karşına çıkan zorlukları ise bir fırsat bilmelisin."[9]


Yolculuğu esnasında Belh'te Alâeddîn Attâr'ın halifelerinden Hüsameddin Pârsâ Belhî ile sohbet eder. Sonra Çağâniyân vadisine gelip Alâeddîn Attâr'ın kabrini ziyaret eder. Daha sonra Hulgatu köyüne gidip Çerhî'ye intisap eder.[10] Yakub-ı Çerhî'ye intisabını ve onun kendisine kelime-i tevhid zikrini/neyf u isbatı telkin edişini¸ gönül ızdırabının dindirilişini şu şekilde anlamaktadır:


"Yakub-ı Çerhî Hazretleri bana yine çok yakınlık gösterdi. Şâh-ı Nakşbend ile olan birlikteliklerinden bahsetti. Benimle uzun uzun sohbet etti. Daha sonra da elini uzattı ve ekledi:


‘Şâh-ı Nakşbend'e biat etmek istemez misin?' dedi.


Alnında bir beyazlık vardı. Alaca hastalığına müptela olduğunu düşündüm. Bu yüzden elini tutmak istemedim. Durumu anladı. Elini çekti. Sonra bana bir şeyler oldu. Öylesine güzel bir surette kendisini görmeye başladım ki anlatamam. İçimdeki bütün kötü duygular yok oldu. Elimi tuttu ve şöyle dedi:


‘Şâh-ı Nakşbend bana görev verdiği zaman¸ senin elin benim elimdir. Kim onu tutarsa¸ benim elimi tutmuş gibi olur¸ dedi. Şu an aslında sen¸ Şâh-ı Nakşbend'in elini tutmaktasın. Bunu bilerek intisap et.'


Ben de bunun üzerine kendisine intisap ettim. Bana sâdât-ı kirâm yolunun özelliklerini anlattı. Yapmam gerekenleri öğretti ve şunları tembihledi:


‘Büyük efendi Bahâeddîn Şâh-ı Nakşbend'den bize ulaşan budur. Ama siz müridleri cezbe yoluyla eğitmek isterseniz¸ o sizin tercihinizdir.'


O meclisteki bazı kişiler Çerhî'nin bu sözüne hayret edip;


‘Daha yeni intisap etmiş olan bir müride¸ nasıl olur da cezbe yoluyla müridleri terbiye ederseniz o sizin tercihinizdir¸ diyorsunuz.' dediler. Çerhî;


‘Mürid dediğin¸ mürşidin huzuruna böyle gelmeli. Her şeyi hazır¸ iş icazete kalmış. Lamba¸ yağ ve fitili hazırlamış¸ sadece kibrit çakmak gerekiyor.' cevabını verdi."[11]


 


Hatip Efendi Gar­daşım


Yukarıdaki menkıbeye benzer bir olay da Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin babası Es-Seyyid Hasan Feyzi Efendi'nin hayatında zuhur etmiştir:


Hulûsi Efendi Hazretleri manzum silsile-i nesebiyelerinde:


Babam Seyyid Hasan Feyzi Efendi


Ki nesli pak-i Ahmed Nakşibendî[12]


beyitiyle beyan edildiği gibi¸ Hasan Feyzi Efendi Nakşibendî Tarikatına müntesip­tir. Mürşidi İhramcızâde Sivaslı İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s)'dir. İsmail Hakkı Efendi (k.s)'nin daha sonraları Hatip Hasan Efendiyi anarken "Hatip Hasan Efendi Kaddesallahü'l-Sırrehü'l-Baki kardeşimiz." diye çokça yâd ettikleri duyulmuştur.


