DİVAN EDEBİYATIN'NIN HALK'TAKİ SESİ

Somuncu Baba

“Benim dikkatimi çeken diğer önemli bir husus da; Farsça¸ Osmanlıca ve hatta Arapça terkiplerin yerli yerinde mükemmel bir şekilde kullanılmasıdır. Böyle bir yeteneğe sahip olan Üstad¸ Osmanlı döneminde yaşasaydı¸ kuşkusuz büyük Dîvân şairlerinden birisi olarak bugün Dîvânları elden ele dolaşanlar arasında yer alırdı. Günümüzde böyle şiirleri yazan bir üstün kabiliyetin var olması kazanç¸ onu anlayacak bir neslin olmaması ise kayıptır!”

“Benim dikkatimi çeken diğer önemli bir husus da; Farsça¸ Osmanlıca ve hatta Arapça terkiplerin yerli yerinde mükemmel bir şekilde kullanılmasıdır. Böyle bir yeteneğe sahip olan Üstad¸ Osmanlı döneminde yaşasaydı¸ kuşkusuz büyük Dîvân şairlerinden birisi olarak bugün Dîvânları elden ele dolaşanlar arasında yer alırdı. Günümüzde böyle şiirleri yazan bir üstün kabiliyetin var olması kazanç¸ onu anlayacak bir neslin olmaması ise kayıptır!”

Dîvân Edebiyatı’nı bizim edebiyat tarihçilerimiz yüksek zümre edebiyatı olarak tanıtırlar. Aslında Osmanlı Medeniyeti’ni anlatırken¸ edebiyat alanında ortaya konan eserler belki böyle bir yorumu haklı gösterebilir. Dîvân geleneği dikkatle incelendiği zaman¸ bunun reddedilmeyecek taraflarının olduğu da görülebilir. Ancak¸ yedi asra yaklaşan bir İmparatorluğun bu muhteşem derinliğe sahip edebiyatı sadece ‘zümre’ şablonu içerisine çekilerek geçiştirilebilinir mi? Bize göre hayır!.. Dîvân şairlerinin tamamı dikkate alındığı zaman¸ belki kullandıkları dil bakımından böyle yorumlanacak eserler ortaya koydukları doğrudur¸ ama bütünüyle bir edebiyatı dar bir koridora çekip orada tutmak bizce haksızlık olur.
Bunun doğru olmayacağını gösterecek bir eser var elimde: “Dîvân-ı Hulûsi-î Dârendevî”. İki cilt halinde özenli bir baskı içinde sunulan Dîvân’da yer alan şiirler bize dil olarak Osmanlı Dîvân üslubuna yaslansa da¸ muhteva olarak daha çok “Tekke Şiiri”nin hususiyetlerini taşır. Aslında¸ bu “Tekke Şiiri” doğrudan “Tasavvuf Edebiyatı” terminolojisi içerisinde düşünülmelidir.
Meselenin bu cephesi üzerinde durmayacağım. Bu Dîvân’ın beni en çok etkileyen yanı; biyografisinde ilkokuldan sonra düzenli bir eğitim görmediğini öğrendiğimiz Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin nasıl böylesine derin muhtevalı¸ etkileyici¸ şiir tekniğinin özelliklerini de koruyarak bu şiirleri yazmayı başardığıdır? Bunun için yazımın başlığını özel olarak “Dîvân Edebiyatı’nın Halktaki Sesi” dedim. Bir halk adamının¸ halkın diliyle değil¸ Dîvân medeniyetinin diliyle bunu başarması küçük bir hadise değildir.  Edebiyat tarihçilerimizin ve edebiyat araştırıcılarımızın meselenin bu cephesi üzerinde durması gerektiğine inanıyorum. Şiir dilini çok iyi kullanan Üstad¸ bu eseriyle bize iki önemli noktada yoğunlaşıp düşünme ve tartışma zaruretini getirmektedir: Birincisi¸ halk irfanının bu kalıplara taşınması keyfiyeti¸ ikincisi ise¸ günümüz insanının böyle bir şiire ihtiyaç olup olmadığı meselesidir.  Bu dikkat noktalarına ek olarak¸ benim gördüğüm kadarıyla Üstad¸ şaşırtıcı bir benzerlikle Dîvân Edebiyatı’nı sanki Fuzûlî’den¸ Şeyh Galib’den¸ Bakî’den alarak günümüze getiriyor. Hatta¸ onun şiirlerinde Karacaoğlan’ın sesini¸ Yunus’un bestesini¸ Mevlânâ’nın nefesini de bulmak mümkün… Dîvân-ı Hulûsi-î Darendevî¸ bir anonim şiir mozaiği gibi. Bir bakıyorsunuz¸ koşma tarzında bir şiir:

