EHLULLAH ALLAH'IN KILICIDIR

Somuncu Baba

Seyf-i meslûl-i İlâhîdir ehlu'llâh

Her umûrunda Muîn'dir Allâh


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)


İnsan-ı kâmiller¸ kalpleri ihya eden ve bozulan dinî yaşantıyı ıslah ile görevli olan Allah dostlarıdır. Onlar insanları Kur'an ve sünnet edebine göre en güzel şekilde yetiştirirler.


Yunus Suresi 62. ayette şöyle buyrulur: “İyi bilin ki¸ Allah'ın dostlarına korku yoktur¸ onlar üzülmeyeceklerdir.”1


Ehlullahın bir kısmı¸ en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse Allahu Teâlâ'nın kendisini velâyeti için (seçip) kullandığı bir kuldur. O Allahu Teâlâ'nın (kabzasında) özel himayesinde hareket eder. O'nunla konuşur¸ O'nunla görünür¸ O'nunla tutar. O'nunla anlar (akleder). Allah¸ onun yeryüzünde sânını (ve irşadını) yaymış; kendisini halkın¸ Velîler sancağının sahibi; yer ehlinin emniyeti¸ gök ehlinin nazar yeri¸ gönüllerin reyhanı¸ Allah'ın has dostu¸ nazargâh-ı ilâhî¸ Rabbanî sırların madeni; yeryüzünde Zât-ı Bârî'nin (adalet) kamçısı yapmıştır. Allahu Teâl⸠onun vasıtasıyla kullarını terbiye eder. Onun nazarıyla ölü kalpleri diriltir. Halkı kendi yoluna çevirir. Onunla hukuk-ı ilâhîyeyi ayakta tutar. O¸ hidâyet anahtarı; yeryüzünün süruru; ehlullahın emini ve imamıdır.


Allah'ın dostları olan Velî kullarına itaat etmek gerekir. Bu hususta Nakşbendî yolunun büyüklerinden ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbanî (k.s.) demiştir ki:


“Kâmil bir şeyh bulan kimse¸ ölünün yıkayıcısına teslim olması gibi kendisini ona teslim etmelidir. İlk fenâ hâli (nefsin şer arzularından vazgeçip hakka teslimiyetinin ilk ispatı) mürşitte olur. Bu¸ fenâfillah (her şeyi ile Allah'a teslim ve emrine tabi olma) hâline ulaşmaya bir vesiledir.”


“Mutmainne makamını geçmiş¸ her hâli ile Rabbinin emirlerine teslim olmuş ve Yüce Allah tarafından sevilmiş bir Velîye itiraz¸ Allah'a itiraz gibi olur. Çünkü bu hâle ulaşan Velînin bütün arzusu Allah'ın muradıdır. O¸ nefsi adına bir his ve hareket içine girmez.”


İçtenlikle Sadakat ve Teslimiyet


Arifibillah İmam Sühreverdî (k.s.)¸ teslimiyetin bu yoldaki ehemmiyetini şöyle belirtmiştir: “İşin başı¸ hak yolda imam seçilen mürşide içtenlikle sadakat ve teslimiyettir. Çünkü mürşide itiraz¸ mürit için öldürücü bir zehirdir. Mürşidine itiraz edip de kurtuluşa eren yok denecek kadar azdır.”


Abdülganî Nablusî (k.s.) de şöyle demiştir: “Mürid¸ tam sadakat hâline ulaştığı zaman¸ kalpten kalbe ilham ve intikal vasıtasıyla feyz alır. Müridin çeşitli yollardan mürşidinden feyz alması için tam sadık olması lazımdır. Karşılıklı sadakat tam gerçekleşmeden bunlar olmaz.”


Büyük Velî İmam Şa'rânî (k.s.): “Mürşide samimi bir niyetle gelen kimse onun ehli arasına girer¸ kendisine ilahî sır ve ilimlerin açılması mümkün olur. Aksi durumda¸ mürit boşuna yorulur.” buyurmuştur.


Mürid¸ sadık olduğunda mürşidinin gözbebeği olur. Sadık müridi¸ mürşit Allah için gözü gibi sever.


