DÜNYADA FÂNÎ OLUP BEKÂ SIRRINA ERMEK

241 Dergi1-16

Tasavvufî bir kavramı olarak fenâ; dünya ve içerisindeki bütün nesnelerin, sûfînin gözünden silinmesini ifade etmektedir. Kul kendi davranış ve fiillerini görmekten vazgeçerek gerçek kul olma seviyesine çıkıp; Hak’ta fânî olur.  Diğer bur ifade ile fenâ, “Allah’ta yok olmak”tır.

Fenânın zıddı olan kavram bakâ’dır. Fenâ kelimesi, genellikle “var olmak, sürekli olmak” anlamındaki bakâ kelimesiyle birlikte kullanılagelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu iki terimin türevleri geçmektedir. İlk sûfîlerden Abdulkerim Kuşeyrî, fenâyı üçe ayırır:

  1. İlk fenâ, kulun kendinden ve kötü sıfatlarından fânî olması,
  2. İkinci fenâ, Hakk’ı temâşâ eden kulun, Hakk’ın sıfatlarından da fânî olması,
  3. Üçüncü fenâ, Hakk’ın varlığında yok olan kulun, kendi fenâsını görmesinden de fânî olmasıdır. Muhyiddin İbn Arabî’ye göre; fenâ, kulu Allah’a ulaştırır. Fenâ hali, kulun benliğinin kaybolması ile, tevhîdin gerçekleşmesi demektir. Bu durumda kul, bütün nefsî arzularını terk eder ve kendini Allah’ın irâdesine teslim eder. Bu hal, tevhîdin en yüksek derecesidir. Kulun niyetleri, davranışları, ahlâkî planda düzelme gösterirken, fenâ halinde tefekkür planında görülen saflaşma, kulun fiillerine de yansır. Tasavvufî hayata giren mürid bir mürşidin gözetim ve denetimi altında, kâbiliyetine göre değişen bir süre içinde çeşitli riyâzet ve mücâhedelerle nefsini terbiye eder. Bu terbiye ve tezkiye sonucunda ulaşılan noktaya “fenâ-bakâ” adı verilmiştir. Tasavvufî hayatın son merhalesine başka isimler veren sûfîler varsa da fenâ-bakâyı bu yolculuğun son durağı olarak görenler çoğunluktadır. “Müridin kötü huy ve vasıflarını yok edip onların yerine iyi hasletler kazanması” anlamında kullanılan fenâ terimi özellikle ilk dönemlerde cehâletin yerine ilmin, gafletin yerine zikrin, zulmün yerine adâletin, nankörlüğün yerine şükrün, mâsiyet ve günahın yerine tâat ve ibadetin geçmesi şeklinde anlaşılmıştır. Sûfîlerin yaşadıkları tasavvufî hallerle ilgili görüş ve tesbitleri zenginleştikçe fenâ ve bakâ kavramları da değişik ve zengin boyutlar kazanmıştır.[1]

 

Bekâ ile Yeniden Hayat Bulanlar

Hulûsi Efendi Hazretleri Dîvân’ıında bu fânî âlemi dâimî kalıcı görenlerin helâke düştüğünü, dünya ve âhireti ikisini birden kaybettiğini beyan eder. Fânî dünyada bakâ sırrına erenlerin buradayken bakâyı kazandığını ifade buyurur:

Bâkî görenler fânîyi gitdi helâka şübhesiz

Kim fânî oldu fânîden bâkîde cevlân eyledi

(Bu fânî âlemi bâkî gören, onda bâkî kalacak gibi hareket eden herkes helâk oldu. Bu fânî âlemdeyken varlığını yok edenler ise bâkî âlemde gezdi.)[2]

Nakşibendî yolunun büyükleri bu dünyada fânî olup bakâda bâkî olanları şöyle tavsif ederler:

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri(k.s.), “Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla oturan şakî (rahmetten mahrum) olmaz.” hadîs-i kudsîsinin, velilerle beraber bulunanlar için büyük bir müjde taşıdığını, onlarla oturup kalkanların ilâhî muhabbeti elde edeceklerini, ilâhî muhabbetin kişiyi tâate, tâatin ilâhî yakınlığa, ilâhî yakınlığın fenâ fi’llâh’a ve devamla bakâ bi’llâh’a ulaştıracağını, bunun ilk kademesinin de kâmil mürşidin hâl ve ahlâkında fânî olmakla (yani fenâ fi’ş-şeyh hâline ulaşmakla) hâsıl olacağını belirtmiştir.

Sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk’a ermesi gerektiği düşüncesinde olan Bâyezîd-i Bistâmî’ye göre sâlik, bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefis mücâhedesi, tefekkür ve dikkatli murâkabe ile erişebilir. Nitekim kendisi Allah (c.c.)’a hitâben, O’na nasıl erişebileceğini sorduğunda, “Nefsini bırak da öyle gel.” cevabını aldığını, bunun üzerine gömleğinden çıkan yılan gibi nefsinden ve benliğinden sıyrılıp çıktığını ifade etmiştir.[3] Diğer yandan o, Hakk’a duyulan muhabbeti, “kişinin nefsinden gelen çoğu az görmesi, dostundan gelen azı da çok görmesi” şeklinde tarif etmektedir. Yahyâ b. Muâz, kendisine mektubunda, “Onun muhabbet kâsesinden çok içtiğimden sarhoş oldum.” diye yazınca, o şu cevabı yazmıştır: “Senden başkası yer ve göklerin denizlerinden içti, hâlâ da kanmamıştır. Dili sarkık olduğu halde, ‘Dahası var mı içeyim’ diye feryat ediyor!”

Diğer yandan Bistâmî, şu sözü ile de aşkın dörtlü niteliğinden söz etmektedir: “Muhabbetin dört dalı vardır: Birincisi, O’nun lütfudur, O’ndan gelir; ikincisi O’na itâat etmek içindir ve senden gelir; üçüncüsü O’nu zikretmendir ve O’nun içindir; dördüncüsü de muhabbettir ve ikiniz arasındadır.”

Sahip olduğu mertebeye; “Bütün dünyevî sebep ve vasıtaları (mal ve servet arzusunu) topladım, bunları kanaat ipi ile bağladım, sıdk mancınığına koydum, ümitsizlik denizine attım ve istirâhat ettim”[4] sözleri çerçevesinde aç karın ve çıplak bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek ulaştığını söyleyen Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.), bu mertebede âşıkla mâşukun bir ve aynı, her şeyin “bir”den ibâret olduğunu görmüş, “Ey sen ki bensin!” şeklinde kendisine yine kendisinden nidâ edildiğini söylemiş, fenâdan da fânî olmayı gösteren bu hâli ifade etmek üzere “Heme üst” (Her şey O’dur.) sözünü kullanmıştır. Hakk’a giden yolun uzun olduğunu ve O’na ulaşmanın kolay olmadığını her fırsatta belirten Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.), Hakk’a erdiğini sananların aslında henüz yolda olduklarını, bir erme hâlinden bahsedilemeyeceğini anlatmak için, “Binlerce makamı geride bıraktıktan sonra Allah(cc)’ın mânâsında değil lafzında olduğunu gördüm.” demiş ve bu şekilde Allah(cc)’ın künhüne ulaşmanın imkânsızlığını anlatmak istemiştir. Hazret bu ifadesiyle, fenâ yahut vahdet-i vücûd makamına eriştiği mânevî mertebeleri dile getirmeye çalışıyor.[5]

Kendisine gerçek anlamda sûfînin kim olduğu sorulduğunda Hasan Harakânî Hazretleri şu şekilde cevap vermiştir: “Kişi, yamalı elbise ve seccâde ile sûfî olmaz. Sûfî belli kurallar ve âdetlerle de sûfî olmaz. Sûfî ‘yok olan’ kimsedir.” Bu sözü ile Harakânî, müntesiplerini fenâ bilincine ermeye, kendi nefsinden fânî, Hakk’ın varlığı ile bâkî olmaya davet etmektedir. Bir başka tesbitlerinde de bu yaklaşımını perçinlemektedir. Sûfînin gündüz güneşe, gece de ay ve yıldızlara ihtiyacının olmayacağını, varlık kisvesine ihtiyaç duymayan bir kimlik olduğunu beyan etmektedir.[6]

Zikreden, hakkı hatırlayan sâlik kalbinden bütün fânîleri çıkarıp onlara fenâ nazarıyla; Bâkî olana da bakâ nazarıyla bakar.

Dervişlerinden birisi kendisine, “Tarîkata girenlere şeytanın hiç eli erişir mi?” diye sorduğunda, Abdulhalik Gucdevânî (k.s.), “Nefsi fenânın sırrına ulaşmayan sâlik, öfkelenince şeytanın eli ona erişir. Nefsi fenânın sırrına erişmiş olan ise öfkelenmez, ama gayreti/kıskanması olur ve gayretin olduğu her yerden de şeytan kaçar. Bu fenâ-yı nefs mertebesine de sadece Kur’ân’ı sağ eline, hadisleri sol eline alıp bunların nûru ile aydınlık yolda yürüyen kişiler ulaşabilir.” cevabını verir.

Alâeddîn-i Attâr (k.s.) ise, Allah (c.c.)’ın kuluna dünyayı ve melekût âlemini unutturmasını fenâ, ona bu fenâsını da unutturmasını fenâdan da fenâ olarak tanımlamaktadır.

