DOSTUN KAPISINDA ÜMİTLE BEKLEMEK

DOSTUN KAPISINDA ÜMİTLE BEKLEMEK

Her şehre bir yol takip edilerek gidilir ve bir kapıdan girilir. Gönül şehrine girebilmek için de maneviyat yolunu takip etmek, irşad kapısından, muhabbet anahtarıyla girmek gerekir. Kur’ân ve sünnet çizgisinden ayrılmayan sahih tasavvuf yolları, gönül ehli insanları gönül şehrinin merkezinde bulunan mürşid-i kâmile ulaştırır. O da Rasûlullah vasıtasıyla Allah’a ulaştırmak için taliplerine vesile olur.  Abdülgani Nablusî (k.s.) Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Bir kimse, Allah‘a giden yolda kendisine yol gösterecek olan mürşidini Cenab-ı Hakk’ın kapılarından bir kapı olarak görmelidir. Yani mürid, ‘Benim mürşidim Hakk’a giden kapılardan bir kapı, babullahtır.’ demelidir. Mevlâna Celaleddin Rumî (k.s.) de kendisinin irşadına vesile olan üstadı Şems-i Tebrizî Hazretleri için şöyle buyurur: “Mürşidim Hakk’ın kapısıdır. Çünkü Hakk’a onunla vasıl oldum.”

Sevgilinin Kapısında

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri beyitlerinde sevgilinin kapısına mahcup bir şekilde vardığını, ancak ondan başka bir sığınağı olmadığını belirtir. Sevgilinin daima elini tutmasını isteyerek, o kapıda ümitle sadık bir şekilde durarak, can sermayesi onun için vereceğini beyan eder, o kapıda reddedilmeyeceği ümidiyle bekler.  Dîvân’ında şöyle buyurur:

Aldım ele kara yüzümü kapına geldim

İsyân ile memlû teni sen câna yetirdim

(Günah ve kusur kirleriyle kararan yüzümü ellerimin içine alıp, yani utanarak sıkılarak senin kapına geldim. İsyanlarımın bedenimi ve iç dünyamı etkilemiş haliyle sana arz ettim.)

Tut destimi şâhım beni reddetme kapından

Ser-mâyem olan cânımı dîvâna yetirdim1

(Ey sevgili sultanım, beni ulu kapından geri çevirme, en değerli varlığım olan canımı senin yolunda vermek için buradayım, huzuruna kabul eyle tek canımı teslim al.)

Gönül ülkesinin hükümdarı sevgili olunca onun nâçiz kölesi olan âşıklar da beyitlerde gedâ, çâker, bende, köle sıfatlarıyla karşımıza çıkarlar. Âşıklar sevgilinin kapısında nöbet bekleyen asker, çavuş, nöbetçi veya hizmetçidir. Sevgili âşığa istediği gibi hükmeder. İsterse ihsanda cömertlikte bulunur. Onun ihsanı ancak didârını göstermesi şeklindedir. O yüzünü gösterdiği vakit ondan yayılan nur, ziya her tarafı kaplar, gözler başka bir şey göremez olur. Güneş, gündüz yükseldiği en son noktada gözleri daha çok kamaştırır, kendisine bakılamaz. Hükümdar olan sevgilinin de göz alan güzelliğiyle gözüne, yüzüne bakılamaz. Nitekim Osmanlı sarayında da padişahın huzuruna girildiğinde onun yüzüne bakmadan konuşmak bir protokol geleneği olarak bilinir. Sevgilinin âşığın nazarında itibarı yüksektir, baş üzere yeri vardır. Güneş de gökyüzünün hükümdarı, yıldızlar ordusunun kumandanıdır. Hükümdarın dolayısıyla devletin manası halkın mevcudiyeti anlamına geliyorsa gökyüzünde ayın ve yıldızların görünmeleri güneşe, aşkına muhatap olan sevgili sayesinde âşıklık vasfını kazanan âşığın da mevcudiyeti sevgilinin varlığına bağlıdır.2 Hulûsi Efendi Hazretleri, güneş yüzlü sevgilinin ayağının altına en kıymetli varlığını bile saçma arzusunu şöyle dillendirir:

Ey Hulûsî ne ki var nakd-i hayâtın varın

O güneş yüzlü nigârın ayağına saçagel3

Sevgili, âşığın gözbebeğidir. Saygıda kusur edilmez, baştan ayağa göz kamaştıran ihtişamıyla âşığın gönlünde taht kurar. Hükümdarın fakirlere, ihtiyaç sahiplerine ihsanlarda bulunup onları sevindirmesi gibi güneş ışıklarının viranelere girmesi ile sevgilinin, âşığın fakir gönlüne girmesi arasında ilgi kurulmuştur. Böylece sevgili âşığa dünyaları bağışlamış olur. O, mutluluk ve saadet, himmet ve inâyet menbâıdır. Katında naçiz zerreler mesabesinde olan âşıklarını himmetiyle yüceltir. Kapısı, eşiği kutludur.4 Sevgilinin kapısında bende olmak en büyük pâyedir:

Kapısı kulluğudur başda saâdet tâcı

Bir hakîr bendesiyiz izzetimiz yâr iledir5

“Eşiklik Derviş Demektir”

Tasavvufî anlayışta eşiğin ayrı bir anlamı ve önemi vardır.  Bir tekkenin birinci eşiği herkese açıktır, ama ikinci eşik, mürşidin huzuruna açılır ve yalnızca has kullara, özge dervişlere, halifelere açıktır. Pek çok tarikat, şeyh eşiğini, işte bu yüzden mübarek ve mukaddes görür. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) misafir olduğu bir evden çıkarken hizmet eden bir arkadaş ayakkabılarını kapının eşikliğinin üzerine koyar. Ayakkabıyı kapının eşikliğinde görünce, eğilerek ayakkabıyı alıp, dışarı koyar. Ayakkabısını giyerken de hizmet eden arkadaşa hitaben buyurur ki: “Eşiklik demek derviş demektir, onun için biz eşikliğe basamayız.” Mürid, mürşidinin eşiğine baş koyar, yüz sürer. Onun için o eşik çok değerlidir. Hazret şöyle buyurur:

Yüz sürerek toprağa eşiğine baş koyup

Dost kapıdan çıkınca yüzüm ayağa salsam6

Yukarıdaki beyti okuyunca Şah-ı Nakşbend Hazretleri’nin bir menakıbı hatıra geliyor… Şah-ı Nakşbend Hazretleri şöyle anlatmıştır:

“Kış mevsiminde gâyet sert bir havada, bir gece içimde Seyyid Emîr Külâl Hazretleri’nin sohbetine gitmek arzusu doğdu. Eski postumu üstüme alarak köyündeki dergâhına gittim. Emîr Külâl Hazretleri dervişleriyle birlikte bir yerde oturuyorlardı. Mübârek nazarlarını benim üzerime çevirerek: ‘Bu kimdir?’ diye sordular. Ben olduğumu öğrenince: ‘Onu hemen dergâhtan dışarı çıkarın.’ diye işaret buyurdular. Evden dışarı çıktığım zaman, az kalsın nefsim bana isyan edip teslimiyet ve irâde dizginlerini elimden alacaktı. O anda ilâhî yardım bana yetişti. Kendi kendime: ‘Bu hor ve hakîrliğe, Allah’ın rızâsını kazanmak için katlanacağım. Bu yoldan vazgeçmek uygun değildir.’, diyerek hemen başımı dergâhın eşiğine koydum ve: ‘Her ne hâl zuhûr ederse etsin, bu eşikten başımı kaldırmayacağım.’, dedim. O sırada kar yağıyordu. Hava da çok soğuktu. Sabahın olmasına az bir zaman kala Seyyid Emîr Külâl dergâhtan (veya evinden) dışarı çıktı. Mübârek ayakları bu zayıf kulun başına basınca beni eşikten kaldırıp içeri götürdü. Kendimden geçmiş bir halde iken beni tekrar normal duruma getirdi. Sonra: ‘Ey oğul! Bu saadet elbisesi, senin boyuna göre biçilmiştir.’, diyerek müjdeledi. Mübârek elleriyle ayaklarımdan diken ve çer çöpü çıkararak temizledi, bana mânen nazar etti.