Aslında¸ Kur'an ve sünnette işlenen¸ İslâm'ın birlik anlayışı¸ imam-cemaat hukuku iyi incelense mesele çözülür¸ kâmil mürşitlere gösterilen teslimiyetin sebebi anlaşılırdı. Şöyle ki:


Tasavvufta mürşide karşı istenen mutlak teslimiyet¸ ashab-ı kiram'dan istenen teslimiyete benzer. Mü'minlerden¸ Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'i nefislerinden daha fazla sevmeleri istenmiştir. Her mü'minden istenen teslimiyetin şekli ayette şöyle belirlenmiştir: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdikleri zaman¸ mü'min erkek ve kadınlara onun dışında bir şeyi seçme hakkı yoktur.”2


Çünkü Allah ve Rasûlü'nün verdiği hüküm¸ kulun dünyası ve ahireti için en güzel olanıdır. Nefsin¸ bu hükmün dışındaki tercihleri ise hürriyet değil¸ zillettir. Nefsin her istediğini vermek¸ zehirli bir elma şekerini yemek isteyen çocuğu hevesiyle baş başa bırakmak demektir. Bu¸ ona karşı şefkat değil¸ ihanettir. Sonuç¸ hayat değil cinayettir. Gerçek hürriyet¸ nefsin keyfine değil¸ Yüce Mevlâ'nın emrine uymaktır.


Her mü'min¸ içi ve dışıyla¸ kalbi¸ aklı¸ nefsi ve hissi ile Allah'ın Rasûlü'ne tabi olmadıkça gerçek mü'min olamaz. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bir mü'min¸ bütün his ve duyguları ile benim getirdiğim şeylere tâbi oluncaya kadar kâmil mü'min olamaz.”3


Bu derecede bir itaat¸ tasavvuf terbiyesinde “fenâfir'r-rasûl” diye isimlendirilen hâlin elde edilmesiyle gerçekleşebilir. Bu seviyede bir teslimiyet için¸ Efendimiz (s.a.v.) bizlerden şu derecede bir sevgi istemektedir: “Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki¸ sizden biriniz beni nefsinden¸ anne babasından¸ ehlinden¸ evlâdından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe (gerçek manada) iman etmiş olmaz!”4


Kınından Sıyrılmış Yalın Kılıç Gibi


Hulûsi Efendi Hazretleri bir gün buyururlar ki: “Cenab-ı Allah (c.c.)'ın kılıcı arşta asılı durur¸ kıymaz ki bir kulunun boynunu vursun. Fakat kul gelir kendini o kılıca çalarsa biz ne yapalım.” der. Bu hususta Hulûsi Efendi¸ Dîvân'ındaki bir beyitte ise şöyle buyurmaktadır:


Seyf-i meslûl-i İlâhîdir ehlu'llâh


Her umûrunda Muîn'dirAllâh5


(Allah dostları¸ kınından sıyrılmış yalın kılıç gibi keskindir. Onun her işinde yardımcısı Allah'tır.)


Tasavvuf büyüklerine¸ evliyaullaha dil uzatanlar¸ dillerinden; el uzatanlar ellerinden¸ onların sırlarına baş vermeyenler de başlarından olmaktadır. Tarihte şöyle bir hadise yaşanmıştır.


Halet Efendi¸ Mevlevî Tarikatı bağlısıdır. Halidiyye kolunun kurucusu Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hazretleri'ni Osmanlı padişahı Sultan II. Mahmud'a şikâyet eder. Bunu duyan Mevlânâ Hâlid (k.s.):


“Halet Efendi'nin durumu tarikatının pîri Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî‘ye havale edilmiştir. O¸ Halet Efendi‘yi tarafına çekerek layık olduğu cezayı verir.” buyurur.


Aradan biraz zaman geçince bu sözün sırrı açıklık kazanır. Çünkü Sultan II. Mahmud¸ Halet Efendi'ye öfkelenip onu Konya'ya sürgün eder ve orada idam edilmesine dair ferman çıkarılır. Halet Efendi idam edilir.


Aslında büyükler kimsenin kötülüğünü istemezler ancak Allahu Teâlâ sevdiklerine yapılan hakaretlere gücenir de öyle ceza almış olurlar.


Bu tür olayların bir benzerini Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hayatında bulmak mümkün.


“Utbe bin Ebî Leheb peygamberlikten önce Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek kızlarından Hz. Rukiye (r.anha) ile nişanlanmıştı. Nübüvvetten sonra İslâm dinine olan düşmanlıklarından dolayı başta babası Ebû Leheb olmak üzere ailesinin de baskılarıyla Hz. Rukiye'yi boşamıştı.


Utbe¸ Necm Suresi indiği zaman¸ Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)'e gelerek küfrünü açıklamış¸ hakaretlerde bulunmuştu. Peygamber Efendimiz de ‘Allah'ım¸ ona pençeli bir hayvanını musallat et.' demişti.