 

Dünyayı Gönülden Çıkaranlar

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin Divan’ından birkaç beyit okuyalım:

 

Gönülden çıkdı âlem dîdeden gayra nazar gelmez

Perîşân oldu Ya’kûb Yûsuf’undan bir haber gelmez

(Bu dünya gönülden çıktı, artık bu gözler Allah’tan başkalarına bakmaz. Hz. Yâkûb perişan oldu fakat ne yazık ki Yûsuf’undan bir haber gelmez.)[7]

 

Taalluk bendini kesmezse sâlik 

Bu yola kurtulup âzâde gelmez

(Derviş, dünyaya bağlılık bağını kesmezse, kurtulup bu Hak yoluna hür bir hâlde gelmez.)[8]

 

Yârın cemâl-i seyridir kâr u varımız 

Yokdur cihânın varına i’tibârımız

(Bizim işimiz gücümüz ve bütün varlığımız, sevgilinin yüzünün güzelliğini (=tecellîlerini) seyretmektir. Bu dünyanın malına mülküne değer vermeyiz.)[9]

 

Meylimiz sanman ki nân u ni’met-i dehre   

                                                      dostlar ni’met-i dehre

Biz bu tecrîd-i fenâyı yârdan öğrendik   

                                                      dostlar yârdan öğrendik

 

(Bizim meylimizin ekmeğe ve bu dünyanın nimetine olduğunu sanmayın; biz bu fânî dünyanın mal tutkusundan ve karşılık bekleme anlayışından uzaklaşmayı sevgiliden öğrendik, dostlar bunu ondan öğrendik.)[10]

 

Dünyadan Eli Boş Gidenler

Rivâyete göre yaptığı seferlerle yeryüzünün tamamına hâkim olan Zülkarneyn (a.s.) vefâtından evvel şu vasiyette bulunmuştur:

“Beni yıkayın, kefenleyin! Sonra bir tabuta koyun! Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın! Hizmetkârlarım arkamdan gelsin! Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişamlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eli boş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyada kaldığını, benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyaya aldanmasın!..”

Âlimler bu vasiyeti şöyle îzah etmişlerdir:

“…Dünya, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhip oldum. Fakat dünya nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezara eli boş gidiyorum! Dünya malı dünyada kalır. Siz, âhirette faydası olacak işlere bakın!..”

Ariflerden biri demiştir ki: “Eğer dünya, fânî olacak altından, âhirette de ebedî kalacak topraktan olsaydı, akıllı kimse, fânî olacak şeyi terkedip ebedî kalacak olanı seçerdi. Durum bunun aksi, yani dünya fânî topraktan, âhiret ise ebedî kalacak altından olunca akıllı kimse ne yapmalı düşünün!”

Kur’an-ı Kerim’de, “Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve süreklidir.”[11] âyeti kulaklarımıza küpe olmalıdır. Konuyla ilgili bir iki rivâyeti naklederek yazımızı taçlandıralım:

Hz. İbrâhim ve Hz. Mûsâ’ya İnen Emirler

Ebû Zer (r.a.) rivâyet ettiği hadiste demiştir ki: Hz. Peygamber’e, “Yâ Resûlallah, Allah Teâlâ’nın indirdiği kitaplar kaç tanedir?” diye sordum. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ, yüz sahîfe ve dört kitap indirdi. Elli sahîfe Şît’e, otuz sahîfe İdris’e, on sahîfe İbrâhim’e, on sahîfe de Tevrat’tan önce Mûsâ’ya indirdi. Kitap olarak da Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u ve Furkân’ı (Kur’an’ı) indirdi.”

Ben, “Yâ Resûlallah, Hz. İbrâhim’e verilen sahîfelerde ne vardı?” diye sordum. Allah Resûlü şöyle buyurdu:

“Hepsi misâl ve emsallerden oluşan öğütlerdi. Bu öğütlerden bazısı şunlardır:

Ey insanlara hükmeden ve bulunduğu duruma aldanan sultan! Ben seni, dünya malı toplayasın diye bu işe getirmedim; ben sana mazlumların âhını dindir, onların hakkını koru, zulme uğrayıp bana yakarmasınlar diye bu yetkiyi verdim. Ben kâfir de olsa zulme uğrayınca, mazlumun duâsını geri çevirmem.

Aklı başında olan kimse gününü dörde ayırır:

Bir kısmında Rabbine münâcâtta bulunur (zikir, duâ ve senâ ile meşgul olur).

Bir kısmında nefsini hesâba çeker (iyilik ve kötülüklerini düşünür, halini kontrol eder, gereğini yapar).

Bir kısmında tefekkür eder. Âlemdeki varlıklar üzerinde düşünür ve onlardan ibret alır.

