FENÂ DENİZİNDEKİ CEZBE

Somuncu Baba

“H. Hamideddin Efendi de Hacı Mehmet Emmi'ye
‘Misafirimiz ol bu sene seni umreye götürelim.' diye
buyurur. Bu müjdenin üzerine Hacı Mehmet
Emmi Gürün sokaklarında günlerce; ‘Ben Muhammed'e
gidiyorum Muhammed'e. Gelmeyeceğim.” demiştir.

Hakk'ın kendine dost edindiği¸ üns makamı için seçtiği ve kudsiyet suyu ile temizlediği veliler vardır.  Allah'ın veli kulları nâil oldukları lütuf ve ihsânlar sayesinde hiç bir zorlukla karşılaşmadan bütün mertebe ve makamları aşarak Hakk'a ererler. Bir de velilerin yakınlarında yaşayan meczuplar vardır. Meczup¸ ken­dinden geçerek Hakk'a ermiş ve fenâ denizinde yok olup bir daha kendine gelememiştir. Halk arasındaki velileri büyükler şöyle tarif etmiştir:


“Allah'ın halk içinde¸ kalbleri Hz. Âdem (a.s.)'in kalbi (hâl¸ ahlâk ve gidişatı) üzerinde olan üçyüz¸ Hz. Mûsa (a.s.)'nın kalbi üzerinde olan kırk¸ Hz. İbrahim (a.s.)'in kalbi üzerinde yedi¸ Cebrail (a.s.)'in kalbi üzerinde olan beş¸ Mikâil (a.s.)'in kalbi üzerinde üç¸ İsrafil (a.s.)'in kalbi üzerinde bir kulu vardır. Sonuncusu öldüğünde yerine üçlerden¸ üçlerden biri öldüğünde beş­lerden¸ beşlerden biri öldüğünde yedilerden¸ yedilerden biri öldüğünde kırk­lardan¸ kırklardan biri öldüğünde üçyüzlerden¸ üçyüzlerden biri öldüğünde de halktan biri onun yerine geçer. Onların duaları sebebiyle Allahu Teâlâ mahlûkatı diriltir¸ öldürür¸ yağmur yağdırır¸ bitkileri bitirir ve yeryüzüne gelmesi muhtemel belâları defeder.”


İbn Mes'ud'a: “Allah'ın onların sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl müm­kün olabilir?” diye sorulduğunda cevaben: “Çünkü onlar¸ ümmetlerin çoğalması için Allah'a dua ederler ve bu sebepten dolayı da ümmetler çoğalır. Zulmedenlere beddua ederler. Allahu Teâlâ da onların boyunlarını kırar. Yağmur yağması için dua ederler¸ yağmur yağar. Bereket için dua ederler¸ yeryüzünde onların duaları sebebiyle ekin olur. Dua ederler ve duaları sebebiyle her türlü belâ yeryüzünden kalkar¸” demiştir.[1]


Civarındaki meczuplara değer veren büyük velilerden biri de Altın Silsile'nin 18. Halkası olan Yakub-ı Çerhî Hazretleridir.


Tam ismi Mevlânâ Yakub b. Osman b. Mahmud b. Muhammed b. Mahmud el-Gaznevî olan Yakub-ı Çerhî¸ Afganistan'ın Kâbil ve Gazne şehirleri arasında yer alan Luhûger eyaletine bağlı Çerh'te dünyaya gelmiştir.[2] Doğum tarihi bilinmemekle birlikte 8/14. asrın ortalarında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır.[3]


İlim Deryasından İnci Toplarken


Saygın bir aileye mensup olan[4] babası zâhid ve muttakî bir zât olan Ya'kûb Çerhî¸ ilim tahsili için Çerh'ten ayrılıp büyük şehirlere gitmek ister. Rüyasında Hızır (a.s.)'ı görür ve onun tavsiyesi ile ilim tahsili için sefere çıkmaya kesin olarak karar verir. İlk tahsilini Herat'ta yüksek tahsilini Mısır'da¸ mânevî tahsilini Buhara'da tamamlar.[5]