“Doldu dil yârın gamıyla
Pür-dem oldu her demiyle
Hulûsi dost keremiyle
Açıla gönül açıla
Şen ola gönül şen ola”
Hemen devamında bir gazel tarzı:
Ey şehîd-i pâk dil hep insü cin  ağlar sana
Serteser mâtem tutup kevn ü mekân ağlar sana

Firkatınla  kan döken ancak ki Hulûsi değil
Devr edip döndükçe  bu devr ü zamân ağlar sana”       (s. 18.-19.)
İlahilerin o yumuşak teslimiyetini yansıtan yedili ya da sekizli hece vezniyle yazılmış bir şiirin önünde ya da arkasında on altılı Dîvân tarzında bir başka şiir:
Akıl gider âr olur
Varı târumar olur
Varlık gamından geçer
Gönül yâra yâr olur
Bir şehre erer ki yolun şehr ü diyâr unutulur
Bir bahra dalar ki gönül ka’ru kenâr unutulur”
(s.88-89
“Bî-çâre  hâfız gönlümüz
Âyine-i Rahmân bizim
Bilsen serâpâ sinemiz
Hep menşed-i Kur’ân bizim.”
Seherde bülbül ağlar gül ise handândır aşkından
Ne hikmet biri handân diğeri giryândır aşkından” (s. 237-238.)
Bu durum¸ hayatın her cephesine yönelen bir yüreğin insiyaklarını yansıttığı için farklı bir güzellik getiriyor ortaya.
Benim dikkatimi çeken diğer önemli bir husus da; Farsça¸ Osmanlıca ve hatta Arapça terkiplerin yerli yerinde mükemmel bir şekilde kullanılmasıdır. Böyle bir yeteneğe sahip olan Üstad¸ Osmanlı döneminde yaşasaydı¸ kuşkusuz büyük Dîvân şairlerinden birisi olarak bugün Dîvânları elden ele dolaşanlar arasında yer alırdı. Günümüzde böyle şiirleri yazan bir üstün kabiliyetin var olması kazanç¸ onu anlayacak bir neslin olmaması ise kayıptır! Türk kültürünün problemi işte bu ‘kazanç-kayıp’ açmazının kesiştiği noktada başlamaktadır. Gönül isterdi ki bu tür şairlerimiz¸ üstelik halk içinden çıkmış¸ zümre kültürüyle beslenmemiş¸ kendi derûnunda kendisinin otağını kurmayı başarmış  bu tür şairlerimiz¸ ülke genelinde daha çok aranan¸ okunan ve beslenilen ana kaynak olsun.
Buna rağmen¸ karamsar olmaya gerek var mı? Hayır¸ asla!.. Türk şiir pınarının kaynağı çok güçlüdür. Akan suyu da her zaman gür olacaktır. Şair şiirini¸ kendini göstermek için yazmaz. Şair şiirini¸ kendinde var olan doğruların paylaşılması için bir davetiye hassasiyetiyle yazar. “Şairin şiirde kendini idrak”in en güzel ve kalıcı örneğini “Dîvân-ı Hulûsi-î Dârendevî”de  görmek¸ kültürümüzün yozlaşmaya doğru çekildiği bir dönemde büyük bir şanstır. Biz bu şiirlerdeki terkipleri anlayıp geleceğe taşırsak¸ arkamızdaki on asırlık kültürü de yeniden ihya etmiş olacağız…
Bu eseriyle¸ yolumuzu aydınlatmak için bize bir mum yakan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Üstad’ı rahmetle anıyor ve sözü onun bir şiirine bırakıyorum:

“Kimin âşüfte kılıp hüsnüne divâne yazarsın
Kimin âlüfte  kılıp şem’ine pervâne yazarsın

Kimin la’l-i lebin lutfuyla si’râb kılıpdır
Kiminin hûr-i dilin atşına peymâne yazarsın

Kimi hûn-âb akıdır kıymete almazsın o âhı
Kiminin gözlerinin yaşını dür-dâne yazarsın

Kimi ermez sana tâatı ile hüsn-i kabûle
Kimi b îtâat olur aczini ihsâna yazarsın

Kimi âyîne-i hüsnün kimi gencîne-i aşk
Kiminin adını âşık timi cânâne yazarsın

Her gözüm aynu ayânı sen iken sûret-i ma’nâ
Kimini sınrrına ârif  kimi bî gâne yazarsın

Kimi Hulûsi gibi hayret ser-gerdânın
Kiminin adını ol defter-i dîvâna yazarsın.(s. 159.)

Sayfayı Paylaş