Hulûsi Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle nakletmiştir:


"Babam bir gün bunal­mış¸ Somuncu Baba Haz­retlerinin tür­besine varmış. Bana zama­nın sahibini¸ mür­şi­dimi göster diye ecdadına arzuhalde bulunmuş. Aradan birkaç gün geçmiş¸ bir gün rüya­sın­da Sivaslı İhramcızâde (k.s) Pirimizi görmüş¸ beklemeye başlamış. Bir ba­har mevsimi¸ İhramcızade Pir Efendimiz birkaç müridiyle Sivas'tan Darende'ye hare­ket etmiş. Yolda gelirken: ‘Gardaş gittiğimiz yer evlad-ı Rasûl¸ acaba âdap­la­rı­na riayet edebilecek miyiz?' diye buyurmuşlar. Zaviye'ye gelince babam ile caminin bahçesinde buluşmuşlar. Babam bakmış ki rüyasında gördüğü zat. Koşmuş elini öpmüş¸ kucaklaşmışlar. Pir Efendimiz: ‘Hatip Efendi gar­daşım¸ rüyayı sen mi anlatacaksın¸ yoksa ben mi anlatayım?' diyerek¸ manevî vazife ile geldiğini ifade etmiş. Babamın dersini tarif etmişler. Birkaç gün Zaviye'de kalmışlar. Bir gün sohbet sırasında Efendi Hazretleri babama çayını vermiş: ‘Hatip Efendi bize bir şeyler oku.' demiş. Babam da; ‘Bir sâkiden içtim şarap¸ arştan yüce meyhanesi' diye başlayan ilahiyi okumuş. Pir Efendimiz ilahiden sonra: ‘Hatip Efendi gardaşım¸ gel senin dersini de­ğiş­tirelim.' demiş. Babam da: ‘Efendim dersimi yeni değiştirmiştiniz.' deyin­ce¸ Pir Efendimiz: ‘Olsun Hatip Efendi yine değiştirmemiz gerekiyor.' diye­rek¸ babamın dersini yükseltmiş." diye buyurmuşlardır.


Osman Hulûsi Efendi bir sohbetlerinde buyurur ki: "Pir Efendimiz¸ baba­mın¸ validemin ve ağabeyimin vefatından sonra Zaviye'ye gelmişti. ‘Oğlum Hulûsi üzülme¸ onlar ölmediler aramızda yaşıyorlar. Hasan Feyzi Efendi Kaddesallahü'l-Sırrehü'l-Aziz¸ Ahmet Efendi şu anda buradalar. Oğ­lum kısa zamanda çok hâl kesbetti gittiler. Bizi de yaktı gittiler.' diye buyur­muşlardır."


 


Menkıbevî bir rivayete göre¸ Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed İstanbul'un fethi esnasında¸ düşman orduları ile savaşırken manen beyaz atıyla Ubeydullah Ahrâr savaş meydanına gelir ve Osmanlı ordusuna yardım ederek zafere katkıda bulunur. Zaferden sonra Fatih¸ Ubeydullah Ahrâr'a hediye olarak para gönderir¸ Ahrâr da bu parayı Karşı Köprüsü'nün inşası gibi hayır işlerinde kullanır.


Fethe Manevî Himmet


Ubeydullah-i Ahrâr'ın torunu Hâce Muhammed Kâsım'dan şöyle nakledilmiştir: "Ubeydullah Ahrâr Hazretleri¸ bir gün öğleden sonra¸ âniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca¸ binip Semerkand'dan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup¸ takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra¸ Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine; "Siz burada durunuz!" buyurdu. Sonra atını Abbâs Sahrası denilen sahraya doğru sürdü. Talebeleri arasında Mevlâ'nâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi¸ bir müddet daha peşinden gidip takip etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı: "Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri ile sahraya vardığımızda¸ atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu." 


Ubeydullah-i Ahrâr (k.s.) daha sonra evine döndüğünde¸ talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; "Türk Sultanı Sultan Muhammed Han (Fatih)¸ kâfirlerle harp ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahu Teâlâ'nın izniyle galip geldi. Zafer kazanıldı." buyurdu.


