GÖNÜL AYNASI

Somuncu Baba

"İki cihânın mebde‘i bir kalb içinde gizlidir

Âyîne-i dîdâr olur âşıkların gönülleri"

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)


Tasavvufta Allah'ın kendilerinde zuhur ve tecelli ettiği varlıklar birer ayna olarak görülmüştür. Hakîkat-i Muhammediyye nazariyesinin gelişmesi sonunda Hz. Muhammed (s.a.v.) Hakk'ın en mükemmel aynası sayılmıştır. Süleyman Çelebi¸ “Zâtıma mir'ât edindim zâtını” derken Allah'ın zâtının Hz. Peygamber (s.a.v.)'in zâtında göründüğünü anlatır. Buna “âyîne-i zât” denir. En yüksek seviyedeki tecellî; zâtın¸ zât için tecelli etmesidir. “Mir'ât-ı vücûd” deyimi de bu mânada kullanılmıştır.


İlk dönemlerde âriflerin Allah'ın aynası olduğu¸ bu aynada Allah'ın bütün sıfat¸ fiil ve isimleriyle tecelli ettiği hususu üzerinde ısrarla durulmuştur. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri¸ Allah'ın aynaya benzeyen birtakım kulları olduğunu¸ halka nazar etmeyi murad edince o kullara baktığını¸ halkı onlarda görüp onlardan halka nazar ettiğini söyler. Onlar kalplerinden Hakk'ın dışındaki her şeyi çıkarmışlardır. Ebû Abdullah es-Subeyhî bu durumu anlatmak için¸ “Ârifin bir aynası var ki ona bakınca Hakk'ı görür.” demiştir. Baklî'ye göre bu ayna kalptir/gönüldür (âyîne-i dil¸ mir'ât-ı kalb); ilâhî nur insana buradan yansır. Kalbi /gönlü nurlanan ârif için artık her zerre bir tevhid aynası olur. Bu sebeple velînin kalbine/gönlüne “âyîne-i şeş-cihet” (altı yönü birden gösteren ayna) adı verilmiştir.1


Allah'ın halifesi olan insan¸ Allah'ın zat¸ sıfat ve fiillerinin en mükemmel şekliyle tecelli ettiği varlıktır. İnsan Allah'ın eksiksiz bir görüntüsü ve O'nu gösteren mükemmel bir aynadır. “Âlemde bulunan her şeyin insanda da bir örneği vardır. Allah kendisinde bulunan bütün isimlerden bir pay da insana vermiştir. O¸ isimlerini insanda göstererek insan vasıtasıyla âlemde görünmüştür. Yani toptan âlem¸ Allah'ın isim ve sıfatlarının tümü olduğu gibi insan da kâinatın bir küçük nüshası olarak Allah'ın bütün isim ve sıfatlarının yekûnudur.


“En Büyük Âlem Sende Gizlidir”


Allah'ın isim ve sıfatları diğer varlıklarda¸ âlemde ayrıntılı¸ fakat dağınık bir şekilde bulunduğu hâlde¸ insanda öz¸ fakat tam olarak toplanmıştır. Âlemde olan her şey insanda da vardır. İnsan görünüşü bakımından âlem-i asgar¸ iç dünyası¸ gönlü bakımından âlem-i ekberdir. Şeyh Galib'in şu beyti¸ Hz. Ali (r.a.)'nin “Sen kendini küçük bir varlık zannedersin¸ hâlbuki en büyük âlem sende gizlidir.” sözünün manzum söylenişi gibidir.2


Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen


Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen


Allahu Teâlâ bir hadîs-i kudsî'de: “Yere göğe sığmadım¸ mü'min kulumun kalbine sığdım.”3 buyurmuştur. Mü'min kulun kalbine sığmaktan maksat¸ “Kalbine tecellî eder.” demektir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi de bir beytinde şöyle buyurur:


Cümle âlemlerin sen zübdesisin


Âlem-i ekbersin ekvân içinde


Gönül¸ esma-i hüsnanın tecelli ettiği bir aynadır; ne kadar parlak ve saf olursa tecelli de o kadar berrak ve huzur verici olur. Aşağıdaki beyitte kalbin/gönlün mahiyeti çok güzel ifade edilmiştir:


İki cihânın mebde‘i bir kalb içinde gizlidir


Âyîne-i dîdâr olur âşıkların gönülleri4


(İki dünyanın mebdei¸ başlangıcı kalpte gizlidir; (bu sebeple) âşıkların gönülleri sevgilinin didarının aynası olur.)