Hâce Bahâeddin Hazretleri sonraki yıllarda kendi müridlerinin gevşekliği üzerine bu olayı anlatır ve şöyle ilave ederdi: ‘Her sabah evimden dışarı çıktığımda, acaba bir mürîd başını kapımızın eşiğine koymuş mudur, diye hatırıma geliyor.”7

Hulûsi Efendi Hazretleri temiz bir fıtratla dost kapısında toprak tabiatıyla bekleyenlerin deryaya kavuşan damlalar gibi dostla birleşeceğini, güneşin ışıklarındaki zerrelerin aynı istikamette vahdete kavuştukları gibi aynı birlikteliği yakalayacaklarını şöyle işaret ediyor:

Kul Hulûsî’nin özü pâk idi

Dost kapısında yüzü hâk idi

Derd ile bağrı çâk çâk idi

Katresin bahre saldı bahr oldu

Zerresin mihre verdi mihr oldu8

Kahrı ve lütfu bir bilmeyi öğreten tasavvuf terbiyesi, sonunda ölüm bile olsa dostun/sevgilinin kapısından yüz çevrilmeyeceğini içtenlikle ifade buyurur:

Öldür beni sen çek tîğ-i cevri

Yüz dönmek olmaz yârım kapından

Âşıka yârın bir lutf u kahrı

Yüz dönmek olmaz yârım kapından9

Bu Kapı: Ebu Bekir Sıddık (r.a.)’ın Kapısıdır

Bir gün ziyarete gelenlerden biri Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’ye şöyle bir soru sorar: “Efendim Nakşbendî Tarikatı’nın Hz. Ebu Bekir Efendimiz(r.a.)’den geldiğini, Kadirî Tarikatı’nın ise Hz. Ali Efendimiz (r.a)’den geldiğini söylüyorlar doğru mu?” Osman Hulûsi Efendi: “Evet doğrudur, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) hicrete giderken, ilk defa Gar-ı Şerif’te (Sevr Dağı/Hicret Mağarası) Hz. Ebu Bekir Efendimiz (r.a.)’e ders tarif ettiler. Bugün size telkin edilen dersin, harfiyle aynısı, bu mağarada tarif edilen derstir. Mağarada olduğu için hafî zikri tarif ettiler. Hz. Ali Efendimiz (r.a.)’e de genç olduğu için cehrî zikri telkin ettiler. Hz. Ali Efendimiz (r.a.) yolda giderken bile cehrî zikir çekerdi. Ecdadımızdan dolayı bütün tarikatlar bizde birleşir. Yeryüzünde tarikat çok, fakat işin ehlini bulmak lazım.” diye buyururlar, sonra şöyle devam ederler: “Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) Mescid-i Nebevî’de hutbe irad ederken ashab-ı kirama buyurdu ki: ‘Ey Ashabım bana yakın gelin, bana yaklaşın. Mescidime açılan kapılardan, Ebu Bekir Sıddık (r.a.)’ın kapısı hariç, diğerlerini kapatın.” Bugünkü tasavvufçular, Nakşbendî Tarikatı’nın haricindeki, diğer tarikatların ketmolacağını, Nakşbendî Tarikatı’nın ise kıyamete kadar bakî kalacağını rivayet ederler. Birçokları bu tarikatı yıkmak için uğraştılar. Fakat muvaffak olamadılar. Bu kaleyi yıkmak için merdiven dayadılar; merdivenleriyle beraber yandılar. Bu yol Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) zamanından bu yana sahih ellerde bozulmadan günümüze kadar geldi. Yine sahih ellerde bozulmadan halkalar eklenerek kıyamete kadar devam edecek. Bunu bozmaya, yıkmaya kimsenin gücü yetmez.”10

Aşk yolunun yolcusu hedefin uzaklığı yüzünden her yerde durup kalmaz.  “Hak kapısında yorulanlardan, usananlardan değiliz.” diye ifade eden Mevlânâ, sevgilisinin ayrılık hapsine düşmüş kişiye ait gönlün ancak mahzun olacağını ve usanıp bıkacağını söylemektedir.