 Bu hadiseyi nakleden ve Ubeydullah-i Ahrâr Hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kasım¸ babası Hâce Abdülhâdî'nin şöyle anlattığını nakil etmiştir: "Bilâd-ı Rûma (Anadolu'ya) gittiğimde¸ Sultan Muhammed Fatih Han'ın oğlu Sultan Bayezîd Han¸ bana¸ babam Ubeydüllah-i Ahrâr'ın şeklini ve şemâilini tarîf etti ve; ‘O zâtın beyaz bir atı var mıydı?' diye sordu. Ben de tarif ettiği bu zâtın¸ babam Ubeydüllah-i Ahrâr olduğunu ve beyaz bir atının olup¸ bazen ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bayezîd Han¸ bana şöyle anlattı: ‘Babam Sultan Muhammed Fatih Han bana şunları söyledi: ‘İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada¸ harbin en şiddetli bir ânında¸ Şeyh Ubeydüllah-i Ahrâr Semerkandî'nin imdadıma yetişmesini istedim. Şekil ve şemâilini tarif ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir at üzerinde bir zât yanıma geldi; ‘Korkma!' buyurdu. Ben de; ‘Nasıl endişelenmeyeyim¸ küffar çok.' dedim. Ben böyle söyleyince¸ elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım¸ büyük bir ordu gördüm. ‘İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık¸ üç defa kös vur ve orduna hücum emri ver.' buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı. İstanbul'un fetih işi gerçekleşti."


İstanbul'un fethine manevî destek veren büyüklerden biri de kabri Darende'nin Balaban kasabasında bulunan Şeyh Abdurrahman Erzincanî Hazretleridir.


Abdurrahman-ı Erzincânî Hazretleri¸ Yıldırım Bayezid devri meşâyıhlarındandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in temiz neslinden bir halkadır. Seyyiddir.


Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba)'nin Şeyh Abdurrahman-ı Erzincânî'nin kızı Necmiye Sultan ile evlendiği rivayet edilmektedir. Hayatının son dönemlerinde Darende'nin (Balaban) kasabasında ikamet etmiş ve burada yaklaşık (h.835/m.1432) yılında vefat etmiştir.


Abdurrahman-ı Erzincanî keramet ehli büyük bir bilgindir. Bizans Devleti'nin izni ile İstanbul'un fethinden önce Ayasofya'da tevhidle ilgili bir toplantı düzenlenmiş ve Hristiyan ruhanîler ile karşılıklı oturup konuşma yapmışlar; sonunda 40 Hıristiyan ruhanîsi Müslüman olmuştur. İstanbul'un fethinden önce ilk manevî adım bu devirde atılmıştır.


‘Ya Rabbi¸ Buranın Hizmetini Bize Nasip Et.'


Hulûsi Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde "Bir gün Balaban'a gittik. Şeyh Abdurrahman-ı Erzincanî Hazretlerinin türbesini ziyaret ettik. Caminin ve türbenin harap hâline müteessir olduk. Namazda dua ettik. ‘Ya Rabbi¸ buranın hizmetini bize nasip et.' dedik. Cenab-ı Allah (c.c.) duamızı kabul etti. 1960 yılında eski camiyi yıkıp¸ yenisinin temelini attık. Bu zat büyük velidir. Buradan geçen Moğol Kumandanı ordusuyla¸ bu velinin çadırına misafir olmuş. Askerlerinin karnını doyurmasını istemiş. Şeyh Abdurrahman-ı Erzincanî Hazretleri karşıdan geçen geyik sürüsüne seslenmiş: ‘İçinizde misafirlerime¸ feda-yı can olmak isteyen var mı?' demiş. Sürüden ayrılıp gelen geyiği kesip pişirmiş. Bütün orduyu doyurmuş. Bu kerametini gören Moğol kumandan sekizyüz askeriyle Müslüman olmuşlar. Keramet sahibi büyük velidir." diye buyururlar.


