DİVAN ŞİİRİNDEN SES UNSURLARI

Somuncu Baba

“Dîvân” kelimesinin terim anlamı bir şâirin şiirlerini belli bir düzene göre topladığı mecmuâ demektir.1

“Dîvân” kelimesinin terim anlamı bir şâirin şiirlerini belli bir düzene göre topladığı mecmuâ demektir.1 Dîvân Edebiyatı şâirlerinin birçoğu¸ en azından klasik bir dîvân meydana getirerek şâirler kervanına katılırlar. Bu düzenin içerisinde Arap alfabesindeki sıraya uygun olarak her harfe tekabül eden kafiyede bir gazel yazma işi de vardır. Böyle olunca bir disiplin altına giren şâirler kendilerini¸ ister istemez¸ bir kalıp içine hapsetme mecburiyeti duymuşlardır.
Bir kısmı Arap ve Fars şâirlerinin de ortaklaşa kullandığı klasik edebiyattaki mazmunlar Dîvan şâirlerini belirli bir kalıp içerisine alıyordu. Çünkü kullanılan bir kelime mutlak surette¸ birtakım olaya telmihten ya da teşbihten ileri gitmiyor; dolayısıyla şâir orijinalliği¸ bu mazmunları çağdaşlarından daha ilginç ve daha güzel bir şekilde kullanmak suretiyle yakalayabiliyordu. Bunların sayıları da zâten her asırda üç beş kişiyi geçememiş¸ diğer şâirler ise ikinci¸ üçüncü sınıflar arasında zikredilmiştir. Klasik edebiyatımızda öteden beri var olan bu mazmunlar ve düşünce birliği/benzerliğinin kafiye ve redife de sirâyet etmesi ilgi çekicidir.
Her harfe uygun kâfiyede şiir yazma mecburiyeti şâiri hayâl hapsi¸ düşünce darlığı¸ kendinden öncekileri taklit etme… gibi birtakım olumsuzluklara yöneltmiştir. Öyle ki bir kısım şâirler¸ aynı kafiye ve redifle yazdıkları gazellerinde aynı konuyu ele alıp¸ aynı imajı¸ küçük değişikliklerle ifade etmek zorunda kalmışlardır. Nazire gazelleri hesaba katmasak bile¸ bu durumun yüzlerce örneğine rastlıyoruz. Dîvân Edebiyatının bu klasik kalıpları bazen o dereceye varmıştır ki aynı veya yakın yüzyıllarda yaşamış¸ diyelim beş şâir yerine birinin dîvânını okumanız diğerleri hakkında da yaklaşık kanaatler ve üslupları hakkında yaklaşık bilgilere sahip olmanız için yeterli görülebilir.
Yukarıda saydığımız bütün olumsuzlukların dışında 16. asırda yaşamış üç şairin gazeli dikkat çekici bir güzellik arz ediyor. Zâtî¸ Ahî ve Bâkî'nin gazellerinde aynı kafiyeler kullanılmış. Kim kimden etkilenmiş; bunu kestirmek güç. Şairlerin ele aldıkları konular¸ hayaller benzer özellik gösteriyor; fakat her biri kendi içinde orijinal ve sağlam bir söyleyişe sahip. Bu gazellerin üçünde de dikkat çeken özellik¸ Zâtî'de üzerinde çokça durduğumuz¸ sesle anlamın bütünleşmesidir. Öte yandan şiirlerde yapılan tasvirleri göz önüne getirdiğimiz zaman Dîvân şiirindeki durağan yapının kaybolup hareketin hâkim olduğu bir manzara ile karşılaşıyoruz.

GAZEL
Dem-be-dem seyl-âb-veş eşk-i revânım çağlar
Döğünüp taşlarla ağlar hâlüme ırmağlar

Görünen dağlar başında ebr ü bârân sanmanuz
Dağlar saçın çözüp ben hasta içün ağlar

Sînemün ta'lim-hânesine at gel tîrüni
Ey kemân-ebrû senünçün tablalardur dağlar

Cân çıkardı mahbes-i tenden kemend-i hecr ile
Lîk zencîr-i ümid-i vasl-ı dil-ber bağlar