Çünkü o, sevgilisinin ve maksudu olan cananının daima kendisiyle beraber olduğunu, O’nun rahmetini daima saçıp durduğunu ve bu nedenle de canının O’na şükretmekte olduğunu söylemektedir. Sözlerinin devamında, gönlünde bir lale bahçesi, bir gülşen ve bir gül bahçesi bulunduğunu, ihtiyarlık, solgunluk ve perişanlığın oraya girecek yol bulamayacağını, kendilerinin daima ter ü taze, genç, güzel, şirin olduklarını ve bu nedenle de daima güldüklerini, nazlandıklarını ve nazik olduklarını dile getirmektedir.11

Abdulmuttalip Azdemir’den dinlediğimiz bir hatıra ile yazımızı bağlayalım:

“Bir defasında Pirimiz Hulûsi Efendi Hazretleri’ni ziyarete gitmiştik, sohbette: ‘Oğul bu kapımız bâbullahtır, inşallah kıyamete kadar açık kalacaktır.’ diye buyurdu. Daha sonra yine Darende’ye ziyarete gidecektim. Ankara’da bir arkadaşım Darende’ye gideceğim deyince: ‘Hulûsi Efendi Hazretleri yarın Darende’de olmayacakmış, Elbistan’a gidecekmiş, onun için başka zaman gitsen daha iyi olur.” dedi. Ben de: ’Vallahi niyet ettim. Allah için ziyarete gideceğim, Efendi’me yetişirsem ziyaret ederim, yetişemezsem, yerine vekili Kemal Abi var onu ziyaret eder dönerim.’ dedim. Otobüsle Darende’ye vardım, Devlethaneye gittim. Hacı Kemal Abi: ‘Gardaş on dakika önce Hulûsi Efendi Hazretleri Elbistan’a hareket etti, on dakika önce gelseydin görüşürdün.’ dedi. Ben de: ‘Kemal Abi akşam Efendi Hazretleri’nin Elbistan’a gideceğini arkadaş söyledi, hatta bana da gitme dedi. Ben de: ‘Efendi Hazretleri’ni göremezsem yerine vekili Hacı Kemal Abi var onu ziyaret ederim.’ dedim. Hacı Kemal Abi buyurdu ki: ‘Estağfurullah gardaş, ben Efendi’nin nasıl vekili olurum.’ dedi. Ben de: ‘Kemal Abi, Hulûsi Efendi Hazretleri geçen geldiğimizde: ‘Oğul bu kapımız bâbullahtır, inşallah kıyamete kadar açık kalacaktır.’ diye buyurdu, tabiî ki bu vazifeyi Efendi Hazretleri’nden sonra siz devam ettireceksiniz.’ dedim. Kemal Abi kulaklara küpe olacak çok önemli şu hatırlatmada bulunarak Hulûsi Efendi Hazretleri’nden sonra manevî irşad vazifesinin H. Hamideddin Efendi’de olduğunu, bu manevî kapının onun vasıtasıyla açık tutulacağını ifade buyurdu: ‘Gardaş, bende öyle bir hâl yoktur. O senin dediğin manevî vazife Dede’min (H. Hamideddin Ateş Efendi’ye, Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin ism-i şerifini taşıdığı için ‘Dedem’ diye hitap ederdi) hakkı ve vazifesidir. Onun için bende öyle bir hâl yok.” Sonrasında Kemal Abi bizi Elbistan’a götürdü, orada Hulûsi Efendi Hazretleri’ni ziyaret edip, sohbetine iştirak ettik.”

Dipnot

1.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 187.
2.    Ümran Ay, “Divan Şiirinde Güneşin Sevgili Tipine Yansıması Hakkında Bir Değerlendirme”, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 2, İstanbul 2009, 117-162, s. 136.
3.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 170.
4.    Ay, a.g.m, 137.
5.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 84.
6.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 195.
7.    Necdet Tosun, Şah-ı Nakşbend Hazretleri, Nasihat Yayınları, Ank, 2013, s. 15-16.
8.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 303.
9.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 230.
10.    İsmail Palakoğlu, Gönüller Sultanı, Somuncu Baba Araştırma Kültür ve Merkezi Yayınları, Ankara, 1996,  s. 303.
11.    Kadir Özköse, “Mevlânâ Düşüncesinde Firkat Ve Vuslat”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2005, Y. 6, S. 14, s. 235.

Sayfayı Paylaş