“GAFLET” UYKUSUNDAN UYANMAK

“GAFLET” UYKUSUNDAN UYANMAK

Tasavvufun ilk dönemlerinde, dinin hükümlerine büyük bir dikkatle riayet edenlere “âbid” ve “zâhid” denilmiş; zamanla ortaya çıkan bidatlere karşı ehl-i sünnet seçkinleri her an Allah ile birlikte olma ve gafletten sakınma gayretleri gütmüşlerdir. Tasavvufî terbiye, müridin kötü huy ve vasıflarını yok edip onların yerine iyi hasletler kazanmasını; cehaletin yerine ilmin, gafletin yerine zikrin, zulmün yerine adaletin, nankörlüğün yerine şükrün, günahın yerine ibadetin geçmesini öncelemiştir. Tasavvufun başı tevfik ve gaflet uykusundan uyanmak, nefsin alışkanlık ve arzularını bırakmak, salih amel işleyen kâmil velilerin izlerini takip etmektir. Eğer nefsi bu konuda kendisine itaat edip şerlerden kurtuldu ise bu kez salik kalbini düzeltmeye çalışır. Ne zaman ki kalp ve nefis tam yola gelirler, işte o zaman ikisini de Allah’a teslim eder. Gafletten kurtulmak için ayetlere, hadislere ve tasavvuf büyüklerinin nasihatlerine uyar, insan-ı kâmilin sohbetinde gönlünü olgunlaştırmaya çalışır.1

Ahlâk ve tasavvuf terimi olarak gaflet; “Bir şeyin gerekliliği ortada iken bunun idrak edilememesi, nefsin kendi arzusuna uyması, zamanın boş geçirilmesi, yeterince uyanık ve dikkatli davranılmadığı için insana arız olan yanılgı hali” şeklinde tarif edilmiştir. Zâhid ve sûfîler gaflet konusu üzerinde önemle durmuşlardır. İbn Ebü’l-Havârî, gafleti “en büyük musibet ve kasvet” olarak tanımlar. Ona göre en derin uyku gaflet uykusudur. Gaflet uykusundan uyanmayan gönül, gül için ağlayıp sızlamayan bülbül gibi kıymetini, hakikatini bilemez:

Hâb-ı gafletden uyanmaz nice bir dil olası

Güle zâr eylemeye yâ nice bülbül olası2

Gaflet olmasaydı insan nefsinin arzularına kul olmazdı. Cüneyd-i Bağdadî, Allah’tan gafil olmanın ateşe girmekten daha zor olduğunu söyler. Ebû Ca’fer Sinan’a göre, bir insanın işlediği günahtan tövbe etmesi gerektiğinden gafil olması o günahı işlemesinden daha kötüdür. Kalbin gaflet içinde bulunmamasını isteyen Dârânî’ye göre gafleti kalpten kovmanın tek yolu Allah korkusudur. İbn Mesrûk ise gafletle cehalet arasında bir ilgi kurarak cehaletin gaflete yol açtığını söyler. Ebû Bekir eş-Şiblî’nin gaflete düşmemek için zaman zaman vücudunu kırbaçladığı rivayet edilir.3

Ehl-i irfan tasavvuftan ve ilahî aşktan nasibini alamayanları gaflet içerisinde gördüklerinden onları uyarmak ihtiyacı duymuşlardır. Onun için Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:

Yatarsın gaflet içre ey gönül bir gün sana derler

Uyan ey gâfil uyan gör ki vakt-i irtihâl oldu4

Yine Hulûsi Efendi Hazretleri, Hutbeler adlı eserinde bu hususta şu hatırlatmalarda bulunur:

“İnsan garib bir mahlûktur, daldığı gaflet uykusundan uyanması, icab eden yüzlerce mukni, hakimane hitabeler kulağına mütemadiyen çarpar durur da insan yine uyanmaz.

Kâinata hayat veren binlerce rahmet çeşmeleri, ale’d-devam cereyan eder de insan yine susuzluktan kurtulamaz. Gözleri önünde birçok hidâyet çırağı parlar durur da insan yine yolunu gaib etmekten halâs olamaz. İşte bu hâle tarih-i âlem şehâdet etmektedir. İlk babamız olan Hazret-i Âdem (a.s.)’dan itibaren, insanlara vakit vakit, birçok Peygamberler gönderilmiştir. Hâlbuki insanlara doğru yoldan çıkmak, nefislerinin hevasına uyarak pek korkunç vadilere sapmışlardır.”5

