“DİRİYİZ DAİM¸ ÖLMEYİZ…”

Somuncu Baba

Anadolu’yu mayalayan büyük bilgelerin ilahî aşk şarabıyla sermest olanı ve melametiyye ahlakının önde geleni Somuncu Baba’ya¸ Şeyh Hamid-i Veli’ye ait olan bu mısra bize der ki: “Aşıklar ölmez…”

Anadolu’yu mayalayan büyük bilgelerin ilahî aşk şarabıyla sermest olanı ve melametiyye ahlakının önde geleni Somuncu Baba’ya¸ Şeyh Hamid-i Veli’ye ait olan bu mısra bize der ki: “Aşıklar ölmez…”
Bunu büyük bilge/şair Yunus Emre şöyle dile getirir: “Ölürse tenler ölür/Canlar ölesi değil…”
Zira Ekberi irfanın takipçisi Molla Cami’nin deyişiyle¸ ‘insan candan ibarettir¸ geri kalan kemiktir¸ kandır ve kıldır…”
Madde çürür¸ dağılır¸ çözülür¸ ölür ama¸ ona hakikat veren büyük sır asla ölmez¸ o¸ Allah’ın Hayy sıfatıyla ebediyen dirilmiştir¸ bir daha ölmemek üzere canlanmıştır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ Osmanlı’ya ruh veren büyük bilgelerdendir. Bugün Darende’de hâlâ manevî bir çekim merkezi olan kabrindeki mübarek bedeni de Allah bilir çürümemiştir. Zira¸ O¸ şiirin girişinde beyan ettiği üzere¸ ‘uşşak’tandır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Somuncu Baba olarak da bilinen Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşamıştır. Miladi 1331 tarihinde Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğmuştur.
Anadolu’yu manevî fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri’nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e ulaşır¸ 24. kuşaktan torunudur¸ Seyyittir. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayserî’den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ ilim alanındaki çalışmalarını Şam¸ Tebriz ve Erdebil’de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili’den ve Bayezid-i Bistami’nin ruhaniyetinden manevî terbiye almıştır. Dinî ve dünyevî ilimlerle ilgili icazet alarak¸ irşad vazifesi için Anadolu’ya dönmüş Bursa’ya yerleşmiştir. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler!” nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ Somuncu Baba ve Ekmekçi Koca olarak da tanınmıştır. Zamanın Padişahı Yıldırım Beyazıd Han Niğbolu zaferini kazanınca Allah’a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır. Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş¸ hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevî kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir. Aksaray’da Hacı Bayramı Veli Hazretlerini dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş¸ irşad vazifesi için Ankara’ya görevlendirmiştir. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ 1412 (h. 815) tarihinde Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri¸ kendi zamanında halvethane olarak kullanılan¸ misk ü anber kokulu¸ şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup¸ estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray’da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise¸ hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin yanındadır.
Somuncu Baba¸ nefes’ine şöyle girer:
Biz ol uşşak-ı serbazız
Akıl rüşd bize yar olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humar olmaz
Burada ‘akl’ı¸ rasyonel yetiyi¸ İlahî hakikat’i bulmak bakımından eksik gören¸ geleneksel irfani cevhere bir gönderme buluyoruz. Akıl¸ İbn Arabi’nin dediği gibi¸ insanı ‘nihai yakine ulaştıramaz.’ Bunun için aklı aşmak¸ onu terk etmek¸ onun¸ bir sınırlama¸ bağlama¸ kayıt altına alma olduğunu bilmek¸ idrak etmek gerekir. Bu bağlamda Nasrettin Hoca’nın¸ ‘bindiği dalı kesmesi’ veya merkebe ters binmesi hatırlanabilir. Merkebe ters binmekle¸ Hoca¸ aklın ancak¸ geride kalanı¸ olup biteni görebileceğini¸ geleceği ve olmakta olanın ilerisine geçemeyeceğini¸ bunun yolunun ancak gönülden geçtiğini ima etmektedir. Keza bindiği dalı kesmek¸ insanın akıl bağından kurtulması¸ aşk iklimine kanatlanması anlamına gelmektedir. Prof. Dr. Yalçın Koç’un Anadolu Mayası adlı kitabında belirttiği üzere insan bindiği dalı kesmeden zemine¸ toprağa inemez. Toprağa inmeyen¸ zemin bulamaz ve toprak üzerinde gerçekleşecek olan yola giremez. Akıl¸ bağdır. Gerçeği bir esasa bağlamaya¸ onu