Mısır'daki eğitiminden sonra¸ 782/1380-81'de Buhara'ya dönen Çerhî¸ Buhara ulemasından da fetva icazeti almıştır.[6]  Fetva icazetini alıp Çerh'e dönerken¸ Bahâeddîn Nakşbend'in yanına gelip tevazu ve niyazla: "Beni gönlünüzde tutunuz." deyince¸ Şâh-ı Nakşbend: "Gideceğin zaman mı yanımıza geliyorsunuz?" şeklinde karşılık verir. Bunun üzerine Çerhî: "Size hizmetten büyük mutluluk duyuyorum." ifadesini kullanınca¸ Şâh-ı Nakşbend¸ bu sevginin kaynağını sorar. Çerhî: "Sizin büyük birisi olmanızdan ve insanlar arasında makbul sayılmanızdan." cevabını verince¸ Şâh-ı Nakşbend: "Bundan daha iyi bir delil getirmen lazım¸ halk arasındaki bu kabul şeytânî de olabilir." der. Çerhî: "Hak Teâlâ bir kulunu severse¸ onun sevgisini insanların kalbine atar¸ halk da o kişiyi sever." hadisini nakleder. Bu cevap üzerine Bahâeddîn Nakşbend tebessüm ederek şöyle der: "Biz azîzânız!"


Bu söz üzerine Çerhî'nin hâli değişiverir. Zira bir ay kadar önce rüyasında kendisine: "Azîzâna mürid ol!" dendiğini hatırlar ve ondan kendisini unutmamasını ister. Bunun üzerine Şâh-ı Nakşbend: "Azîzân'dan böyle bir istekte bulunmuşlar. Böyle bir talep karşısında kendileri de bir şeyin hatırda kalması için vasıtaya ihtiyaç olduğunu ve hatırlamayı sağlayacak bir şey bırakmalarını istemişlerdir. Sizin yanınızda bize verecek bir şey yok. Bu sebeple¸ külahımı al götür. Bunu gördüğünde bizi hatırlayasın. Bizi hatırladığında da bizi bulursun. Bunun bereketi ailenin üzerine olsun. Ayrıca yolculuğunda Mevlânâ Tâceddin-i Deştkülegî'yi ziyaret et¸ zira o evliyaullahtandır." diye tembih eder.[7]


Cezbe Rüzgârından Tatlı Esintiler


Çerhî¸ Deştkülegî ile görüştükten sonra Buhara'ya yönelir. Buhara'da Yakub-ı Çerhî'nin itimat ettiği bir meczup vardır. Ona: "Hâce Nakşbend'in hizmetine gireyim mi?" diye sorar. Meczup: "Ey Yakub! Çabuk adım at ki senin makbuller zümresinden olma vaktin gelmiştir." der ve toprağın üzerine birkaç çizgi çeker. Çerhî¸ kendi kendine: "Bu çizgileri sayayım. Şayet tek sayı çıkarsa hareketinin doğru olduğuna bir delildir. Zira ‘Allah (c.c.) tektir ve teki sever.'[8] der ve çizgileri saydığında tek olduğunu görür. Kendi ifadesine göre bu olaylar içindeki şüphelerin kaybolmasında birer amildir.


Çerhî¸ hâlâ içinde saklı olan şüpheyi gidermek için diğer bir seferinde tefe'üle başvurarak Kur'an-ı Kerim'den bir yer açar ve "İşte onlar¸ Allah (c.c.)'ın doğru yola ilettiği kimselerdir; sen de onların yoluna uy."[9] âyetinin yazılı olduğu kısım çıkar.[10]


Meczuplar Velilere "Baba" Derler


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin sohbetine devam eden onunla irtibatı olan birçok meczup vardır. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi (k.s)¸ Kayseri¸ Sivas¸ Elbistan civarında yaşayan "Babo¸ İzo¸ Cemil¸ Ellez¸ Şemo¸ Bostan¸ Hacı Mehmet" isimli yedi meczubu Osman Hulûsi Efendi'ye emanet ederek onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmesini tavsiye etmiştir. Onlar çeşitli zamanlarda Darende'ye ziyarete gelir Os­man Hulûsi Efendiyle görüşür­lerdi. Hepsinin ortak özelliği ona "Baba" diye hitap etmele­ri­dir. Bunlardan birkaç hatıra nakledelim.


