GÖNÜL MEDENİYETİ

Somuncu Baba

Gönül dünyamızı yüzünün nuruyla¸ sözünün sürûruyla ışık ışık donatan¸ gönül sultanlarının hayatlarını¸ fikirlerini ve eserlerini tanımak suretiyle gönül iklimimiz genişleyebilir.
Yaşadığı asra hizmet mührünü¸ gönüllere muhabbet mührünü vuran mürşid-i kâmiller bıraktıkları eserlerle daha doğrusu ölümsüzlük sırrına eren gönülleriyle canlı olarak aramızda yaşamaktadırlar. Onlar ciddi bir manevî eğitimden geçerek kâmil bir insan olarak yetişmişler ve insanları kemal sıfatlarla olgunlaştırmak için gönül kazanmışlardır. “Gönül Medeniyeti”ni bu şekilde inşâ etmişlerdir.

Gönül dünyamızı yüzünün nuruyla¸ sözünün sürûruyla ışık ışık donatan¸ gönül sultanlarının hayatlarını¸ fikirlerini ve eserlerini tanımak suretiyle gönül iklimimiz genişleyebilir.
Yaşadığı asra hizmet mührünü¸ gönüllere muhabbet mührünü vuran mürşid-i kâmiller bıraktıkları eserlerle daha doğrusu ölümsüzlük sırrına eren gönülleriyle canlı olarak aramızda yaşamaktadırlar. Onlar ciddi bir manevî eğitimden geçerek kâmil bir insan olarak yetişmişler ve insanları kemal sıfatlarla olgunlaştırmak için gönül kazanmışlardır. “Gönül Medeniyeti”ni bu şekilde inşâ etmişlerdir.
Bizim gönül medeniyetimizin esası: sevgi ve aşktır. Allah’ın yarattığı her varlığı kutsal bilip¸ yaratılanı yaratandan dolayı sevmek inancı gönül medeniyetinin temel felsefesidir. Gönül mimarları¸ gönül medeniyetini¸ muhabbetle inşâ etmişlerdir. Bugün insanlık âlemi işte bu gönül medeniyetini kuracak¸ gönül mimarlarına muhtaçtır. Bu yazımızda gönül mimarlarından Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin gönüle bakış açısını tanımaya çalışacağız.
Hulûsi Efendi ve Gönül
Hulûsi Efendi ilim ve irfan adamı idi. Gönül medeniyetini ilim¸ adalet¸ sevgi¸ rahmet¸ hoşgörü¸ şefkat¸ gibi eskimeyen evrensel değerler üzerine inşa etmişti. Göz kamaştırıcı eserleriyle tarihe imzasını atan¸ önce gönüllere hitabeden¸ gönüllere değer veren bir mürşid-i kâmildi.
Medeniyetle “Gönül” arasında sıkı bir bağ ve bütünlük vardır. İnsan “Gönül”ü keşfettikçe¸ gönüle değer verdikçe medenileşmiştir. “Âlemden maksat âdemdir¸ âdem ise gönülden ibarettir” sözüyle ilahî tecelli yeri gönlün kudsiyetine işaret edilmiştir.
Hulûsi Efendi Dîvânı’ndaki bir beyitte şöyle buyurur:
Demişlerdir gönüldür Kâ’betu’llâh
Nazargâh-ı Hudâ şâzı gönüldür
Şiir dünyamızda gönül kırmak Allah’ın evini (Beytullâhı) tahrip etmek¸ gönül yapmak da Kâ’be inşâ etmek olarak tavsif edilmiştir.
Anı bir kimse taş urup yıkarsa
Denir yık Kâ’be’yi yıkma gönüldür
Halis bir gönlün sahibi olan insan da elbette yücedir değerlidir. Eşref-i mahlûkat olan insan¸ âlemin seçilmişi¸ kâinatın göz bebeğidir. Hakikat denizinden inci mercan toplayan bir dalgıçtır:
Hulûsî’yâ hâs gerek
Bahrına gavvâs gerek
Gönülde ihlâs gerek
Gönül yâra yâr olur
Benî âdemin asıl yüceliği: “Yere göğe sığmadım da inanan kulumun gönlüne sığdım” mealindeki kudsî hadisin sırrına mahzar olmasıdır. Gizli hazineyi içinde barındırmasıdır. İşte bu gerçeği bizlere fısıldayan iki beyit:
Nüsha-i kübrâ demidir âdemin
Âdemi bil âdem ol âdem gönül