Abdullah İbn-i Abbas'dan yapılan rivayete göre bu olaydan sonra Utbe ticaret kafilesi ile birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıktı. Kervan Şam yolu üzerinde bulunan Ğadıra Vadisi'nde geceyi geçirmek üzere konakladı. Oradaki yerliler onlara¸ geceleri vahşi hayvanların geldiğini söylediler. Ebu Leheb arkadaşlarına¸ ‘Ey Kureyşliler¸ oğlumu korumak için bir tedbir alın. Çünkü Hz. Muhammed ona şöyle şöyle demişti.' dedi. Bunun üzerine¸ kafilede bulunanlar bir saf halinde dizildi ve Utbe de bu safın ortasına alındı. Develer de arka ve öne yerleştirilerek bir kalkan oluşturuldu. Kafilede bulunan Hebbar bin Esved şöyle der: ‘Gece bir arslan develerin arasından gelerek sıra ile herkesi kokladı. Sıra Utbe'ye geldiğinde onu pençeleri arasına alarak parçaladı.”6


Hak Dostlarını İmtihan Etme!


Şah-ı Nakşbend Hazretleri¸ Buhara köylerinden birinde Hüsrev isimli bir zatın evine misafir olmuştu.


Akşam sohbet sırasında ev sahibine: “Bak bakalım dışarıda kim var?” dedi.


Ev sahibi dışarı çıktığında¸ kapının önünde elinde bir tabak armut olan bir şahısla karşılaştı. Köy halkından Yusuf ismindeki bu şahış elindeki armutları Şeyh Hazretleri'yle müritlerine hediye olarak getirdiğini söylüyordu. Adam içeri alındı ve armut dolu tabak Hazret'in önüne konuldu. Şahı Nakşbend Hazretleri tabağın içindeki armutları karıştırıp birisini armudu getiren adama verdi. Arkasından:


“Bu armutları bize getirmenin sebebi nedir?” diye sordu.


Adam:


“Köyümüze Velî bir zatın geldiğini duydum. Bu armutları aldım ve içinden birini işaretledim. Eğer gerçek bir Velîyse¸ benim armutlardan birisini işaretlediğimi bilir diye düşündüm. O maksatla getirmiştim.” dedi.


Nakşbend Hazretleri:


“Bak bakalım; eline verdiğim armut senin işaretlediğin armut mudur?” diye sordu.


Adam baktı ki¸ işaretlediği armut elinde.


“Evet¸ odur.” diye karşılık verdi.


Bunun üzerine Muhammed Bahaeddin Hazretleri:


“Allah'ın Velîlerini imtihan etmeye kalkışmayınız. Bu işaretlediğin armudu eline vermem¸ keramet göstermek için değildir. Senin¸ bizim hakkımızda kötü bir düşünceye sahip olmaman içindir. Eğer öyle yapmasaydık sen bizim hakkımızda yanlış düşüncelere sahip olur ve zarara uğrardın. Senin zarar görmemen için böyle hareket ettik.” buyurdu.


Allah erleri bazen keramet gösterebilirler. Ama onlar¸ her istedikleri vakit ya da gösteri olsun diye değil¸ fitne çıkmasın diye bunu Allah'ın izniyle yapabilirler. Kimse bu mübarekleri denemeye kalkışmamalı¸ çünkü vebali büyüktür. Kişi önce kendini imtihan etmeli¸ çünkü buna daha çok ihtiyacı vardır.


Hocasına İtiraz Edince


Şah-ı Nakşbend Bahâeddîn Buharî (k.s.) Hazretleri birkaç talebesiyle bir eve yemeğe gitmişlerdi.


Sofra hazırlandı. Büyük velî ve talebeleri kalkıp sofraya oturdular. Ancak biri oturmadı.


Mübarek zât:


– Sen niçin sofraya gelmiyorsun¸ diye sordu. O talebe:


– Bu gün oruca niyet ettim¸ dedi.


– Farz orucu mu?


– Hayır nafile.


– Öyleyse bozabilirsin evlâdım. Haydi¸ gel¸ bizden ayrılma.


Ancak talebenin gelmeye niyeti yoktu. Hocası bir daha:


– Gel¸ bizimle ye¸ buyurdu.


Yine gitmedi. Açıkça inat ve itiraz ediyordu hocasına. O zaman büyük velî¸ diğerlerine dönüp:


– Bu adamı terk edin. Bu¸ Allah'tan uzaktır¸ buyurdu.


Adam bir Allah dostunu incitmişti. Hem de hocasını. Onun bu itirazı¸ felâketine sebep oldu. Nitekim sonraları tamamen namazı¸ niyazı ibadeti de bıraktı.


