DİYÂR-I KÜFRE KALBEN YAKIN OLMANIN DOĞURDUĞU PİŞMANLIKLAR

DİYÂR-I KÜFRE KALBEN YAKIN OLMANIN DOĞURDUĞU PİŞMANLIKLAR

İman, Hz. Muhammed(s.a.v.)’e ve onun getirdiklerine inanmak iken, onun zıddı olan küfür ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i ve onun getirdiklerini inkâr etmektir.

Küfür; Sevgili Peygamberimiz’in din adına tebliğ ettiği konularda onu tasdik etmemek, onaylamamak anlamında bir terimdir. Küfür; örtmek, gizlemek, nankörlük etmektir. Fıtratın gereğini yerine getirmemek, hakikatleri kabul etmemek suretiyle inkâra düşmektir. Diğer bir ifade ile münkir olmaktır. Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’deki bir beytte, ehl-i küfrün nankörlük edip, Allah’tan yüz çevirdiğini, iman ehlinin ise ilâhî vaatlere yöneldiği beyan edilir:

Neden gösterdin ehl-i küfrü senden yüz çevirmişler

Neler va’detdin îmân ehline kim ermeden dönmez1

Kur’an’ın ifadesiyle, kâfirler; Allah’ı inkâr eden, O’nun yolundan yüz çeviren, O’na ortak isnat ederek şirke düşen kimselerdir. Yine kâfirler, O’nun âyetlerini peygamberlerini, Kur’an’ı, melekleri, öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti reddedenlerdir.2

Küfür ehlinin yaşadığı, küfürle idare edilen yerlere diyâr-ı küfür denir. Aslında bu kavramla, İslâm’ın karşıtı olan insanların hayat alanı ve hayat tarzı da kastedilir. Modern dünyanın gelişmiş ülkeleri diye bize takdim edilen “Batı medeniyeti” aslında kelimenin tam karşılığıdır. İslâm düşmanlarının Doğu medeniyeti karşısında inşa etmeye çalıştıkları beldelere, devletlere kalbî yakınlık duymak iman açısından tehlikelidir. Teknolojik, stratejik ve devletlerarası yakınlık haricinde kurulabilecek yakınlık ve dostluk anlayışının bizlere neye mâl olduğunu hepimiz biliyoruz. O açıdan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin şu beyti bize bu hakikati hatırlatıyor:

Biz yakın olduğumuz müddetçe diyâr-ı küfre

Türlü zahmetler doğar türlü nedâmetler gelir3

Ehl-i Küfre Benzemeye Çalışmaktan Sakınmak

İbn-i Ömer (r.a.) teşebbüh/benzemek hakkında şöyle buyururlar: “Bir kimse müşriklerin arzına ev bina edip, onların bayramlarına katılmak suretiyle onlara benzerse, o kimse kıyamet günü onlarla beraber haşrolunur.”4

Bu mübarek kelamın bir nevi açıklamasını İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sanî Hazretleri’nin Mektûbât’ından okuyalım: “İki dini tasdik eden dahi, şirk ehlinden sayılır. İslâm hükümleri ile küfrü bir araya getirmeye teşebbüs eden dahi müşriktir. Hâlbuki küfürden teberri etmek/uzaklaşmak şirk şaibelerinden sakınmak tevhiddir. Hinduların büyük bildikleri günlere tazim, Yahudilerce bilinen âdetlere uymak, küfrü icap ettirir. Nitekim ehl-i İslâm’ın cahilleri, bilhassa kadınlar, küffarın belli günlerindeki küfür merasimini icra etmektedirler. Bunları, kendileri için de bayram kabul edip, kızlarının ve kardeşlerinin evlerine onlar gibi hediyeler yollarlar. Böylelikle o merasime tam manası ile itina ederler.”5

Kâfirden Dost Olmaz

Yüce Rabb’imiz şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.”6

Rivayet edildiğine göre Ubâde b. Sâmit (r.a.) Peygamber (s.a.v.)’e şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim Yahudilerden birçok dostum var. Ben bunların dostluklarından vazgeçip Allah’ı ve Rasûlü’nü dost ediniyorum.” Abdullah b. Übey ise: “Ben felâketlerden korkarım. Onun için Kaynukaoğulları Yahudileriyle olan dostluğumu terk edemem.” demiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ: “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” buyurdu. Yani, onlardan hiç biriyle samimî dost olmayın, onlarla ahbabınızla girdiğiniz ilişkiye girmeyin, demektir.