Elbistanlıların bulunduğu bir sohbet esnasında Osman Hu­lûsi Efendi; "Elbistan'da sevdiğimiz bir Bostan Emmi var. Bize deseler ki: ‘Elbistan'ı mı alırsın¸ yoksa Bostan'ı mı alırsın.' Biz Bostan Emmiyi alırız." Bu konu ile alâkalı bir de beyit vardır:


Bize Bostan gerek Bostan¸


Bin türlü bostan olsa da Elbistan


Bir defasında Bostan Emmi Darende'ye ziyarete gelerek Osman Hulûsi Efendi'ye "Efendim ben gidiciyim. Ne olur cenaze namazımı siz kıldırın." der. Aradan birkaç gün geçer bir sabah erkenden henüz hiçbir haber verilmediği hâlde Osman Hulûsi Efendi "Oğul arabayı hazırlayın Elbistan'a gidiyoruz. Bostan Emmi vefat etti. Bize vasiyeti var cenaze namazını kıldıracağız." der. O gün Elbistan'a gidilir ve Bostan Emmi'nin cenazesi teşyi edilir.


Gürünlü Hacı Mehmet Emmi ise on üç kez hac ve umreye bazen yayan bazen de araçla giden bir meczuptur. Mekke ve Medine âşığı olan bu zata 1983 yılında Osman Hulûsi Efendi şöyle buyurur: "Hacı Mehmet bir gün burada kalırsın (hacda vefat edersin) himmetin içindesin tasa yok." buyururlar. Bundan sonra birkaç kez hacca gider ama geri dönüp gelir¸ orada kalamaz. 1998 yılında Darende'ye gelerek Hamideddin Efendi'yi ziyaret eder. Şöyle der; "Efendim babanız Osman Hulûsi Efendi şöyle buyurmuştu: "Hacı Mehmet gidersin orada kalırsın himmetin içindesin tasa yok.” demişti. Evliyalar yalan söylemez¸ bu söz ne zaman gerçekleşecek?" der.


Muhabbetli Bir Meczup


H. Hamideddin Efendi de Hacı Mehmet Emmi'ye "Misafirimiz ol bu sene seni umreye götürelim." diye buyurur. Bu müjdenin üzerine Hacı Meh­met Emmi Gürün sokaklarında günlerce; “Ben Muhammed'e gidiyorum Muham­med'e. Gelmeyeceğim¸ daha gelmeyeceğim komşular¸ akrabalar¸ yâranlar hakkınızı helâl edin. Benden yana cümle hakkım helâl olsun¸ ben Muhammed'e gidiyorum Muhammed'e. Ebul Kasım Muhammed çağırdı¸ gidiyorum. Rasûlü Ekrem'e gidiyorum. Hani Osman Hulûsi Efendim "Gider orada kalırsın." demişti ya. İnşallah vakti saati gelmiştir. Osman Hulûsi Efen­di'nin kelâmı artık doğar inşallah. Gidi­yorum Sıddık-ı A'zam'a¸ Rasû­lümün sadık dostuna gidiyorum.” diye çarşı pazar dolaşarak feryat eder.


Hacı Mehmet Emmi'nin oğlu Ahmet Aktaş şöyle anlatıyor: "Hamideddin Efendi'nin baba­ma "Misafirimiz ol." kelamı zuhur etmezden evvel annem¸ biraz para biriktirip umre yaparız¸ der. Hacı Babam; “Sultan¸ Sultan akıllı ol¸ para ile hacca gidilmez.” diye annemi ikazda bulunmuştur. H. Hamideddin Efendi¸ Hacı Babamı misafir ka­bul edince¸ babama refakatçi olarak annemin de gitmesini uygun bulur. İkisi­nin de gitmesi müjdesi verilince babam; “Gördün mü Sultan¸ dediğimiz çıktı para ile hacca gidilmez¸ demiştim. Şahlardan himmet gerekir¸ himmetsiz bu iş olmaz. Osman Hulûsi Efendi himmetin içinde olduğumu hatırlatmıştı taa ezelden. Bak ki sen de himmetin içindesin Sultan¸ demişti." Büyük bir sevinç ve heyecanla Medine'ye giden Hacı Mehmet Emmi orada harikulade anlara şahitlik etmiştir.