Bağdat'a Gelen Üç Arkadaş


Bağdat'a gelen üç arkadaş¸ büyük mutasavvıf Yusuf-ı Hemedanî Hazretleri'ni ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin ziyaret etme niyetleri farklıydı Yolda giderken İbn-üs-Sakkâ ilminin verdiği kibirle: “Yusuf-ı Hemedanî'ye öyle bir soru soracağım ki¸ asla cevabını veremeyecek.” dedi Ebu Said Abdullah da: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O zaman henüz genç yaşında olan Abdülkâdir Geylanî ise: “O zatı denemek kastıyla soru sormaktan Allah'a sığınırım. Benim niyetim¸ onu görüp şereflenmek¸ meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir.” dedi Yusuf-ı Hemedanî Hazretleri'nin bulunduğu yere vardıklarında¸ Hazret orada olmadığı için beklediler Yusuf-ı Hemedanî bir saat kadar sonra geldi ve içeri girer girmez İbnü's-Sakkâ'ya bakıp hiddetle:


“Ey İbnü's-Sakkâ! Yazıklar olsun sana! Demek bana bir soru soracaksın¸ ben de cevabını bilemeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur¸ cevabı da budur.” buyurduktan sonra: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum.” dedi


Sonra Ebu Said Abdullah'a dönerek: “Ey Abdullah! Bir sual soracaksın ve nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Soracağın sual şudur¸ cevabı da budur. Fakat edebe riayet etmediğin için¸ dünya malına boğulacaksın. Parayla pulla uğraşmaktan maneviyatına vakit ayıramayacaksın.” buyurdu.


Sonra Abdülkâdir Geylanî'ye döndü¸ ona ikramda bulundu ve yanına alarak dedi ki:


“Ey Abdülkâdir! Edepli tavrınla Allah'ı ve Rasûlü'nü hoşnut ettin Ben şu anda senin Bağdat'ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini görür gibiyim.” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu. Kendisini bir daha hiç göremediler.


Git Onu Düştüğü Durumlardan Kurtar.”


Büyüklerin merhamet tarafı elbette gazap tarafından çok fazladır. Bir örnekle yazımızı tamamlayalım:


Bağdat'ta Mevlânâ Hâlid Hazretlerini inkâr eden¸ ona karşı çıkıp aleyhinde konuşan ve bazı insanları yanına toplayarak hatm-i hâcegânla alay eden bir kimse vardı. Yine bir gün arkadaşlarını etrafına toplayarak hatm-i hâcegânda olduğu gibi halka oldular. Kendisi istihza etmek üzere¸ onlara teveccüh etmek için ayağa kalktığı anda birden cinnet getirip delirdi. Bunun üzerine bütün elbiselerini çıkararak üryan bir vaziyette sahraya çıkıp gitti. O sırada Şeyh Mevlânâ Hâlid (k.s.) de halifeleriyle beraber Bağdad'ın dışında bulunuyorlardı. Söz konusu kişinin çocukları ve yakınları ağlayarak Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî'ye gelip durumu anlatıp teveccüh etmelerini istediler.


Onları dinleyen Mevlânâ Hâlid (k.s.) o kişinin yanına getirilmesini istedi. Yakalanıp getirildi. Mevlânâ Hâlid halifelerden Musa el-Cubûrî el-Bağdâdî'nin elinden tutup insanlardan uzak bir yere gittiler. Sonra bu halifeye “Otur.” diye emir buyurdular.


Tahminen yirmi adım uzakta aynı hizada büyük bir kaya vardı. Mevlânâ Hâlid o taşa bir kere nazar buyurduklarında taş birden önlerine geldi. Sonra yanında bulunan halifesine:


“Kalbini Sıddık-ı Ekber'e rabt ederek o taşı yerine döndür.” dedi.


Halife de o şekilde râbıta ederek taşı yerine götürdü. Bunun üzerine Mevlânâ Hâlid halifesine şöyle buyurdu:


“O mecnunun şifa bulacağından hiç şüphe etme.” Çünkü halifenin kalbinde o sırada uygun olmayan bir düşünce vardı. Hemen Mevlânâ Hâlid (k.s.)'in ayaklarına kapandı. Mevlânâ Hâlid buyurdular ki: “Git o deliye teveccüh et¸ onu düştüğü durumlardan kurtar.”


Halife de gidip teveccüh ettiklerinde gerçekten söz konusu kişi şifa buldu ve günahlarından tevbe istiğfar etti.


 


Dipnot


1. 10/Yunuş 62.


2. 33/Ahzap¸ 36.


3. Beğavî¸ Şerhu's-sünne¸ I¸ 160.


4. Buhâri¸ İman 8


5. Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş¸ Dîvan-ı Hulûsî-i Darendevî¸ Ank¸ 2006¸ s. 406.


6. Bkz. İbn Battal¸ Şerhu'l-Buharî-el-Mektebetu'ş-Şamile¸ VIII/80.

Sayfayı Paylaş