Zâtîyâ Ferhâd içün dağlarda feryâd eyledüm
İşüdüb feryâdumı göğsün geçürdi dağlar2
(Zâtî 1471-1546)
(Hiç durmadan sel gibi akan göz yaşlarım çağlar. Irmaklar da taşlarla döğünüp benim hâlime ağlar. Dağların başında görüneni bulut ve yağmur sanmayın. Dağlar saçlarını çözüp ben hasta için ağlamaktalar. Göğsüm bir tâlim-hânedir. Sen oraya¸ gel okunu at. Ey keman kaşlı¸ göğsümdeki dağlar¸ yaralar senin için nişan yeridir. Can¸ bu ten hapishanesinden ayrılık kemendi ile çıkar giderdi. Fakat sevgiliye kavuşma ümidinin zinciri bağlar. Ey Zâtî¸ Ferhad için dağlarda feryat eyledim. Feryadımı işiten dağlar¸ göğüs geçirdi.)
Yukardaki gazele baktığımız zaman ağlayan¸ hüzünlü¸ ıztıraplı bir insan manzarasıyla karşılaşıyoruz. Daha ilk iki beyitte¸ şâirin ağlama hâlinde olduğunu ifade eden sözler var ve bu ağlama sesini şâir bize usta bir şekilde hissettiriyor. Şiiri okurken ilk beyitte ırmağın çağlamasını da şâir bize ses yoluyla duyuruyor. “çağ-lar”¸ kelimesini vezne uygun (takti'li) olarak okumak için ilk heceyi mecburen uzatıyoruz: çaağ-lar.”Irmağlar” kelimesini okurken orta heceyi uzatıyoruz. Ir-maağ-lar. Bu beyitte suyun çağlayışını¸ uğultusunu kelimenin sesleri yardımıyla duyuyoruz. İkinci beyitte şâir bize hasta için ağlayan bir ses duyuracak. Burada da ağlama sesinin ta kendisini kelimenin içinde duyuyoruz. Yine vezin gereği “ağlar” kelimesini aağ-lar şeklinde okumalıyız.
Ağlarken çıkarılan¸ “aağ” seslerinin çokluğuna dikkat eden şâir bunu diğer beyitlerde de¸ daağ-lar¸ baağ-lar¸ ve yine daağ-lar kelimeleriyle bize duyurarak ses-mânâ uygunluğu sanatına güzel bir misal veriyor.
GAZEL
Bağrına taşlar basup ben hasteyiçün tağlar
Kabrüm üzre saçların çözmüş bulutlar ağlar

Şol kerem itmiş ki cûy-ı nev-bahâr-ı hüsn-i dost
Deşt ü sahrâlarda zencirün sürür ırmağlar

Nice bir koçsun seni altun benekli câmeler
Nice bir yaksun beni bu kanlu kanlu dağlar

Ben bu gurbet-hâne-i firkatde eylerüm sefer
Yaşlarum kanlu sular gibi yolumu bağlar

Su gibi çağlar geçer ömrüm güzellik çağda
Sanma Ahî sen benüm eşk-i revânum çağlar3
(Benli Hasan -Ahî- 1473-1517)
(Dağlar¸ ben hasta için bağrına taşlar basar. Bulutlar kabrimin üzerinde saçlarını çözmüş ağlar. Dost güzelliğinin ilkbahar ırmağı yardım etmiş de ırmaklar¸ çölde zincirlerini sürür gezer. Altın benekli giysiler¸ neden böyle sana sarılsın. Neden böyle yaksın beni bu kanlı yaralar. Ben bu gurbet evinde yolcu olurum. Yaşlarım kanlı sular gibi yollarımı bağlar. Ey Ahî sanma ki akan gözyaşım çağlıyor. Bu güzellik çağında ömrüm su gibi çağlayıp geçer.)
Edebî sanatların ustaca kullanıldığı bir şiir. Hangi sanatı isterseniz bulabilirsiniz. İlk beyitte dağlar ve bulutlar kişileştiriliyor. Yani teşhis sanatı yapılıyor. Dağların başı zaten taşlı olur; ancak şair muhayyilesi bunu bağrına taş basmak deyiminin anlamını da kinaye sanatı ile süslüyor. Birinci beyitte yas tutan insan profili sunuluyor. Burada güçlü bir tasvir vardır. İkinci beyitte ırmakların dağ taş dolaşması hüsn-i ta'lil sanatı ile tasvir ediliyor. Nitekim buradaki ırmak¸ ilerde¸ Fuzûlî'nin “Su Kasîdesi”nde¸ Peygamber Efendimizi arayan sevdalı bir mümine dönüşecektir.
“Nice bir koçsun seni altun benekli câmeler
Nice bir yaksun beni bu kanlu kanlu dağlar”
beytindeki sevgilinin elbisesinde bulunan gül ve onun dalındaki diken nakışları¸ 18. yüzyılın şuh şairinde sevgiliyi incitmesinden korkulan bir işkence âleti gibi tahayyül edilecektir. Dördüncü beyitte ağlamada limiti yakalayan şairin gözyaşları öyle bir hâle gelecektir ki bunlar kan akan bir ırmak hâlinde âşığın yolunu bağlayacak; sevgiliye giden yolda bir engel teşkil edecektir. Şair son beyitte soyut ve somut kavramları öyle birbirine yüklüyor ki neyi neye teşbih ediyor¸ hangi kavram üzerinde mübâlağa ve hangi konuda tecâhül-i ârif yapıyor¸ tam olarak kestiremiyorsunuz. Mahlâsını tevriyeli olarak kullanması da ayrı bir konu.
GAZEL
Kâmetün yâdına ey serv-i revân ırmağlar
Çeşmelerdür eşk-i çeşmümden dem-â-dem çağlar