Medine'nin yerlilerinden Seyyid Cafer Efendi'nin büyük hurma bahçe­si vardır. O muhterem zat¸ H. Hamideddin Efendi'yi ve bendesinde olan tüm umreci arkadaşlarını hurma bahçesine yemekli davet eder. Sohbet anında bütün cemaat bir anda ayağa kalkar kıyam ederler. Tabii bu hâli anlayanlar anlamıştır. Bu davete Hacı Mehmet de iştirak etmiştir. Hayli sohbetten sonra Hacı Mehmet otele geldiğinde¸ Sultan Hanıma; “Sultan Sultan¸ sana müjdem var müjdem. Bugünkü davetimiz Seyyid Cafer diye bir muhteremin hurma bahçesindeydi. Sohbetin en hazlı saatinde iki cihan serveri Muham­med Mustafa (s.a.v.) Efendimiz teşrif etti. Seyyidimizin sohbetini şereflen­dirdi. Müjdeler olsun Sultan¸ Hazreti Muhammed (s.a.v.)'i gördüm. O bana öyle bir bakış baktı ki. Beni yanına mı alacak¸ ne yapacak bilemem.” diye çok heyecanlı bir şekilde anlatır. Ve ondan iki gün sonra biraz rahatsızlaşır. 26 Kasım 1998 tarihinde umre ziyaretçileri Medine'den Mekke'ye gitmek için toparlanır ve yola devam edilir. Cuma günü Mekke'ye geçilir. Cuma namazı Mekke'ye yakın bir yerde eda edildikten sonra yola devam edilir. İkindi namazı Mekke'de kılınır. Umre ziyaretçileri emir gereği tavafa gitmek için ihramlı olarak otelden hareket etmeye başlarlar. Hacı Mehmet Emmi de onlarla beraber çıkmak için kalkar ama tavaf yapamadan rahatsızlaşır. Arkadaşları yardımcı olurlar. Doktor Beye haber verilir¸ derhâl müdahalesi yapılır fakat nafile… Hacı Mehmet Emmi'nin beklediği an gelmiştir. Çok istediği bir beldede¸ istediği bir şekilde ruhunu zikir ve salâvat okuyarak¸ Allah ve Muhammed diyerek Hakk'a teslim eder. 27 Kasım 1998 günü Kâbe-i Muazzama'da kılınan cenaze namazından sonra Cennetü'l-Mualla'ya defnedilir. Bir dostu anlatıyor; "Cenazeyi taşırken Hacı Mehmet Emmi meşrebli¸ birkaç tane meczup da cenazeye katıldılar. Cenazenin önüne düşerek bizi en kısa yoldan Cennetü'l-Mualla'ya götürdüler. Kim olduklarını sordurduğu­muzda; ‘Bunu tanıyoruz¸ bizim arkadaşımızdı.' dediler. Defin işlemleri bitene kadar mezarlıkta durup yardımcı oldular. Definden sonra onları daha göremedik."[11]


Yakub-ı Çerhî Hazretleri kalbindeki kararsızlığın kaybolunca¸  Hâce Nakşbend'e intisap etmek üzere Kasr-ı Ârifan'a gider. Oraya vardığında Hâce Nakşbend'i¸ yolun kenarında yüzü mütebbessim bir halde kendisini bekler halde bulur. Akşam namazını kıldıktan sonra Şâh-ı Nakşbend'in huzuruna çıkar. Huzurunda onun heybetinden konuşmaya mecali kalmaz.


Kabul Yönünde İşaret


‘Yâ Rabbi¸ ben onları seviyorum¸ onlar da beni sevsin¸ alsın aralarına' diye Allah'a yalvarır… Sabah namazı vakti Şâh-ı Nakşbend'in arkasında namaza durur. Namazdan sonra Şâh-ı Nakşbend dönerek; ‘Mübarek olsun¸ işaret kabul yönündeydi. Biz¸ eksik kimseyi kabul etmeyiz¸ kabul edersek de gelen kişinin vaktinin dolması için geç kabul ederiz.' der.