Dünya hayatı, insan ruhunun ebedî hayatında geçici bir aşamadır. Gaybî olan can, maddeye katıldıktan sonra ona alışır, onunla meşgul olur ve semavî aslını unutursa bu dünya onun için bir zindana dönecek, kemali aramaya, yetenek ve becerilerini sergilemeye mecali kalmayacaktır. Şu halde ayaklarından maddî şeylere olan bağını koparıp, kendini bu kendi yaptığı zindandan kurtarmaktan başka çıkış yolu yoktur. Mevlâna’nın şiirlerinde yerilen dünya, cismanî lezzet tuzağına dalmış olmaktan kaynaklanan gaflettir. Dünyaya kanmak; Allah’tan gafil olmaktır. Dünyanın eksikliği, çirkinliği, geçiciliği, darlığı, kötülüğü, aldatıcılığı; kemal, güzellik, ebedilik, genişlik, iyilik ve hakikatle karşılaştırıldığında anlaşılır.6

Bu hususla ilgili Üçüncü Murad’ın bir ilahîsini hatırlamadan geçmeyelim. Padişah 3. Murad âdeta nefsi ile mücadelesinin macerasını ve Allahu Teâlâ’ya tazarrusunu dile getirdiği şiirine şu mısralarla başlıyor.

Uyan ey gözlerim gafletten uyan

Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Azrail’in kastı canadır inan

Uyan ey gözlerim gafletten uyan

Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Nefsine uyup nice günah işleyenler; yaptıkları ibadetlerden, kıldıkları namazlardan, infak ettikleri sadakalardan zevk alamamış, ihlâs kokusunu hissedememişlerdir. Gaflet içerisinde ibadet eden bu kişilerde namazın dönüştürücü bir tesiri olmadığı için namazı şeklen kılarlar, ondan zevk almazlar. Günahları da kolaylıkla işledikleri için Allah, onları namaz zevkinden mahrum bırakarak cezalandırmaktadır. Böyle kişilerin ibadetlerini içi boş cevize benzeten Mevlâna, cevizlerin çok ama içlerinin boş olduklarını söyler. “İçi boş olan ceviz nasıl ki ağaç olamazsa ihlâssız namaz da âhirette altında gölgelenecek bir ağaç olmaz.” der.7

Allah’ı Zikretmekten Gâfil Olanlar

İnsan yaratılışı gereği zaman zaman gaflete düşebilen bir varlıktır. Bu sebeple insanın gaflete düşüp yanılmaması için her zaman ve her yerde uyanık ve tedbirli olması gerekir. Gaflet içinde yaşayan insan, sonunda pişmanlık duyar ve kendisini suçlu bulur. Öyleyse insan, gaflete düşmemek için, uyanık, tedbirli, iyi ve doğru olmalıdır. İnsanın gaflete düşmesini ve bu sebeple de yanlış yapmasını önleyebilecek bir başka yol da kâmil bir mürşid ile istişare etmektir.8

Gafletten kurtulmanın tek çaresi, Allahu Teâlâ’yı gönülden anmaktır. Bu sayede kalb, gafletten uyanır ve iman nûru ile dolar. Allah’ı zikretmekten gâfil olanlara ise şeytan musallat olur.

Kalbî huzurun muhafazası için, gâfil ve fâsıklarla ünsiyetten şiddetle sakınmalıdır. Sâlih insanlardan gönüllere huzûr ve ferahlık aksettiği gibi, gâfil kimselerden de huzursuzluk ve kasvet akseder. Bu bakımdan gönül erbâbı, hallerini muhafaza için mümkün olduğu kadar gâfillerden uzak durmalı; sâlih, mâneviyatlı kimselerle ülfet etmeli ve onların meclislerinde bulunmalıdır.

Hz. Dâvûd (a.s.), Cenâb-ı Hakk’a zaman zaman şöyle ilticâ eder:

“Allah’ım, beni gâfillerin meclisine yönelmiş görürsen, daha oraya varmadan ayaklarımı kır ki onların yanına gidemeyeyim. Böyle yapman, benim için büyük bir lütuf olur.”

Gaflet hâlinin eşyaya bile sirayet ettiğini gösteren şu olay ne kadar ibretlidir:

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün, içinde bir huzursuzluk hâli hisseder ve bir türlü kendisini bu halden kurtaramaz. Meclisinde bulunanlara:

– Hele bir bakın, aramızda yabancı biri var mı, der.

Araştırırlar, kimseyi bulamazlar. Fakat Bâyezîd-i Bistâmî ısrar eder:

– Hele iyi araştırın! Asâların olduğu yere de bakın, der.

Tekrar araştırırlar ve gâfil birinin asâsını bulurlar. O asâyı dışarı çıkarırlar; Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin gönül huzuru da yerine gelir.