 H. Hamidettin Ateş Efendi Balabanlı bir yaşlı amcayla sohbet ederken¸ “1960 yılından itibaren inşaatına başlanan bu külliyenin tamamlanması 50 yıl sürdü ama Allah'a hamd olsun tamamlandı.” demesi üzerine o yaşlı amca: “Efendim¸ bu camiinin inşaatı devam ederken 1980'li yıllarda Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri 'Oğul ne zaman Gökpınar Projesi tamamlanır¸ su buralara akarsa¸ o zaman camiinin inşaatı da tamamlanır.' buyurmuşlardı. Hazretin o kelamı tahakkuk etti. Su bu sene geldi¸ külliye inşaatı da sizlerin himmet ve gayretiyle tamamlandı.” der.


Hâce Ahrâr fütüvvet ehlinin bir diğer özelliği olan el emeğiyle çalışıp kazanmaya da önem verir¸ kendi el emeğiyle kazanıp harcamak için Taş­kent'e gidip ziraatla meşgul olur.


Ahrâr¸ olağanüstü zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat sürmüştür. Arazilerini vakıf hâline getirmiş ve kazandıklarını insanlar için harcamıştır. Gurur ve kibrin¸ insanın ahlâkî derecesini düşürdüğünü belirtmektedir. Ona göre insanlara hizmet etmek¸ en yüksek mânevî derecedir. O İncelik ve nezaketiyle tanınmış olup misafirperverdir.[13] Ubey­dullah-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri¸ (h. 893/m. 1487)'de Semerkand'da vefat etmiştir.


Bir defasında bazı mürid ve hizmetçileriyle Keş tarafına giderken hava kararınca yolda çadır kurup konaklarlar. Dışarıda yağmur yağmaya başlayınca yol arkadaşlarının ıslanmasına gönlü razı olmayan Ahrâr¸ çadırın yeterince temiz olmadığını öne sürüp dışarı çıkar¸ ama müridlerini çadırda kalmaya ikna eder ve bütün geceyi yağan yağmur altında geçirir. Benzer bir hadise de çok sıcak bir günde vuku bul­muştur. Tek gölgeliğin olduğu bir tarlada müridlerin daha rahat istirahat edebilmesi için bir bahaneyle oradan uzaklaşıp akşama kadar gelmez.[14]


Bir bayram sabahı topluca yemek yenecektir. H. Hamedettin Efendi Hazretlerinin sofrası hazırlanmış ama ihvanların¸ misafirlerin yemekleri henüz verilmemiştir. H. Hamedettin Efendi "Bütün arkadaşlarımızın yemekleri önüne konuncaya kadar kaşığımızı batırmayız." diyerek ihvana olan muhabbetini beyan etmiştir.




 






[1] Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 159.



[2] Nakşbendî¸ Hulâsatü'l-Mevâhib¸ s. 210; Hânî¸ Hadâikü'l-verdiyye¸ s. 573.



[3] El-Hânî¸ Âdâb¸ s. 82.



[4] Nakşbendî¸ Hulâsatü'l-Mevâhib¸ s. 211-212.



[5]   H. H. A. Aile Arşivinden.



[6]   Ateş¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s. 133.



[7]   Musa Tektaş¸ Aşkın Sırlı Kapıları Fetholunca¸ Somuncu Baba Dergisi¸ Mayıs 2007¸ s. 79.



[8] El-Hânî¸ Âdâb¸ s. 83; Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 159.



[9] Nakşbendî¸ Hulâsatü'l-Mevâhib¸ s. 213-214; Hânî¸ Hadâikü'l-verdiyye¸ s. 577-578.



[10]   Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 160.



[11]   Nakşbendî¸ Hulâsatü'l-Mevâhib¸ s. 216-217; Hânî¸ Hadâikü'l-verdiyye¸ s. 580-581.



[12] Ateş¸ Dîvân¸ c. II¸ s. 142.



[13]   Haksever¸ Yâ'kub-ı Çerhî¸ s. 83.



[14]   Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 168.

Sayfayı Paylaş