“Onlar birbirlerinin dostudurlar.” Yahudi fırkaları kendi aralarında; Hıristiyan fırkaları da kendi aralarında birbirlerinin dostudurlar. Yoksa esas olarak Yahudiler ve Hıristiyanlar birbirlerinin dostu değillerdir. Bununla beraber hepsi küfür üzerindedir ve size düşmanlıkta birliktedirler. Size karşı durumu bu olan insanlarla aranızda nasıl dostluk olabilir?

“Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” Böyle biri onların dini üzere bulunmuş olur ve cehennemde onlarla beraberdir. Bu tehdit onları dinleri sebebiyle dost edinme konusunda geçerlidir. Dinî ve itikadî konularda muhalefet etmekle beraber onlarla bir şey alıp satmak, onlardan bir iş istemek için yapılan sohbet bu tehdidin dışındadır. Ebu’s-Suud Efendi şöyle der: “Bu âyet, mü’minleri gerçek olmasa bile Yahudi ve Hıristiyanlara şeklen dahi dostluk göstermekten sert bir şekilde sakındırmaktadır.”

“Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Zalim toplum, mü’min kardeşlerinin dostluğunu bırakıp Allah’ın düşmanlarını dost edinen, böylece kendi nefislerine zulmedenlerin oluşturduğu toplumdur. Allah böyle bir toplumu doğru yola iletmez.7

Hz. Ömer’in valisi Ebu Musa el-Eş’arî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ömer b. Hattâb (r.a.)’a; ‘Hıristiyan bir kâtibim var.’ dedim. Bana ‘Allah iyiliğini versin, ne yapıyorsun! Müslüman birini bulamadın mı? ‘Ey iman edenler, Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.’ âyetini duymadın mı?’ dedi. Ben de ‘Dini onun olsun. Ben onun kâtipliğinden istifade ediyorum.’ dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: ‘Allah onları alçaltmışken siz onlara değer vermeyin. Allah onları hain ilan etmişken onlara güvenmeyin. Allah onları uzaklaştırmışken, onları kendinize yaklaştırmayın.”

Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) şöyle der: “Şam’da Müslüman erkek ve kadınların Hıristiyanları dost edindiğini, onlara yumuşak davrandıklarını, çocuklarını kiliseye götürdüklerini ve üzerlerine teberrüken vaftiz suyu serptiklerini gördüm. Allah korusun bu küfürdür. Vaftiz suyu, Hıristiyanların çocuklarını batırıp yıkadıkları sarı bir sudur. Bununla çocuklarının temizlendiğine ve bunun sünnet (hitan) gibi olduğuna inanırlar.”8

İmam Muhammed şöyle der: “İçki ve domuz hâriç Müslümanlara yasakladığım her şeyi müşrike de yasaklarım. Fakat kâfirlerin, çarşılara açıkça içki ve domuz getirmeleri men edilir. Çünkü bu Müslümanları hafife almaktır. Hâlbuki Müslümanlar onlarla kendilerini küçük düşürmek hafife aldırmak için anlaşma yapmamıştır.”