“Küntü kenz”in mahzeni zâtındadır
Bil Hulûsî sırrın olma kem gönül
Gönül ilahî tecellinin merkezidir. Gönül daima nefsile mücadele içerisindedir. Manevî açıdan yetişen insanlar¸ maddenin hâkimiyetinden kurutularak¸ gönülle işbirliği yaparlar.
Osmanlı’da Gönül Medeniyeti
İhtişamlı bir medeniyetin yapıcısı olan ecdadımız Osmanlı’nın hep gönül tarafı ağır basmıştır. Böyle bir gönül medeniyetini temsil eden Osmanlı’nın maddeye bakışı da tam manasıyla gönül zaviyesinden olmuştur.
Osmanlı gönül zaviyesini yakalayınca söz söyleme sanatı da bu açıdan gelişmiştir. Onun için Osmanlı padişahlarının 21’i şairdi¸ büyük devlet adamları da şairler arasından seçilirdi. Söze böyle hassasiyet gösteren bir medeniyet tabiidir ki¸ gönlü gibi binasının içini ve dışını mamur edecekti. Kapı tokmağını¸ pencere pervazını¸ bahçesini¸ ibriğini¸ leğenini¸ yemek tasını ve elbette dünyasını süsleyecekti.
Sözün bu derece muteşem kullanılıyor olması halka dalga dalga yayılmıştı. Osmanlı’da şiir üç ayrı minvalde gündeme geliyordu: Tahsil görmüş insanların bulunduğu yerlerde divan şairleri¸ tekkelerde mutasavvıf şairler¸ köyde¸ kırda¸ bayırda halk şairleri yetişmişti.
Gönül tarafını kaybetmeden o toplumu yeniden inşa etmek istiyorsak onun medeniyet haline nasıl geldiğine iyi bakmak lazımdır. Çeşitli ırklardan¸ çeşitli kültürlerden¸ çeşitli dinlerden oluşan bir topluluğu¸ barış ve huzur ortamında nasıl bir arada yaşattıklarını anlamaya çalışacak olursak şu sonuca ulaşırız: Ecdadımız gönüle değer vermiş¸ insanı aziz bilmiştir. Önce kendiyle sonra etrafıyla barışık yaşamayı öğrenmiş ve 72 millete öğretmiştir. Sanatla edebiyatla¸ saz ile söz ile gönüllere hitabetmeyi çözmüştür. Şiirin efsunlu gücünü aşk tadında sunarak gönülleri fethetmiştir.
Dîvân şiirimiz gönül medeniyetimizin has bahçesidir. Çünkü bu bahçede aşk ile açan elvan elvan çiçekler dostluğu¸ kardeşliği¸ sevmeyi¸ sevilmeyi anlatır her dalında. Her tomurcuğundan ayrı ayrı güzel kokular¸ dallar yapraklar olarak güzellikler saçılır.
Bir insanın kalbini tamir etmek¸ iki cihanı kazanmaktan aziz tutulmuş¸ bu düstur satır satır insanlara gül güzelliğinde sunulmuştur. Bir çiçeğin sarmal yaprakları gibi¸ içindeki benekleri saklaması gibi¸ özündeki esrarı sırlamıştır. Hakiki güzelliği yansıtan bir ayna olmuştur. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin bir gazelinin satır aralarında bu güzelliklere birlikte seyredelim:
Halvet-geh-i dil-dâr olur âşıkların gönülleri
Gencîne-i esrâr olur âşıkların gönülleri
Allah aşkı ile yananların gönül ve ruh dünyaları¸ irfânî ilimler ve Rabbânî sırlarla aydınlanıp parlamıştır. Bundan dolayıdır ki¸ âşıkların iç âlemi sevgiliyle baş başa kalabilen bir mekân hüvviyeti kazanmaktadır.
Sevda yıldızları¸ irfan mehtapları¸ tevhit güneşleri ve tüm maneviyat nurlarının doğuş ufukları¸ vuslat iklimlerinde¸ ariflerin gönül dünyalarında ve Allah âşıklarının iç âlemlerindedir. O gönüller¸ türlü türlü nakışlarla bezenmiş hazinelere benzerler. Hatta o nakışların her biri güzelliklerin sembolüdür. Her motifin gizlediği özel bir mâna ve sır vardır. O gönüller¸ her an şeytanları kovalayan ve yakıp kül eden manevî aşk ateşinin yandığı ocağa benzer. Çünkü onlar¸ Hakk tecellilerinin arşı ve icraat tahtıdırlar.
İki cihânın mebde-i bir kalb içinde gizlidir