Gaflet, Hak ehli için büyük bir felâket sebebi olup mânevî bir hastalıktır. Allah dostları; gâfil kimseleri, kurtarılmayı bekleyen birer hasta olarak telakkî etmişlerdir. Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) şöyle buyurur:

“İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî, bizleri gaflet uykusundan uyandır! Lütuf ve kereminle bu duayı kabul eyle!”9

“Ey Gaflet Uykusunda Uyuyanlar, İyi Biliniz ki Sizi Yaratan Uyumuyor.”

En büyük gaflet, insanın Allah’tan gafil kalması, O’nun emir ve yasaklarından habersiz olmasıdır. Gafletten daha kötü bir şey yoktur. Allah’ı unutturan her şey, sahibi için dünya ve ahirette uğursuzluktur. Nitekim büyük veli Ebû Abdullah en-Nibâcî (k.s.) şöyle demiştir:

“Allahu Teâlâ’yı unutmak, O’ndan gafil olmak, cehenneme girmekten daha şiddetli bir haldir. Allahu Teâlâ’dan başka şeyleri anmak, onlardan bahsetmek kalpte kasvete, katılığa sebep olur.”

Biri Zünnün-ı Mısrî’yi (k.s.) rüyasında görür ve:

“Allahu Teâlâ sana nasıl davrandı?” diye sorar. Zünnûn şöyle cevaplar:

“Allah beni huzurunda durdurdu ve;

‘Ey iddiacı, ey yalancı! Beni sevdiğini iddia ettin, sonra benden gafil oldun!’ dedi.”

Arifler de bu vb. uyarıları dikkate alarak gafletten uzak kalmanın gayreti içinde olmuşlar, her anını Allah’ı zikretmekle geçirmişlerdir. Hulûsi Efendi (k.s.) bu gönül zikrini şöyle dillendirir:

Dilde dem-i feryâdımız

Her lahza cânda yâdımız

Sensin gamımız şâdımız

Evrâdımız ezkârımız10

Bilâl b. Sad (r.a.) şöyle der: “İnsanlar acaba cehennem azabına inanmıyorlar mı? İnanıyorlarsa niye hazırlanmıyorlar? Bu nasıl gaflettir?”

Ahmed Yesevî (k.s.) şöyle diyordu: “Ey gaflet uykusunda uyuyanlar, iyi biliniz ki sizi yaratan uyumuyor.”

Şeyh Sadi Şirazî şöyle der:

“İş görmeden ücret istemek ne mümkün! Gaflet uykusuna yatanları kendi hallerine bırakma ki yarın yaptıklarından pişman olmasınlar. Onlar, tandır kızgın ateşteyken ekmeklerini pişiremeyenlere benzerler. Ekinler harman vakti ürün verir. İş, işten geçtikten sonra çürüyen ekinlerin kime, ne faydası olur! İşte gaflette bulunup gevşeklik gösterenler, çürüyen bu ekinler gibidir.”

Şâh-ı Nakşbend Hazretleri çoğu zaman yemek pişirme ve sofra hizmetinde bizzat çalışır, yemek yerken uyanık olmak ve kalp huzurunu sağlayabilmek için dervişlere devamlı tavsiyelerde bulunur.

Müridleriyle birlikte yemek yediğinde, onlardan biri bir lokmayı ağzına gafletle götürse, derhâl onu yumuşak bir lisanla ikaz eder ve bir lokmayı bile gafletle yemelerine gönlü râzı olmaz. Şayet bir yemek öfkeyle, gönülsüz olarak ve zorla pişirilmişse, onu yemediği gibi talebelerinden birinin yemesine de râzı olmaz:

“Bu yemekte zulümât (karanlıklar) var, bizim ondan yememiz münâsip değildir!” buyurur.

Bir gün, Gadîvet bölgesine giderler. Bir derviş önlerine yemek getirir. Hâce Hazretleri:

“Bizim bu yemeği yememiz münâsip değildir. Çünkü o, öfke ile pişirilmiştir. Unu elekten geçiren, hamuru yoğuran ve pişiren kişi öfkeliymiş!” buyurur.

Eğer bir kepçeyi öfkeyle ve gönülsüz olarak bir çömleğe soksalar, Nakşbend Hazretleri o yemeği de yemez, şöyle buyurur:

“Öfke, gaflet, gönülsüzlük ve zorla yapılan bir işte hayır ve bereket yoktur. Zira o işe nefsin hevâsı ve şeytan karışmıştır.”

Ölümden Gafil Olmak

Süfyân-ı Sevrî (k.s) şöyle diyor:

“Büyük bir kalabalık bir yere toplansa ve içlerinden biri, ‘İçinizden akşama kadar kim yaşayacak, bilsin.’ dese, kimse bilemez, işin şaşılacak tarafı şurasıdır ki eğer o kimselere, ‘Öyleyse, içinizde ölüm için gerekli hazırlığı yapan ayağa kalksın.’ dense kimse ayağa kalkmaz. Bu hal büyük bir gaflettir, bundan kurtulmaya çalışmalıdır.”