Küfür Ehli Zulmettedir

Yine İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin Mektûbât’ının 1. cildinin 266. mektubunda geçen bir metni okuyalım: “Bir defasında, bir hastanın ziyaretine gittim. Ölümü yaklaşmıştı. Haline teveccüh ettiğim zaman gördüm ki kalbi şiddetli zulmet içinde. Her ne kadar bu zulmetin kalkması için teveccüh ettiysem de kalkmadı. Çokça teveccühten sonra bilindi ki, bu zulmetler, kendisinde saklı duran küfür sıfatındandır. Bu sıkıntıların menşei dahi küfür ehli ile dost geçinip durmasıdır. Bundan sonra belli oldu ki bu zulmetlerin def’i için teveccüh yerinde bir iş değildir. Zira onun bu zulmetlerden temizlenmesi cehennem azabına kalmıştır ki küfrün cezası da odur. Ve bana malum oldu ki, onda imandan bir zerre miktarı mevcuttur ve bunun bereketiyle cehennemde ebedî kalmaktan kurtulacaktır.”

Her dönemde ortaya çıkabilecek bu tehlikeli gidişatı önlemek için İmam-ı Rabbanî Hazretleri küfrün şiarı olan işlerden kaçınmayı iman ile ilişkilendirerek şöyle der:

“Öyle ise imanı gerçek anlamda elde edebilmek için küfürden uzak durmak gerekir. Bunun en alt düzeyi kalben uzak durmak, en üst düzeyi de hem kalben hem de bedenen uzak durmaktır. Uzak durmak aynı zamanda Allahu Teâlâ’nın düşmanlarına düşmanlık beslemeyi de içerir. Zira Allah Teâlâ’yı ve Peygamberini sevmek, O’nun ve Rasûl’ünün hasımlarına düşmanlık beslemeksizin düşünülemez.” 9

Küfür karanlığına düşenlerin inkârcı tavırlarının sonunda onları helâke götüreceğini Rabb’imiz şöyle beyan ediyor:

“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.”10

“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazab ettiği bir kavmi dost edinmeyin. ” Burada gazap ehli olan ehl-i küfre dostluk ve sevgi duyulamaması emredilir. Onlar, kendileri için âhirete ait rahmetten bir rahmet bulunmayıp tamamı gazaba uğramış kimseler oldukları için bu ifade inkârcılar cinsinin tamamını kapsamaktadır. Gazaba uğrayanlardan maksat, Yahudiler olduğu da söylenmiştir. Çünkü ürünlerinden bir şeyler elde etmek için Yahudilerle münasebet kuran bazı fakir Müslümanlar hakkında bu âyet-i kerimenin indiği rivayet edilir. Çoğunluğun görüşü de budur. Nitekim Allahu Teâlâ Yahudiler hakkında; “Allah’ın lanetlediği ve azab ettiği, aralarında maymunlar, domuzlar ve tağûta tapanlar çıkardığı kimseler”11 buyurmuştur.

“Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümid kestikleri gibi âhiretten ümid kesmişlerdir.” Ye’s kelimesi, âhireti inkâr ve ona kesin olarak inanmadıkları için ümidin kesilmesidir. “Kavmen” kelimesinden bütün inkârcıların kastedilmesi durumunda anlaşılan mana budur. Tevrat’ta vasıfları sayılmış Peygamber’e inanmakta inat ettikleri için âhirette nasipleri bulunmadığını bildiklerinden dolayı ümitlerini kesmişlerdir. Kitap ehli olanlar, kıyamet gününe inandıkları halde, hased ve inatlarından dolayı inkâr üzerinde ısrar ettiklerinden âhiret sevabından ümitlerini kesmişlerdir.

Bursevî bu ayete şöyle mana vermiştir: “Âhiretin elem verici azabı ile cezalandıklarını ve ebedî nimetlerinden mahrum edildiklerini görüp gerçeği kavradıklarından dolayı onlardan ölenler âhiretten ümitlerini kestikleri gibi onlar da ümitlerini kesmişlerdir. Burada onlar, âhiret konusunda tam bir ümitsizlik içinde olmakla vasıflanmışlardır.”