Gönlün aynaya teşbihi¸ edebiyatımızın güzel benzetmelerinden biridir. Bu yüzden sâlik kendi gönül aynasına baktığında sevgiliyi görür. Bu hususta başka göz ve ayna aramasına gerek yoktur. Hulûsi Efendi (k.s.) aşağıdaki beyitte Hacı Bektaş-ı Velî ile aynı gerçeğe parmak basar:


Kendi mir'âtına nazar eylesen yârı görürsün


Cân gözünden gayrı ana açacak göz arama5


(Kendi aynana bakarsan sevgiliyi orada görürsün; can gözünden başka onu açacak göz arama.)


Sevgili ancak intibaha gelmiş¸ masivadan yüzünü çevirmiş can gözüyle görülebilir. Hacı Bektaş-ı Velî de şöyle demişti:


Her ne arar isen kendinde ara


Kudüs'de Mekke'de Hac'da değildir


Hulûsî Efendi (k.s.) aşağıdaki beyitle gönülü çarpıcı bir mecazla anlatıyor:


Cemâl-i dil-berin âyîne-i zîbâsıdır gönlüm


Zülâl-i Kevser'in bir ka'rı yok deryâsıdır gönlüm6


(Gönlüm¸ gönül kapıcı güzelin güzelliğinin süslü aynası; Kevser Suyu'nun dibi olmayan denizidir.)


İlk mısra bir mecazî güzelden bahsediyor gibi görünürken ikinci mısrada durumun öyle olmadığı belirtiliyor. Gönül ilâhî güzelliğin yansıdığı bir aynadır. Elbette ilâhî güzellik¸ dünya sahrasında başı dönmüş¸ gönlü susamış insana berrak¸ duru bir Kevser Suyu gibi olur. Tecelliye mazhar gönlün derinliğinden ya da genişliğinden söz etmek abestir. Sonsuza mazhar olan için bir son¸ bir ölçü¸ bir endâzeden söz edilebilir mi? Aslında her gönülde bu ilâhî güzelliğin yansımaları vardır. Fakat kimi yanlış yorumlar¸ maddî güzele¸ güzelliklere yorar hata eder:


Gönül bu âlem-i dehr içre sanma hâlî bir dil var


Ezel Mecnûn-ı zülf ü kâkül-i Leylâ-yı aşkdır hep7


(Ey gönül¸ bu fanî¸ geçici dünyada boş bir gönül bulunduğunu sanma; ezelden beri hepsi aşk Leyla'sının perçeminin¸ saçının tutkunudur.)


Mevlân⸠Mesnevî'de Bir Hikâye Anlatır:


Çinliler¸ “Biz daha mahir ressamız.” dediler. Türk halkı da dedi ki: “Bizim maharetimiz daha üstündür.” Padişah¸ “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı.” dedi. Çinlilerle Türk diyarı ressamları hazırlandılar; Türk diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi. Çinliler duvarlarına güzel resimler yaptılar¸ Türkler ise özenle kendi duvarlarını cilaladılar.


Türk ressamları¸ karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdılar. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar¸ bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi¸ adeta göz alıyordu.


Oğul¸ Türk ressamları dervişlerdir. Onlar gönüllerini adamakıllı cilalamışlar¸ istekten¸ hırstan¸ hasislikten ve kinlerden arınmışlardır. O aynanın saflığı¸ berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti¸ Musa'nın gönül aynası da parlamış¸ koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.


O suret göğe¸ arşa¸ ferşe¸ denizlere¸ ta en yüce gökten¸ denizin dibindeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu¸ sayısı vardır. Hâlbuki gönül aynasının hududu yoktur. Burada akıl¸ ya susar yahut şaşırıp kalır.


Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan¸ hem vahdeti bulan) gönülden başka bir nakşın aksi geçip gider¸ ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur edegelen her yeni nakış¸ gönle akseder¸ orada perdesiz¸ apaçık surette tecelli eder.


Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten¸ kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar¸ ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar¸ Ayne'l-yakîn bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar¸ aşinalık denizini bulmuşlar¸ birlik sırrında yok olmuşlardır.


Bu nedenledir ki yukarıda söylediğimiz gibi yere göğe sığmayan ancak mü'min kulunun kalbine sığan Yüce Allah için saf bir gönüle¸ temiz bir kalbe sahip olmak gerekmektedir. Paslanmış bir aynadan güzellikleri yansıtması beklenemeyeceği gibi¸ günahlarla kararmış bir gönle de¸ Yüce Mevlâ'nın kemâl ve cemâliyle tecellî etmesi beklenemeyecektir.


