DOSTUN DERDİYLE DERTLENMEK

243 Dergi-32

Tasavvufî açıdan hakiki dost Cenab-ı Allah’tır. Diğer dostluklar ise, Allah rızasını kazanmak gayesiyle Allah’ın sevdiği kullarıyla dost olma şeklinden ibarettir. Aslında bu şekilde kurulan dostluklar da Allah ile dost olma anlamı taşımaktadır. Allah’ın sevdiği kullarıyla dost olmak da hakiki dosta giden bir yol kabul edilmiştir. Dostlar aynı yolda, aynı amaçla yürüyen yol arkadaşlarıdır. Hz. Mevlâna, Allah dostlarıyla dost olmanın önemini şu hikâyeyle vurgulamaktadır:
“Hz. Musa (a.s.)’ya Cenab-ı Hakk’tan, ‘Ey koynundan nurun parladığı, ben sana feyiz nuru bağışlarken sen hiç benim hatırımı sormaya gelmedin.’ diye hitap gelir.
Hz. Musa, ‘Şüphesiz zâtın kusurdan münezzehtir. Bu ne sırdır? Yâ Rabbi, bana açıkla dedi. Hak Teâlâ yine, ‘Hasta halimden hiç sormadın!’ diye buyurdu. Hz. Musa, ‘Yâ Rab, Senin için bir zorluk yok. Yüce muradını bana bildir.’ dedi.
Cenab-ı Hak dedi ki; ‘Bir makbul kulum hastalansa iyice bil ki onun hatırını sormak, benim hatırımı sormak olur. O benim hükmümle özürlenmiş olur, benim emrimle hastalanır.’243 Dergi-53
Velilerin huzurunda oturanlar dost ile dost olanlardır. Velilerden uzaklaşanlar ise yolu şeytanın yoluna uğrama ihtimali olanlardır. Gönül sahipleriyle dostluk, nefsin ve şeytanın hilelerinden insanı koruyan bir kalkan gibidir.
Yol Dostu Başkadır
Allah dostlarıyla yoldaş olanlar beraber yürüdükleri dostlarıyla hakiki hedefe varırlar. Hz. Mevlâna, “Aklı başında kişiler böyle demişlerdir; ev dostu başka, yol dostu başka.” diyerek yoldaş olabilmenin farklı ve uzun soluklu bir süreç olduğunun altını çizmektedir. Hz. Mevlâna, yolun uzunluğu kadar yoldaşların da çoğalacağını söylemektedir; çöl yolu, hac yolu gibi. Diğer taraftan da Allah’ın evinin yolu bu kadar uzunsa Allah’a ulaşmanın yolu ne kadar uzundur ve bu yoldaki yoldaş sayısı da ne kadar çoktur diye düşünmekte ve bütün peygamberlerin buyurduğu “Dostların peşine düş, yalnızlığı bırak.” sözüyle Allah’a varmada en kısa ve doğru yolun Allah dostlarıyla dost olmaktan geçtiğini anlatmaktadır. Bu hususta Hulûsi Efendi (k.s.) şöyle buyurur:
Sen Hatîboğlu yürü yüzünü koy dost yoluna
Dostu rehber kıluban meclis-i cânâna eriş
Dostluk Allah için olmalıdır. Bu sebeple dostlukta sen-ben ayrımı söz konusu değildir. Hz. Mevlâna ‘biz’ olmayı iğne deliğinden geçen ipliğe benzetir. Bir iğne deliğinden iki ayrı ip geçemez ama bu ipler birbirine sıkıca sarılırsa iğne deliğinden geçebilir. “Bir olan iplik gibi surette kaf ve nun harfleri ikiyse de bir görünür. Kaf ve nun harfleri birbirinden farklı harflerse de bir araya geldiklerinde tek harf gibi ‘kûn’ olurlar. İşte dostların bir araya gelmesiyle de maksada ulaşmak ‘ol’ emri gibi oluverir.”