Yüce Yaratıcı’nın, manevî sırlarını bu dünyadaki eserlerinden anlamaya çalışmayanların inkârı ve cehaleti elbette küfür karanlıklarıdır. Hulûsi Efendi (k.s.) bu hali şöyle dillendirir:

Sâni’in her zerrede esrârın fehm eylemez

Küfr ü inkâra düşer Hakk’a cehâletler gelir12

Mukatil şöyle demiştir: “Kâfir kabre konduğunda bir melek gelip çok katı bir tutum takınarak, “Rabbin kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir?” diye sorar. O da: “Bilmiyorum.” der. Melek: “Allah seni rahmetinden uzaklaştırsın, cehennemdeki yerine bak.” der. Veyl, yani yazıklar olsun sana, geberesin diye seslenerek “İşte bu senindir.” der. Sonra cennetin kapısını açarak “İşte şurası da Allah’a iman edenler içindir. Şayet Rabb’ine iman etmiş olsaydın bu cennette konaklardın.” der.

İşte bu durum onun için büyük bir hasret ve pişmanlık sebebi olup, bütün ümitleri kesilmiştir, âhirette hiçbir nasibi olmadığını anlar ve cennet nimetlerinden ümidini keser.

Kâfirler, kötü ahlâk kabirlerinden, güzel sıfatların geniş alanına çıkmaktan ümitlerini kesmişlerdir. Diğer koyu karanlıkların perdelerinden ve kabir sahillerinde bulundukları bu durumdan, geniş, rahat ve aydınlık yere çıkmaktan ümitsizdirler.”13

Mustafa Takî Efendi, bundan yüz yıl önce yayınladığı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e arzuhalinde sanki bugünleri de kapsayan bir durum analizi yapmaktadır. Biz de Cenab-ı Hakk’a yakın olmak, kâfirlerden onlara benzeyenlerden ve diyar-ı küfürden uzak kalmak temennisiyle yazımızı Mustafa Takî Efendi’nin satırlarıyla bitirelim:

“Ey Fahr-ı Kâinat! Ey yaratılmışlar içinde azametli ruhun sahibi(s.a.v.)! Allah tarafından gönderildiğiniz ümmetin kötü hallerine elbette vâkıfsınız. Getirmiş olduğunuz açık din elbette bir mekân ile ve pek az bir zaman ile sınırlı değildi. Ezelî olduğu kadar da ebedî ve cihanşümul idi.

Küfür âlemi, günahkâr ümmetinle on üç asırdır çarpışa çarpışa onları tamamen söndürme noktasına yaklaştırdı. Ümmetin milyonlarcası, büyük bir çoğunluğu acımasızların hüküm ve kuvveti altında kısıldı kaldı.

Şimdi son bir küçük kısmı ‘Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.’ ilâhî va’dine istinaden sayı ve güç olarak azınlık olmalarına rağmen zâtınızın ruhaniyetine ve inayetine iltica ederek düşmanla sonuna kadar mücadeleye azmetti. Sınırını, canını siper ederek koruyor. İmanı küfrün elinden kurtarmak istiyor. Lütuf ve inayet senden, kerem ve şefaat, zafer ve başarı sendendir.”14

Dipnot

1.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2006, s. 99.
2.    Mustafa Sinanoğlu, TDV İslam Ansiklopedisi, Küfür mad., C: 26, s.535.
3.    Ateş, Divan, s. 89.
4.    Feyzü’l-Kadir, 104.
5.    Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, 3/41.
6.    5/Maide, 51.
7.    İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan, Erkam Yayınları, C.5, s. 7, İstanbul, 2005.
8.    Bursevi, a.g.e, s.11
9.    Mektubat-ı İmam-ı Rabbani 2/ 266. Mektup.
10.    60/Mümtehine, 13.
11.    5/Maide, 60
12.    Ateş, Divan, s. 89
13.    İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan, Erkam Yayınları, C.21, s. 283, İstanbul, 2005.
14.    Fatih Çınar, Mustafa Takî Efendi Hayatı Eserleri ve Makaleleri, Nasihat Yayınları, Ankara, s. 59

Sayfayı Paylaş