Nitekim bu gerçeği meşhur mutasavvıflardan Şemseddin Sivâsî Hazretleri de şöyle dile getirmiştir:


Sür çıkar agyârı dilden tâ tecellî ide Hak


Pâdişâh konmaz saraya hâne ma'mûr olmadan


Âyînesini saf tutabilenler¸ sadece nefsini bilenler ve varlığının bilincine erenlerdir. Kendini bilen Rabb'ini bilecek¸ bu vasıftaki insanlarla oturup kalkan¸ dertleriyle dertlenenler de¸ onların hâlleriyle hâllenecektir. Hulûsi Efendi Hazretleri de şöyle buyurur:


Bu kalbin hânesin pâk et misâfir gele dost sana


Musaffâ olmayan gönül o dil-dâra mekân olmaz8


Bir Gönüle Girmek


Hz. Mevlânâ der ki: “Yüz binlerce halkta yüz binlerce gönül vardır. Asıl gönül o tek gönüldür. ‘Sen o kırık dökük¸ parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak da vücûd ülkesini kaplayan rahmet ve cömertliğinden altınlar saçılan Rahman'ı ara!” Arş ve Kâbe'ye benzetilen gönül¸ insan-ı kâmilin gönlüdür. ‘Âdem'in yaratılışını tamamladığım ve ona rûhumdan üfürdüğüm zaman.'9 ayetinde insan rûhunun ilâhî menşeli olduğu anlatılmaktadır. Gönül Hakk'a varıp küll'ü bulunca Allah'a makbul olur. Gönlünü¸ mâsivâdan temizlemeyen kimselerde gönülden eser yoktur. Nitekim Mevlânâ sıradan insanların gönlünü ârifin gönlüne nisbetle bedene benzetir ve der ki: “Sen bende gönül var diyorsun ama gönül arşın üstünde olur. Hâlbuki sen aşağılardasın. Kara balçıkta su bulunduğunu herkes bilir. Fakat o su ile abdest alınmaz. Balçığın içinde su vardır ama o balçığa mağluptur¸ balçığın içinde kaybolmuştur. Sen de gönlüne ‘Bu da gönüldür.' diyemezsin çünkü senin gönlün kirli emellere¸ şehvete¸ hiddete¸ hırsına¸ dünya isteklerine mağlup olmuş; onların arasında kaybolup gitmiştir. Göklerden de üstün olan gönül abdalların¸ velilerin¸ insan-ı kâmillerin yahut peygamberlerin gönülleridir. Onların gönülleri çamurdan¸ yani kirli isteklerden¸ günahlardan arınmış¸ temizlenmiş¸ saf bir hâl almıştır. Manevî neşeleri arttıkça artmış ve coşmuştur.” Abdülkadir Geylanî: “Mâsivâdan arınmış bir gönül marifetullah taliplerine Kâbe olur.” der. Tasavvuf ehli¸ insan-ı kâmilin gönlünü Allah'ın yeryüzündeki hazinesi¸ ilâhî sırların mahzeni; hatta mülk âleminin mutasarrıfı olarak görür. Vuslata ermenin yolu bu gönüllere girmektir. Böyle bir gönüle giren kimse Kâbe'ye girenden üstündür. Bu yüzden Allah dostlarına ve erbab-ı dil olanlara “Bizi gönülden çıkarmayınız.” denir. Ayrıca Fecr Suresi'ndeki “Kullarımın içine gir.”10ayeti “Onların gönüllerine gir¸ teveccühlerini kazan.” şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim Yunus der ki:


Evliyanın gönlünden kesme şey'enlillahı


Sana himmet ol eyler göz ile kaşı değil


Gönlün gıdası olan marifet ile yitik malı olan hikmet kumaşı¸ ehl-i dilden elde edilir. Gönül eğitimi için bir gönle girmek ve bir gönül eri bulmak önemli bir şarttır. Yunus der ki:


Gönül erini önden¸ koma elden


O kurtarır seni dürlü fiilden


Mevlânâ gönül arınmasının gerçek bir gönül vasıtasıyla olabileceğini şöyle anlatır:


“Ey kalbine güvenip ‘Kalbim temizdir.' diyen kişi! Senin kalbinin gerçekten temizlenmesi için bir velinin kalp havuzundan yahut hakikat denizinden yardım istemen gerekir. Zira o ilâhî yardım olmaz ise nasıl para harcandıkça azalırsa¸ senin sınırlı temizliğin de azalır ve kirlenir.” “O kâfirlik ve dindarlık yanından geç de gel¸ gir gönül fırınına; seyret de gör; âşıkların canları nasıl altın kesilmiş¸ aşk da kuyumcu dükkânı.”