Bir kısmında yeme içme gibi günlük ihtiyaçlarını temin eder (mübah yoldan nefsinin ve ailesinin haklarını verir.)

 

Akıllı kimse ancak şu üç şeyin peşinde koşar:

  1. Âhiretine hazırlık için sâlih amel peşinde.
  2. Dünya geçimini sağlamak için iş peşinde.
  3. Harama düşmeden helâl zevkleri peşinde.

 

Akıllı kimseye düşen şudur:

Yaşadığı zamanı iyi okumak, kendi işine yönelmek ve faydasız konuşmalardan sakınmak. Kim sözünü amelinden kabul ederse konuşması az olur, sadece kendisini ilgilendiren şeyleri şeyleri konuşur.”

Hz. Ebû Zer (r.a.) şöyle devam edivor: “Yâ Resûlallah, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) sahîfelerinde neler vardır diye sordum:

Allah Resûlü şöyle buyurdu:

“Hepsi ibret ve uyarı içeren şeylerdi. Onlardan bazısı şunlardır:

Öleceğini kesin bildiği halde, gaflet içinde keyif sürene şaşarım.

Cehennemin olduğunu kesin bildiği halde (gereksiz yere) gülene şaşarım.

Kaderin olduğunu bildiği halde (kendisine tekdir edilmeyen şeylerin peşinde) yorulan kimseye şaşarım.

Dünyanın halini, onun ve içindekilerin geçip gittiğini, hepsinin halden hale dönüştüğünü gördüğü halde, kalbini dünyaya bağlayıp onunla huzur bulan kimseye şaşarım.

Yarın hesap vereceğini kesin bildiği halde, hayırlı amel etmeyene şaşarım.”[12]

Kâ’b el-Ahbâr’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’ya indirdiği on sahîfede peş peşe yazılmış yedi satırı okudum. Sırasıyla şunlar yazılıydı:

  1. Kim dünya üzüntüsüyle sabahlarsa, Allah’a kızmış olarak sabaha çıkar.
  2. Kimin en büyük derdi dünya olursa, Allah onun kalbinden âhiret korkusunu çekip alır.
  3. Kim başına gelen bir musîbetten (insanlara) şikâyetçi olursa, sanki yüce Allah’ı halka şikâyet etmiş olur.
  4. Kim dünya sultanlarından birine (dünyalık bir şey kazanmak için) tevazu gösterir (boyun eğip yağcılık yaparsa), dininin üçte biri gider.
  5. Kim rızkının hangi yoldan geldiğine, yani helâl mi haram mı olduğuna aldırış etmezse, Allah da onu cehennemin hangi kapısından ateşe atacağına aldırış etmez!
  6. Kim gülerek günah işlerse, ağlayarak cehenneme girer.
  7. Kim ihtiyaçlarını (sürekli) insanlara arz ederse, Allah fakirliği onun gözü önünden hiç ayırmaz.”[13]

 

[1] Hayati Bice, “Dîvân-I Hikmet’te Fenâ ve Bekâ Kavramları”, I. Uluslararası Hoca Ahmed Yesevi Sempozyumu Tebliğleri, 28-30 Nisan 2016 Ankara, (Ed: Ahmet Kartal), Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 2017, s. 518.

[2] Nihat Öztoprak, 20. Yüzyıl Mutasavvıf Divan Şairi Seyyid Osman Hulûsî Efendi Divanı (İnceleme-Metin-Nesre Çeviri), Nasihat Yayınları, İstanbul 2020, c.4 (4 cilt) s. 52.

[3] el-Kuşeyrî, Ebü’l-Kâsım Abdülkerim, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye fi ilmi’t-tasavvuf, haz. Ma’rûf Zerrik ve Ali Abdülhamid Baltacı, Dârü’l-Hayr, Beyrut 1993,  s. 369.

[4] el-Kuşeyrî, er-Risâle,  s. 162.

[5] Kadir Özköse, H. İbrahim Şimşek, Altın Silsileden Altın Halkalar, Nasihat yayınları, Ankara, 2009, s. 96.

[6] Özköse, Şimşek, a.g.e, s. 122.

[7] Öztoprak, a.g.e, c. 2, s. 54.

[8], Öztoprak, a.g.e, c. 2, s. 60.

[9] Öztoprak, a.g.e, c. 2, s. 68.

[10]Öztoprak, a.g.e, c. 2, s. 135.

[11] 87/ A’lâ, 16-17

[12] İbn Acîbe el-Hasenî, Bahrü’l-Medîd fi Tefsîri’l-Kur’ani’l-Mecîd, (Terc: Dilaver Selvi,) C.3, Semerkand Yayınları, İstanbul, 2015, c. 10, s. 684-686.

 

[13] İbn Acîbe, c. 10,  s. 687.

Sayfayı Paylaş