Çerhî¸ dergâha kabul edildikten sonra zikir ile yükselme dönemine girer. Mürşidinin gözetimde hareket eder. Şâh-ı Nakşbend kendisine kalp ilminin inceliklerinden bahseder. Gönlünü mânevî ilimlerle besler. Rahmet nazarlarını¸ onun da kalbine aktarır. O da Şâh-ı Nakşbend'in hizmetlerine daha bir sadakatle sarılır. Sohbetlerine muhabbetle katılır. Ledün ilmin¸ kalp ilmine ve irfan ilmine yönelir.


Bir süre sonra Bahâeddîn Nakşbend¸ kendisine; "Tarikat âdâbı ve hakikat sırlarından sana verdiğimiz her şeyi Hakk'ın kullarına eriştir. Ta ki onların mutluluğa ulaşmalarına sebep olsun!" diyerek icazet verir.


İcazet aldıktan sonra Buhara'dan ayrılan Çerhî¸ Keş şehrine giderek kısa bir süre kalır. Bu esnada aldığı Bahâeddîn Nakşbend'in ölüm haberi kendisini çok sarsmış ve bir müddet bocalama devresi geçirmiştir. Alâeddîn Attâr'ın çağırması üzerine Çağâniyan'a hareket etmiştir. Alâeddîn Attâr'ın vefatına kadar Çağâniyan'da kalan Çerhî silsilede Alâeddîn Attâr'dan sonra gelmektedir.[12]


Yakub-ı Çerhî 5 Safer 851/22 Nisan 1447'de Cumartesi günü vefat etmiştir. Kabri Hisar-Şadman yakınındaki Halfetu (Hulgatu) köyündedir.



 


 


 


——————————————————————————–


[1] Esad Sahib¸ Mektûbât-ı Mevlânâ Halid¸ çev.: Dilaver Selvi¸ Kemâl Yıldız¸ Umran Yay.¸ İstanbul 1993¸ ss..157-158.


[2] Molla Abdurrahman Câmî¸ Nefahâtü'l-üns -Evliya Menkıbeleri-¸ çeviri ve şerh: Lâmiî Çelebi¸ haz.: Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara¸ Marifet Yay.¸ 2. Baskı¸ İs-tanbul 1998¸ s. 549.


[3] Necmeddin b. Muhammed Nakşbendî¸ Altın Silsile (Hulâsatü'l-Mevâhib) haz.: İbrahim Tozlu¸ Semerkand¸ 4. Baskı¸ İstanbul 2008¸ s. 147.


[4] Ahmet Cahid Haksever¸ Ya'kûb-ı Çerhî Hayatı¸ Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 2009¸ s. 39-41.


[5] Muhammed b. Abdullah el-Hânî¸ Âdâb¸ çev.: Ali Hüsrevoğlu¸ Erkam Yay.¸ İstanbul 2008¸ s. 80.


[6] Ali b. Hüseyin Vâiz el-Kâşifî Safî¸ Hüseyin Reşahâtu ayni'l-hayât¸ çev.: Mehmed Rauf Efendi¸ İstanbul 1291 (taş baskı)¸ s. 37; Kâsım Kufralı¸ "Gucduvanî"¸ İA¸ c. IV¸ s. 569.


[7] Özköse Kadir-Şimşek H. İbrahim¸ Altın Silsileden Altın Halkalar¸ Nasihat Yayınları¸ Ankara¸ 2009¸ s. 267 vd.


[8] Buharî¸ Daavât¸ 68; Müslim¸ Zikr¸ 5; Tirmizî¸ Salât¸ 453.


[9] 6/En'am¸ 90.


[10]  Safî¸ Reşahât¸ s. 97.


[11] Camcı¸ Mahmut¸ Gürünlü Hacı Mehmet Aktaş¸ (Yay. Haz.: Musa Tektaş)¸ Ank.¸ 2003¸ s. 210-214.


[12]  Câmî¸ Nefahâtü'l-üns¸ s. 549; Haksever¸ Yâ'kub-ı Çerhî¸ s. 56.

Sayfayı Paylaş