Allah için dost olanların hali muhacirle Ensar’ın dostluklarına benzer. Onlar birbirleriyle oturur, konuşurlar ve bu dostluk dünyada da ahrette de böyle sürüp gider. Dostluğun bu şekilde sürüp gitmesi, dostluğun soya sopa değil de Allah rızasına bağlı olmasına dayanmalıdır. Devamında ise bu tür arkadaşlıkların sonunu Hz. Mevlâna şöyle anlatır. “Allah aşkına birbiriyle konuşup görüşen iki kişinin biri arkadaşı bulunmasa bile hayalini gözünün önüne alır, hayırlar yapmada yardımcı olur ona, arkadaşı yanında ise sözü de yardımcı olur ona. İkisi de dünyadan gidince canları buluşur, can diliyle biri öbürüyle konuşur; hani canın rüyada konuştuğu gibi, hatta daha da açık. Çünkü rüyada yüce can; unutan lâtif olmayan, cansız ve karanlık bulunan bedenden sıyrılıp, bedensiz kalmaz. Can arkadaşının canına sen dünyada da bana ne güzel arkadaştın der; ahrette de ne güzel arkadaşsın. Hâsılı sona dek böyle konuşurlar.”
Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurmaktadır:
Kim duymadıysa yârın derdini cânda mutlak
Bilmedi yârı kimdir ana nihân göründü
(Sevgilinin yani dostun derdini kendi dergi gibi canında hissetmeyen dostunun/sevdiğinin kim olduğunu bilemedi, sevgili ona gizli kaldı.) Yine Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî’de şöyle buyurulmaktadır:
“Kadîmî dostlarından yüz çevirenden yüz çevirmek lazım. Ve cümle Hak dostları bu tarika azim bulunduklarından, kadîmî dostlardan uzak olma. Tâ ki Hak dostlarının âşinâlarından olup, kendi dostluğunu bilesin. Ve hakîki âşinalıkla, hakîkat dostluğuna gelesin.”
Peygamberimiz (s.a.v.)’in Sadık Dostunun Derdi
Dünyadaki en iyi yer dostların yanıdır. Kişi her şeye sahip olsa bile, bunları paylaşacak dostları yoksa yanında, her zaman eksiktir. Dostluğun gereklerinden biri de kötü günleri ve acıları paylaşmadır. Zor günlerde en büyük teselli şüphesiz dostlardan gelir. Dostların, birbirleri için kendilerini feda edip sıkıntılara katlanmaları ve aynı duyguları paylaşmaları gerekmektedir.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in sadık dostu Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) âlemlerin efendisinin ahirete irtihalinde dostunun ardından duygularını ifade eden şöyle bir mersiye söylemiştir:
“Sanki gözkapaklarında yaralar varmışçasına uyku tutmayan gözlerin acı mı çekiyor?
Zira gözler sadece büyük bir musibetin olmasıyla sicim sicim yaş döker.
Öncümüz, yüce önderimiz olan Peygamber’in ahirete göçüyle yıkıldık.
O’ydu bizi koruyan, gözeten, destekleyen, yöneten ve bugün öndersiz kaldık.
Şimdi başımıza gelenden dolayı feryat ediyor ve acı çekiyoruz ve kutsal belde de acı çekiyor.
Muhammed’in göçünden dolayı sanki burunlarımız kökünden koparılırcasına bir kesilmeyle karşılaştı.
Güzel, beyaz tenli, Hâşimoğulları’ndan nübüvvetin son temsilcisi ve imamı olan Zât’ı vefatı sebebiyle.
O ki güvenilir, seçilmiş ve hayra davet eden, karanlığı yok eden bir dolunay gibidir.
Yaşadıkça onun yoluna tâbi olacağım… Hayat boyu… Kuşlar şakıdıkça.
Senden sonra sanki yeryüzü, kuşların uçup gitmesiyle sakinlerinin yandığı bir yangın yeri oldu.
Bizden uzaklaşıp ayrılman vahyi kaybetmek demek ve Allah’tan gelen Kelâm bizden ayrıldı artık.
Sen bize değerli kâğıtlara gizlenmiş bir kandil bıraktın,
Ve bize doğruluk aynasını miras bıraktın, selâm olsun sana.
O ne güzel makam ki, senindir en yüksek yerleriyle Firdevs Cennetleri Rahman’ın.