Hulûsi Efendi Hazretleri; gaflet ateşi bu dünyada insanı yakarsa, ömrünün geçtiğini bilmez de bekâ âleminde cehennem ateşine maruz kalacağını ifade der. Aynı zamanda aldanan insanın, yaslandığı, gururlandığı geçici dünya varlığının bir gün son bulacağını şu mısralarda hatırlatır:

Ey gaflet oduna yanan

Gâfil ömür geçdi gider

Bu yokluğu bâkî sanan

Gâfil ömür geçdi gider

Aldanıp vara yandığın

Mağrûr olup dayandığın

Bâkî kalacak sandığın

Gâfil ömür geçdi gider11

Her ne kadar dünya, insanı meşgul etse ve ölümü bize unuttursa da bizim ölümden asla gafil olmamamız gerekir. Çünkü insanlar, sadece bu dünya için yaratılmamışlardır. Yaratılışlarının asıl gayesi, kendisinden sonra fena ve ölümün bulunmadığı, bâki olan ahiret yurduna hazırlanmaktır.

Mevlânâ, ölümü anlatırken onu güz mevsimine benzetir. Nasıl güz mevsiminde bütün bitkiler tazeliklerini ve güzelliklerini kaybederse, ölümle birlikte insan da solar ve canını teslim eder. İnsanın ölüm esnasında aklı başına gelir, olayları ve gerçekleri fark eder ama iş işten geçmiştir. O zamana dek ölüm kendini hissettirmek için her şeyi yapmıştır. Ama insan gafletinden dolayı bî haber kalmıştır.12

Hulûsi Efendi Hazretleri gönlü uyanık olmaya çağırarak, bu fani dünyadan ebedî âleme sefer edeceğini hatırlamamanın gaflet olduğunu beyan buyurur:

Eyâ gâfil gönül dâim yatarsın hâb-ı gaflette

Bu vîrânhâneden hâtırına nâgâh sefer gelmez13

İnsanlar genelde ölümle hiç beklemedikleri bir anda, hiç beklemedikleri bir yerde karşılaşırlar. Gerçekten, kişinin nefsini ölülerden sayıp kendisini mezarlardaki insanlar arasında görmesi gerekir. Çünkü gelmekte olan her şey yakındır; uzakta olan ise hiç gelmeyecek olandır. Bir şeye hazırlanmanın en kolay şekli, onu kalben devamlı anmak ve ondan gafil olmamaktır. İrtihal vakti gelip çatmadan, can boğaza düğümlenmeden gafletten uyanıp, ârif olmak gerekir. Uyanık bir gönül sahibi olmak gerekir. Yazımızı Hulûsi Efendi Hazretleri’nin kelamıyla bağlayalım:

“Bir gönül ki mânâ nurundan, mâneviyat ziyasından aydın değildir. Ona gönül deme, o taştır, demirdir. Bu gönül gaflet üzerinden pas tutmuş olur, Öyle bir gönülden taşlar, demirler bile utanır. Hâsılı insana gaflet yakışmaz, artık uyanmalı, artık güzel amellerde bulunmaya çalışmalıdır. Gayret bizden tevfik Allah’tandır!”14

Dipnot

1.    Ebu Abdurrahman Sülemi, Sülemi’nin Risaleleri ( Tasavvufun Ana İlkeleri),Çev. Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1981, s. 7.
2.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 412.
3.    Süleyman Uludağ, “Gaflet” Mad., – TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 13; Sayfa: 284
4.    Ateş, Divan, s. 293.
5.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbler, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 27.
6.    ”Rahman Moshtagh Mehr, Mevlânâ’ya Göre Varlık ve İnsan Hayatı Kavramı II, (Çev. Kadir Turgut), İ.Ü. Şarkiyat Mecmuası Sayı 20 (2012-1) 173-195, s. 173
7.    Mevlana, Mesnevi, Cilt: II:, s.3365-97.
8.    Mehmet Akgün, “Kutadgu Bilig’te İnsan ve Kamil İnsan”, Paü. Eğitim Fak. Dergisi. 1997, Sayı:3, s.5
9.    Evliyâlar Ansiklopedisi, c.3, s.386.
10.    Ateş, Divan, s. 102.
11.    Ateş, Divan, s. 72.
12.    Mevlânâ, Celâleddin Rûmî, Mesnevî, (Ter. Veled İzbudak), MEB Yay, İstanbul 1995, C.I, s. 64.
13.    Ateş, Divan, s. 106.
14.    Ateş, Hutbeler, s. 285.

Sayfayı Paylaş