GÖNÜL DİLİ ÜZERİNE

Somuncu Baba

es veya işaret yani harfler toplamı olarak söylenen bir kelimenin bu boyutu onun madde tarafıdır. O kelimeye yüklediğimiz anlam ise kelimenin mana tarafı yani ruhudur.

es veya işaret yani harfler toplamı olarak söylenen bir kelimenin bu boyutu onun madde tarafıdır. O kelimeye yüklediğimiz anlam ise kelimenin mana tarafı yani ruhudur. Bundandır ki¸ bir kelimenin anlamı nasılsa söylenişi de öyle olur. Dolayısıyla manasını bilmediğimiz bir kelimenin söyleniş biçimi bile bizi şu ya da bu şekilde etkiler. Burada sözün taşıdığı anlamdır esas olan. O anlamın ses veya işaret olarak muhatabın gönlüne verdiğidir kelimenin kendisinden daha önemli olan.
Hatta meseleye böyle bakıldığında iletişimde sadece kelimeler görev yapmaz. İnsanın ses tonu¸ o esnada yüzünün aldığı şekil bile bu iletişimde rol sahibidir. Böylece bir bütünlük içinde kelimeler aracığıyla bir gönülden başka bir gönüle duygular¸ düşünceler aktarılmış olur. Anlatma¸ anlama yani anlaşma/iletişim ve buna bağlı olarak değişim/gelişim gerçekleşir.
Meseleye o zaman bir gönül dili olarak da bakmak gerekecektir. Böyle bakıldığında ise Hz. Mevlâna'nın şu sözünü hatırlamadan edemeyiz: “Çölü kumlardan ibaret görmek¸ bir kertenkele bakışıdır.” Biz bu ifadeyi kulak ve dil kavramları için de kullanabiliriz. Sonuç yine aynıdır. Can gözüyle bakmak¸ can kulağıyla dinlemek¸ can diliyle söylemek….İşte “gönül dili” bu bağlam içinde modernizmin anlamakta güçlük çektiği bir iletişim aracına dönüşür.
Buna göre¸ söz'ün de doğuş kaynağı gönüldür. Yine Hz. Mevlâna'nın ifadesiyle “Küpün içinde ne varsa dışarı o sızacaktır.” Bunu dile uygulayacak olursak gönülde olan kelama dönüşecektir demek gerekir. Gönül¸ hangi duyguların¸ düşüncelerin rahmi ise dilin söyledikleri de yani doğuş da ona göre olacaktır. Bahçeden gelen koku¸ gülün niteliğine göre olur çünkü..
Bir de alıcı açısından bakmak gerekir olaya… Zira konuşan¸ yazan verici; dinleyen ve okuyan alıcı'dır. Burada da Hz. Yunus'a başvuralım. Şöyle buyuruyor:
Aşksızlara benim sözüm¸ benzer kaya yankısına…
Bu mısra¸ sözü söyleyen kadar sözü dinleyenin de nasıl bir durumda olması gerektiğini çok açık bir şekilde belirtmektedir: Öyleyse insanlar arasında aynı dili¸ aynı kelimeleri kullanmakla aslında tam olarak anlaşmış olamayız. Zira ortak paydalar¸ bu iki varlıkta “aşk” olmadığı üzere aynı kelimelerle de konuşulsa aynı anlamlar kastedilmeyeceği için bir anlaşma sağlanamayacaktır.
Buradan söyleyen gönlün hakikat ehli birine ait olması¸ dinleyen gönlün de hakikat arayışı içindeki birine ait olması iletişimin gerçekleşmesi için temel şarttır. Buradan tasavvuf dilinin ilim dilinden neden daha çok etkili olduğu konusuna varabiliriz. Bir hakikat ehlini dinleyen insan¸ ona bütün bir teslimiyetle gönlünü açar. Söylenen hakikatin sırları o an için kavramasa bile manaları kavranır. Yani dinleyici belki anlamaz söylenenleri ama yüreğine nakşeder yani hisseder. Bir değişim ve dönüşüm yaşar.
İlim dili ise eğer hakikate bağlı bir dil olarak kullanılmıyorsa asla anlaşılmaz. En başta söylenenin kafası karışıktır. Bu karışıklık da ifadelere yansıyacağından beklenen iletişim bir türlü sağlanamaz ve bu tür konuşmalardan sadece tartışmalar doğar. Asla anlama ve anlaşma olayı gerçekleşmez. Gönül diliyle konuşanlarda ise bu durum teslimiyet olarak tezahür eder. Sözden¸ maksat hasıl olur. Tabi bu tür konuşmada beden dili¸ yani göz¸ yüz vb. de jest ve mimiklerle maksadın gerçekleşmesinde görev yaparlar.
Kendisinin yahut karşısındakinin bir gönlünün olduğu gerçeğini unutan çağımız insanı sadece konuşuyor ama anlaşma gerçekleşmiyor. Her şeyden önce¸ sözü yani kelâmı ilahi boyutta idrak söz konusu değil. Dil'e kendinden ibaret bir araç gözüyle bakmak dil'i anlamamak demektir. Dil'in de böyle bir durumda vazifesini yapması asla beklenemez. Gerek günlük konuşmalarda gerekse kitaplarda kullanılan dil'in bugün için böylesine kuru olmasının asıl sebebi de budur.