Baban İbrahim’in dostları gibi dostluğundan pişman olunmayanlar da oradadır,
İshak ve İsmail de oradadır, Rabbleri için namaz kıldıkları ve oruç tuttukları için.”
Hz. Ebu Bekir (r.a.) mersiyenin ilk kısmında şahsî acısını ifade ettikten sonra, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatıyla hissedilen çok önemli bir başka hususu işaret ederek son Peygamber (s.a.v.)’in dünya hayatının sona ermesiyle vahyin kesilmesi ve Allah’ın hitabından mahrum kalmanın üzüntüsünü mersiyesine yansıtır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Kur’an-ı Kerim’i yol gösterici bir kandil olarak kendilerine bıraktığını belirttikten sonra Peygamber Efendimizi cennete uğurladıklarını ifade ederek mersiyeyi tamamlar. Karanlığı yok eden dolunay benzetmesi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in cahiliye toplumunu aydınlatması yönüyle onun için mersiyelerde sıkça yapılan bir benzetme olarak Hz. Ebu Bekir tarafından da tercih edilmiştir. Bir ümmet ve bir dost olarak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ömür boyu bağlılık konusundaki kararlılık da mersiyede dikkat çeken bur husustur.
Dostlukta “Mü’minler Bir Vücut Gibidir.”
Bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:
“Mü’minler birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvları da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa dûçâr olur.” buyuruyor Allah Rasûlü.
Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şu ikazını hiçbir zaman unutmamak lâzımdır:
“Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” buyuruyor.
Sevgili Peygamberimiz, bizden böyle bir gönül istemektedir. Bu konuyla ilgili olarak Hulûsi Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde: “İhvanımızın müreffeh bir hayat yaşamasını istiyoruz. Bir ihvanımızın başı ağrısa, sabaha kadar o ihvan, rabıtamız oluyor. Onun için ihvanımızın işlerinin iyi olmasını istiyoruz.” diye buyurmuşlardır.
Bir hâdise, bu mevzuyla ilgili şu menkıbeyi nakledelim:
Allah dostlarından Seriyy-i Sakatî var, büyük hadis âlimi. Şam’da hadis dersindeyken, bu hadis-i şerifi okuyor:
“Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.”
O sırada bir talebesi geliyor:
“Üstad! Sizin mahalle yandı, yalnız sizin ev kurtuldu, gerisinin hepsi yandı.” diyor.
“Elhamdü lillâh!” diyor.
Otuz sene sonra Seriyy-i Sakatî Hazretleri bir dostuna:
“Ben o günün tevbesi içindeyim.” diyor. “O gün kendi evimin yanmadığına sevindim, evi yananları düşünemedim.”
Yani samimi mü’min olmak demek, hayatın her safhasında mü’min olarak hayat yaşamaktır.

Dostluk fedakârlık gerektirir. Halilûllah yani Âllah7ın dostu” olarak bilinen Hz. İbrahim (a.s.), putperest bir kavimle mücâdele etti. Yılmadan tevhîdi büyük bir fedakârlıkla tebliğ etti. Cenab-ı Hak’la dost olmak, büyük bir fedakârlık neticesidir.
Malından fedakârlıkta bulundu “Halil İbrahim bereketi” oldu.
Candan fedakârlıkta bulundu, ateşin içine girdi. Nemrut’un zulmünün karşısında tevhidi korumak için ateşin içine atıldı. Yani canını verdi, can buldu ve Cenab-ı Hak’la dostluğa kavuştu.
En son evlâdından fedakârlık… Evlâdından fedakârlık olunca, onu kurban etmeye karar verdiği zaman, Cenab-ı Hak ona:
“(Ey İbrahim!) Bu açık ve zor bir imtihandı.”
“Sana selâm.” dedi. “Selâm olsun sana.” dedi.
“Sana bir nam verdik.” buyurdu. Cenab-ı Hak öyle bir nam veriyor ki kıyamete kadar her mü’min, tahiyyattan sonra İbrahim (a.s.)’ı anıyor, ona salavat getiriyor.

Sayfayı Paylaş