Çağlardur ki yaşumla âhum ey meh kûyuna
Hem-dem olup varmağa her demde niyyet bağlar

Bağlar zülfün kemendi boynumu dîvâne-veş
Mesken olsa bana aşkunla aceb mi tağlar

Tağlar çekmez şihâbun çekdüğüm bâr-ı gamı
Nâr-ı hecrün lâle-veş bağrumda yakdı dağlar

Dağlar kim mihrün ile sînede mihr itmişem
Göz göz olup hâlümi sen meh-likâya ağlar

Ağlar bîmâr çeşmün fitnesinden gözlerüm
Sayru hâlinden bilürsün bî-haberdür sağlar

Sağlar canı virürler mürdeler bulur hayât
Leblerün vasfında Bâkî eylese iblâğlar
(Bâkî 1526- 1600)
(Ey nazlı yürüyen sevgili¸ senin boyunun hayaliyle gözlerim iki çeşme sürekli ağladığından ırmaklar gibi çağlamaktadır. Ey ay yüzlü güzel¸ gözyaşlarım çağlayarak âhımla birlikte arkadaş olup senin mahallene gitmek için niyetlenirler. Ey sevgili¸ senin saçlarının kemendi benim boynumu bir delinin boynuna geçirilmiş kement gibi bağlar. Bundan dolayı dağlar bana mesken olsa şaşılır mı?.. Senin aşkının ateşini ve benim çektiğim gam yükünü dağlar çekemez. Ayrılık ateşin lâle gibi bağrımda dağlar yaktı. O dağları senin sevgin ile sînemde misafir etmekteyim; o yaralar ki göz göz olmuş hâlimi sen ay yüzlüye ağlamaktadır. Hasta olan gözlerim senin gözlerinin fitnesinden dolayı ağlar. Bilirsin ki hastanın hâlinden sağlar haberdar olmaz. Bâkî¸ dudakların vasfında tebliğde bulunsa¸ sağlar can verir¸ ölüler hayat bulur.)
İâde sanatının da en güzel örneklerinden birini teşkil eden bu şiirde lirik bir söyleyişi¸ güçlü bir âhengi duymamak mümkün değil. Bâkî de gazelinde bize ırmakların çağıltısını duyurmak istiyor. Bu sesi kâh ırmakların akışını tasvir ederek kâh gözyaşlarının çokluğunu ifade ederek duyuruyor. Şiirde kullanılan ikilemeler¸ şiire âhenk veren başka bir özellik olarak karşımıza çıkıyor. Gazelde şairin kendi hâlini anlatırken benzetmelerden faydalanması dikkati çekiyor. Sözgelişi bağrındaki yaraların görünüşünü Dîvân şiirinin klasik benzetmelerinden biri olan lâle ile tasvir ediyor. Bilindiği gibi lâlede kırmızı renk hâkimdir. Ortasında bir siyahlık vardır. Bu¸ aynen dağlanmış bir yara görüntüsü vermektedir. Şiire hâkim olan unsur su ve ateştir.
Görüldüğü gibi 16. asrın bu üç gazeli Klasik edebiyatımızın¸ söz sanatları yanında¸ şiire ayrı bir güzellik ve güç katan ses-anlam âhenginin de en güzel örneklerini teşkil ediyor.

Dipnotlar:

1- Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü¸ Dr. İskender Pala¸ Ankara 1989.
2- Halil Erdoğan Cengiz¸Divan Şiiri Antolojisi¸ Ankara 1983¸ s. 314.
3- Fahir İz¸ Eski Türk Edebiyatında Nazım¸ İst. 1967. s.220.

Sayfayı Paylaş