Gönlü unutan insan¸ nefse yöneliyor. Bu dil açısından da böyle…Reklamların tesir gücünü başka türlü izah etmek mümkün değildir. Çünkü burada nefsle dil arasında bir çelişki yok. Küpün içindeki aynen dışarı sızmakta¸ alıcı yani dinleyen de nefse ait açlıkla bu söyleyişe kulak verdiği için söyleneni hemen anlayabilmektedir. Anlaşma bu noktada olmaktadır ama burada beslenen hep nefistir¸ bedenin maddi ihtiyaçlarıyla ilgili olan arz ve taleplerdir. Öte yandan ise kuruyan¸ çölleşen gönüldür.
Gönlün kuruduğu¸ nefsin ise ihtiyaçlarının karşılandığı böylesi bir ortamda sadece dil'in¸ konuşmanın¸ yazmanın değil insan olmanın da anlamı değişmektedir. Bu ise¸ kutlu emaneti yüklenip dünya hayatını ahiretin tarlası olarak sürdürmesi gereken insanoğlu için tam bir felakettir. Çünkü nefsin doyum noktası asla olmayacak¸ azgınlaştıkça azgınlaşacaktır. Nitekim görünen manzara da genel olarak böyle değil midir? Elbette böyledir ve böyle olduğu için de söz kirlenmektedir. Çünkü kirli bir kaynaktan gelmektedir suları ve kirli bir yere doğru akmaktadır.
Sözün şifa olduğu zamanları idrak etmiş bir kültür coğrafyasında yaşıyoruz. Sözü bu anlamda hiçbir zaman hikmet aracı olarak bilmeyenlerin¸ kullanmayanların gönül semalarımızı kaplayan kara bulutları yine söz ehliyetine sahip olanların gönül dillerini gündeme getirerek aydınlanabilecektir. Onları okumak¸ dinlemek mesela Yunus'la sabahlamak¸ Mevlâna ile akşamlamak gerekiyor. Sohbetin tasavvufta en temel eğitim ve iletişim aracı olarak kullanılması üzerinde düşünmek inanıyorum ki hepimize yeni ufuklar açacaktır.
Sohbet dili¸ gönül dilidir. Hz. Peygamber(s.a.v) çizgisidir. Bu çizgi üzerine berdevam olan hikmet ehli de nice gönüle tarih boyunca gönül diliyle ulaşmıştır. Bu dillerin söyledikleri¸ bu gönüllerin anladıklarıyla sadece insan gönlü değişim ve dönüşüme uğramamış¸ hayat buna göre yaşanmış¸ kurumlar buna göre oluşmuş¸ kültür ve medeniyet eserleri buna göre ortaya çıkmıştır. Dahası gönül dili bilinen anlamdaki dil sınırları içerisinde kalmadığı için tabiatın ve diğer varlıkların diliyle de böyle bir anlayışla anlaşılır hale gelmiştir.
Gönül'de problem yoksa insanın maddi varlığında¸ hayatında da bir problem olmayacaktır. Çünkü bu dilin bereketiyle bir taşın dilini de anlayacaktır¸ bir kuşun dilini de…Tabiatın ve tabiattakilerin dilini anlamak ise hikmete dayalı bir medeniyeti kurmanın en elzem şartıdır. Nitekim huzur çağlarımızda böyle olmuş¸ insanlar bütün varlıklara ve olaylara aynı zamanda metafizik bir gözle de bakmışlar¸ insan¸ hayat¸ tabiat uyumunu bu şekilde gerçekleştirmişlerdir.
Hikmet bilgisinden uzak bir şekilde iletişim konusuna yaklaşanlar bu mesele üzerinde ne derlerse desinler gönül dilini keşfetmedikleri sürece boş konuşmuş¸ boş yazmış olacaklar ve söz kirlenmesi hiçbir zaman bitmeyecektir. Arınması gereken bedenimizden önce gönlümüzdür. Bulunması gereken dil ise kadim medeniyetimizde örnekleri görüldüğü gibi gönül dilidir.
Hatta bir adım ötesinde şunu bile söylemek gerekecektir. Eğer gönlün dilini iletişim aracı olarak kullanmayı bilebilirsek kelimenin¸ cümlenin bile fazlaca bir anlamı olmayacak¸ bir bakış¸ bir tebessüm bile çoğu zaman maksadı anlatmaya yetecektir. Çünkü böyle bir gönlün hazinesi olan aşk¸ beden dilini de “lâl” eder. Geldiğiniz nokta burada muhakkak ki “sükut” makamıdır. Durum öyle ama kim demiş ki susmanın konuşmamak olduğunu? Elbette kimse böyle bir şey söyleyemez. Çünkü susmak¸ çok şey anlatmaktır¸ tabi ki ehline..Değilse söz¸ “kaya yankısı” olmaktan öte geçemeyecektir.

Sayfayı Paylaş