Âyîne-i dîdâr olur âşıkların gönülleri
“Beni göklerim ve yerim içine alamadı da mü’min kulumun kalbi rahatlıkla içine alabildi” kudsî hadisi¸ mü’min gönlünün enginliğini ve ne büyük feyizlere mazhar olduğunu ne güzel ifade etmektedir!
Kalp¸ Allah’ın aynasıdır. Gönül¸ Mevlâ’nın tahtıdır. O ayna¸ güneş kadar büyük bile olsa hiçbir fânî varlığa çevrilmemelidir. O tahta başka sevgili ve sultanlar oturtulmamalıdır. Kalp aynası gerçek nûrunu¸ ancak nurların nûru olan¸ güneşi lamba ve ay’ı kandil yapan¸ nûr ismiyle âlemin çehresini baştan başa aydınlatan Cenâb-ı Allah’tan alabilir. O’nun namına olmayan¸ O’nu göstermeyen¸ O’na götürmeyen her nûr sahte birer ışıltı ve göz boyayan birer büyücüdür. Kalbin Allah’a ayna yapılması¸ O’na çevrilmesi¸ ancak bolca tefekkür ve çokça zikirle olur.
Ol kenz-i mahfîye gönül mahzendürür mahremdürür
Bir cilvekâr-ı yâr olur âşıkların gönülleri
“Gizli bir hazine idim bilinmeyi diledim” hakikatinin sırrına vakıf olanlar gönülden Allah’a doğru manen yol alırlar¸ ibadet ve taatte bulunurlar¸ onların feyiz ve nurları artar. Bu esrarın kendilerine sağladığı güç¸ teşvik ve motivasyonla yoldan sapmadan dosdoğru ilerlerler. Manevî yolculuklarını tamamlayıp Allah’a vâsıl olanlar ise¸ gönül gözleriyle Allah’ı seyretmenin nurlarına bürünmüşlerdir. Birinciler¸ biraz da o nurları kaybetmemek için çalışırken¸ ikinciler ise¸ nur ve feyizler onların bir parçası gibi olmuştur. Ebedî bir güneşin aynası haline geldikleri için nereye yönelirlerse orayı da aydınlatırlar. Bunlar¸ başka hiçbir şey için değil¸ sadece Allah içindirler. O’nda adeta benliklerinden geçmiş ve yok olup gitmişlerdir.
Aşk Medeniyetimiz…
İlahî aşktan nasip alabilmek için sevmek ve sevilmek gerekmektedir. Aynı zamanda ibadet ve zikir gereklidir. Dinî hayatta ihlas ve samimiyetinde şüphe olmayanlar aşk makamına erişirler. Rıza-i İlahiye talip olanlar; ibadet ve taatlerinde¸ yaptığı hayırlı işlerde Allah’ın hoşnutluğundan başka hiçbir şeyi amaçlamazlar. Hatta¸ değil dünyevî bir beklenti içinde olmayı¸ ahiret sevap ve mükâfatını bile gerekçe yapmazlar. Çünkü en büyük mükâfat olan Cennet bile yaratılmıştır ve Allah’ın hoşnutluğu yanında küçük ve önemsizdir. Maneviyatta ilerlemiş¸ gönül ve ruhu aydınlık kimselere gönüllerinde yâr ile beraber olmanın fırsatını yakalamış bahtiyar kimselerdir.
Bizim medeniyetimizde¸ dinî ve millî hislerimiz coşkundur¸ dostluk ve akrabalık bağlarını kuvvetlendirmek¸ komşuluk ilişkilerini yenilemek¸ toplumsal hayatı canlandırmak için çalışmak ibadet mesabesindedir. Bir gönül medeniyeti olan İslâm’ın yoksulu gözetme¸ yetimi sevindirme¸ düşkünü tutma¸ güçsüzü kollama¸ zayıfı destekleme¸ muhtaçla paylaşma gibi yüce değerlerini yaşatmak düsturu bu medeniyetin bânileri olan mutasavvıfların hayat tarzıdır.
“Gönül Medeniyeti”ni inşâ eden ruh halini içinde taşıyan insan-ı kâmili örnek alan bu yolun sâlikleri¸ sevdiklerine gönül tahtında yer verirler. Gönül gözüyle görüp gönül diliyle konuşurlar. Gönülden gönüle sevgi yolu bulurlar. Gönlü Allâh’ın evi bilir¸ gönüllere hizmet etmeyi Allah’ın rızasını kazanmaya vesile bilirler. Hazretin şu beyti ile yazımızı taçlandıralım:
Hulûsî istersen rızâ gönüllere sen hizmet et
Kıblegâh-ı esrâr olur âşıkların gönülleri

Sayfayı Paylaş