GÖNÜL MÜ ÜSTÜNDÜR KÂBE Mİ?

193-somuncubaba-gerekir

Divan şiirinin incelenmesi konusunda en büyük problemlerden biri, şiir şerhleridir. Özellikle gazel türündeki şiirlerde, bu şerh sorunu kendisini daha çok göstermektedir. Gazel türündeki çoğu şiirde, şiirin hem zâhirî hem de bâtınî yorumu söz konusudur. Gazeller, bir başka tabirle maddî-manevî, somut-soyut ya da beşerî-tasavvufî gibi pencerelerden bakılması gereken şiirlerdir. Şiirlerin sadece zâhirî manasına takılıp kalmak, ya cahilliğin ya da Divan şiirine karşı menfî bir bakışın tezahürüdür.

Klasik şiirimizin en önemli üstatlarından, Türkçe’nin “süt dişi” olarak tabir edilen Yunus’un aşağıda yer alan iki beytinde, hem ilâhî aşktan bahsedilmiş hem de zâhire takılıp bâtını gör(e)meyenlere sitem edilmiştir.

Toldur kadeh sungıl bize ‘ışk şarâbından iy sâkî

Ol badyadan gerek bize andan içe şeyh ü fakî

(Ey sâkî! Aşk şarabından kadehimize doldur ve bize sun. O şarap kadehi bize lazımdır, ondan şeyhler ve fakihler içsin.)

Sâkî, Divan şiirinde aşk meclisinin en önemli unsurlarından biridir. Kadeh sunan, içki veren manalarına gelir. Meclise huzur, neşe ve canlılık verir. Ortalıkta dönüp dolaşarak meclistekilere kadeh sunar. Sâkî, aşk şarabından sunduğu için çoğu zaman sevgili mesabesindedir. Bu meclis, alelade bir meclis değildir. Sunulan şarap da sadece zâhirî manada içki değildir. Yunus’un bu gazelinde ve divan şiirinin çoğu gazelinde olduğu gibi, zâhirî mânâda İslâm dini için tartışmasız haram ve günah olan kadeh, şarap gibi tabirler, Divan şiirini anlayamayanlar ya da anlamak istemeyenler tarafından çokça eleştiriye maruz kalmıştır. Şiirin yalnızca beşerî manasına takılıp kalmak, şiirin tasavvufî yorumunu görmede engel olmaktadır.

Aşk şarabından kasıt, sevgi ve muhabbettir. Sevgi ve muhabbetin duyulacağı sevgili de şüphesiz Allah’tır. Âşık, ibadetini sadece Allah’tan ve cehennemden korktuğu için yapmaz. Ya da cennete girmenin hayaliyle yanıp tutuştuğu için de bunu yapmaz. Âşığın ibadetinin ve zikrinin temelinde aşk vardır, sevgi vardır. Âşık, kulluğundan haz duyar; yapılması emrolunan vazifeleri, sırtında bir yük olarak değil, Allah’a yakınlaşma, onunla bir olma şeklinde telakki eder. Ebedî ahiret yurduna varmadan evvel, fânî âlemde de her an O’nunla hemhâl olmak ister. Âşık için bunu mümkün kılan aşk şarabından içmesidir.

Bir de aşk şarabından içmeyen, şarabı sadece dünyalık anlamıyla idrak eden şeyh ve fakihler vardır. Yunus Emre, beytin ikinci mısrasında bu düşüncede olanlara sataşmaktadır. Burada geçen şeyhler ve fakihler, elbette bir genellemeyi ifade etmez. Hem burada hem de çoğu gazelde olduğu gibi, eleştirilen ham ve kaba sofu tipi vardır. Bu tip, âşık tipinin tam tersi özelliklere sahiptir. Olayın dış gerçekliğinde kalırlar ve iç yüzünü göremezler. Aşk şarabından da bir yudum nasipleri yoktur. Bu şeyh ve fakihler, şarabın, aynı zamanda ilâhî bir aşk içeceği olduğunun; sarhoşluğun, aynı zamanda bir gönül sarhoşluğu olduğunun; sevgilinin, sadece beşerî bir güzel değil, aynı zamanda bizzat Allah olduğunun farkında değillerdir. Yunus, sâkîye seslenir ve sevgiden, aşktan bîhaber olan şeyhlerin ve fakihlerin de kadehlerinin doldurulmasını ister.

Gönül mi yig Kâbe mi yig eyit bana ‘aklı iren

Gönül yigdür zîrâ ki Hak gönülde tutar turakı

(Ey aklı eren! Söyle bana, gönül mü üstündür yoksa Kâbe mi? Elbette gönül üstündür çünkü Allah, gönülde yer tutar.)

Yunus, buna benzer bir söylemi, başka bir şiirinde şöyle ifade ediyor:

Bir kez gönül yıkdunısa bu kıldugun namâz degül

Yitmiş iki millet dahı elin yüzin yumaz degül

Yunus Emre’ye göre gönül, Kâbe’den çok daha üstündür. Gönül; imanın, muhabbetin ve marifetin merkezidir. Sıfat ve esmâ-yı ilâhîyenin tecellîgâhıdır. Kul, Rabb’ini gönlünde taşır. Hadîs-i kudsî olarak bilinen “Ben kâinata, yere-göğe sığmadım fakat mü’min kulumun kalbine sığdım.” kelâmı, bu konuda Yunus’un ve onunla aynı dili konuşan mutasavvıfların şiarı olmuştur.

Gönül, Allah aşkının hissedildiği merkez olduğu için çok kıymetlidir. Bu yüzden tasavvuf öğretisinde “Ne kır ne de kırıl!” sözü, büyük önem arz eder.

Yunus’un, Kâbe’yi gönülle kıyas etmesinin sebebi, Kâbe’yi tahfîf etmek değil, Kâbe gibi kutsal bir mekânla gönlü kıyas edip onu taltif etmektir. Burada da hiç şüphesiz sembolik bir anlatım söz konusudur. Bir şeyin değerini belirlemek için onun iyilerle mukayese edilmesi şarttır. Yunus da gönlün Allah katındaki değerini anlatmak için böyle bir yola başvurmuştur. Yoksa elbette amacı Kâbe’yi değersiz göstermek değildir.

Yunus Emre’nin, gönlü Kâbe’den üstün görmesinin bir başka nedeni de Kâbe’yi inşa edenin “insan”; gönlü inşa edenin ise “Allah” olmasıdır. Kâbe, sonuçta bir sembol ve maddî bir yapıdır. Bu konu hakkında İbnü’l-Arabî; “Allah, kulunun kalbini değerli bir ev, büyük bir harem olarak nitelemiş, semaya ve arza sığmadığı hâlde oraya sığdığını bildirmiştir. Bundan anlarız ki mü’min kulun kalbi, Beyt’ten yani Kâbe’den daha şereflidir. Gönül âleminde dolaşan hisler, fikirler ve hayaller, hacıların Kâbe’yi tavaf etmeleri gibi kulun kalbini tavaf ederler.” demiştir. Ve yine Yunus Emre der ki:

Gönül Çalab’un tahtı gönüle Çalap bahdı

İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkarısa

Sayfayı Paylaş