Mevlânâ'nın gönül fırını dediği¸ insana aşk öğreten mürşidin gönlüdür. Bu gönlün en önemli özelliği oraya gireni değiştirip dönüştürmesidir. Bu değişim ve dönüşüm insanın değerine değer katmakta¸ adeta ondaki cevherleri ortaya çıkararak altın yapmaktadır. Yine ona göre insan¸ mürşidle beraber oldukça çirkinlikten¸ kötülükten uzak olur¸ gemiye binmiş gibi gece gündüz Hakk'a doğru yol alırsın. Canlar bağışlayanın ruhanî himayesi altında gemide yattığı hâlde ilerler. Kişi zamanın peygamber varisi mesabesinde olan velilerinden ayrılmamalı¸ kendi hünerine¸ kendi bilgisine güvenmemelidir. Arslan bile olsa kılavuzsuz yola çıkmamalı yoksa gurura kapılır¸ kendini görür¸ yoldan çıkar. “Aklını başına al¸ kendine gel de şeyhin kanatları ile uç¸ şeyhin yardımını gör¸ manevî ordusunu seyret. Bu yolda ilerlemek bir mürşid vasıtasıyla olmalıdır. Çünkü nefs ancak mürşidin himmeti sayesinde gönle gelen ilâhî ilhamla kahrolur.” Bu yüzden bir mürşidin gönlüne giren su ve toprak kaydından kurtulup can ve gönül sohbetine erer. Hak cânibine aşkla cezbolunup üns ve huzur katına girerek muradına vâsıl olur.11


“Muhabbetullah ile…”


Müfessir Fahruddin Râzî de Allah'ı sevmenin marifetin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulayarak kişinin irfanı derecesinde muhabbetullahta ilerleme kaydedeceğini söyler.12 Râzî şu kıssayı örnek gösterir: “Hz. İsa üç kişiye rastlar. Bir de ne görsün¸ onlar daha çok zayıf ve renkleri daha çok soluk. Öyle ki onların yüzleri sanki nurdan meydana gelmiş birer ayna gibi. Bunun üzerine Hz. İsa onlara¸ ‘Siz bu makama nasıl ulaştınız?' dediğinde onlar¸ ‘Muhabbetullah ile…' dediler. Bunun üzerine Hz. İsa¸ ‘Siz kıyamet gününde Allah'a yaklaştırılacak olan kimselersiniz.' dedi.”13


İlahî aşkı¸ en güzel bir biçimde terennüm eden Hz. Mevlâna'nın aşk redifli iki gazelini Şefik Can'ın tercümesiyle¸ konuya açıklık getirmek amacıyla sunarak yazımızı tamamlayalım:


“Ey dünyada gönüller açan¸ gönüller kazanan aşk devleti! Ey¸ “Allah dilediğini yapar.” âyetinin sırrına mazhar olan aşk ikbali! Ey aşkın cevrinde¸ cefasında gizlenen safâ ve vefâ! Aşk devleti ne de hoş¸ ne de güzel! Ey candan da daha can olan aşk yüzü¸ aşk dîdarı! Ey candan da¸ yüksek mevkiden de üstün olan aşk devleti. İhlâstan da¸ gösterişten de kurtuldum da anladım ki¸ ihlâsın da¸ gösterişin de canı aşk devletiymiş. Eğer güneş dönüp dolaşırsa¸ bu onun güçsüz oluşundan¸ ayrı düşüşünden değildir. Aşk devleti yerden yere konup göçmektedir. Halk her işte “Sonu hayr olsun.” der. Bizim sonumuz aşk devletidir. Ben sustum¸ ağzımı kapadım. Çünkü aşk devleti Allah'a gönül vermiş kişilerin gönüllerinde kanat açtı. Aşk birliktir. Burada iki yok¸ ya sen varsın¸ ya aşk¸ ya da aşk devleti var.”14


 


Dipnot


1. Süleyman Uludağ¸ TDV¸ İA¸ Ayna mad¸ Cilt 4¸ s. 260-262¸


2. Zülfi Güler¸ Şeyh Galib Divanında Ayna Sembolü¸ Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi¸ Cilt: 14¸ Sayı: 1¸ Sayfa: 103-121¸ Elazığ-2004.


3. Keşfül Hafâ: 2256.


4. Ateş Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s. 297¸ Nasihat Yay.¸Ank¸ 2006.


5. Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s. 9.


6. Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s. 197.


7. Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s. 22.


8. Divan¸


9. 15/Hicr¸ 29; 21/Enbiya¸ 91


10. 89/Fecr¸ 29


11. H. Kâmil Yılmaz¸ Eğitimde Gönül Faktörü Mevlânâ Örneği¸ Tasavvuf Dergisi¸ s. 13 vd.


12. Fahruddin Râzî¸ Tefsir-i Kebir¸ Terc. Suat Yıldırım¸ C.4.¸ Ankara 1989¸ s. 183.


13. Fahruddin Râzî¸ a.g.m.¸ s.183.


14. Mevlâna¸ Divan-ı Kebir¸ Seçmeler¸ Haz. Şefik Can¸ C. 2¸ İstanbul 2000¸ ss.


168-169.

Sayfayı Paylaş