sınırlamaya çalışır. Oysa İlahi Hakikat sınırlanamaz¸ o sonsuz ve mutlaktır. O halde¸ akıl bağını terk etmek ve kanatlanmak gerekir. Aşk¸ uçmaktır¸ hakikat semasına doğru kanatlanmaktır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ ‘akıl rüşd bize yar olmaz’ derken¸ Şeyh Galib’in ifadesiyle¸ ‘tedbirini terk et¸ takdir Hüda’nındır’ demek istemektedir. Aklı terk eden¸ İlahî Aşk’ın şarabından içer¸ onunla sarhoş olur¸ dolayısıyla sarhoşluktan da kurtulur¸ zira¸ o¸ ilahî sarhoşluğa erişmiştir. İnsanın benliğini terk etmesi halinde kendisinde tecellilerin olacağı¸ müşahadelere mazhar edileceği¸ bu durumda da¸ Allah’a ulaşma yollarının irade ve tedbiri dışında açılacağı söylenir. Şeyh Hamid-i Veli¸ tıpkı Hz. Mevlâna gibi¸ ‘üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/benim sarhoşluğumun sonu yok’ demektedir.
İkinci bentte¸
Diriyiz daim¸ ölmeyiz
Karanularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz
derken de¸ ancak tenlerin öleceğini¸ canların ebediyen diri kılınmış olduğunu söylemekte ve örtük olarak da¸ ‘ölmeden evvel ölünüz’ hadisine atıfta bulunmaktadır.
Bu durumda insanın ruhunun karanlıklarda kalmayacağı¸ en-Nur olan Allah’ın ilahî nuruyla ışıyacağını¸ çevresine de ışıklar saçacağını ifade etmektedir.
Böyledir¸ Şeyh Hamid-i Veli gibi zatlar¸ Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi¸ ‘kendi derdin söyler¸ gayrı hikayet etmez’ler… Bu nefeste olduğu gibi¸ onların şiirleri¸ insan-ı kamil olarak kendi hikayeleridir. Kendi hakikatleri ve sırlarıdır.
Zira¸ Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ ‘yapmayacağınızı ne söylersiniz’ uyarısının ne anlama geldiğini iyi bilir.
Sözleri de bir nevi salih amelleridir.
Bu mısrada buyurduğu gibi¸ karanlıklarda kalmaz¸ çürüyüp toprak olmaz onlar.
Onların katında ne gece vardır ne gündüz.
Onlar ne Doğu’dandır ne de Batı’dan¸ onlar güneş gibidir¸ güneş ne Doğuludur ne Batılı.
Bizim illerde ay ü gün
Sebat üzre durur daim
Televvün erişip ona
Gehi bedr ü hilal olmaz
Bu bent¸ önceki bendin devamı mahiyetindedir.
“Bize leyl ü nehar olmaz” ifadesindeki sırlar bu bentte açılmaktadır.
Bizim katımızda¸ bizim ilimizde¸ bizim mekânımızda¸ hakikatimizde ne ay vardır ne gün. Biz¸ daima sebat üzere dururuz.
Burada yine örtük biçimde ‘sekine(t)’ hakikatine atıf vardır.
‘Sebat üzre durur daim’¸ aynı zamanda¸ ‘Göz ne şaştı¸ ne de başka bir yana baktı’ ayetine de atıf bulmak mümkündür. Pir Sultan Abdal’ın bir dizesi de aynı sırrı söyler : ‘Gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz…”
Sekine’nin sözlük anlamı¸ ‘karar¸ rahat¸ sakinlik¸ dinlenme¸ yerleşme¸ gönül rahatlığı¸ kendisine güven¸ düşmanlarına korku verme’dir.
‘Büyük Huzur’ anlamına gelen ıstılahî yönünü ise doğru yansıtabilmek için Guénon’un bir belirlemesine başvurmak yerinde olacaktır. İslâm Maneviyatı ve Taoculuğa Giriş adlı eserinde Guénon şöyle der:
“Kozmik çarkın merkezine yerleşmiş olan bilge kişi¸ bu çarkı¸ görülüp farkedilemez bir biçimde¸ onun hareketine katılmaksızın¸ yalnızca varlığıyla hareket ettirir. Onun mutlak ilgisizliği¸ kendini herşeye egemen kılar¸ çünkü artık hiçbir şeyle etkilenemez. ‘Mükemmel Sessizlik’e ulaşmıştır. Hayat ve ölüm onun için birdir. Evrenin çökmesi hiçbir şekilde onun telaşlanmasına neden olmaz. İnceden inceye¸ iç denetim yapa yapa¸ o değişmez gerçeğe ulaşmış¸ biricik evrensel ilkeyi tanımayı başarmıştır. Varlıkları alınyazılarına göre serbestçe hareket etmeleri için kendi kendilerine bırakır. Kendisi ise bütün yazgıların merkezinde hareketsiz durur. Bu iç durumun zahirî belirtisi¸ ‘sarsılmazlık’tır. Zafer uğruna savaş halindeki bir ordunun üzerine tek başına saldırıya geçen bir kahramanın sarsılmazlığı değil elbet¸ ama gökyüzünden¸ yeryüzünden ve bütün varlıklardan üstün olan¸ kendisinin hiç bağlı olmadığı bir bedende duran¸ duygularının kendisine sağladığı görüntülerden hiçbirisini gözönünde bulundurmayan¸ hareketsiz ünitesinde¸ evrensel bilgisiyle herşeyi bilen ruhun sarsılmazlığıdır bu.”
Guénon’un anlattığı bu hikmet¸ insanlara egemen olan ruh’la ilgilidir.
Nitekim¸ gerçek arif¸ kendine rağmen hareket etmeme fiili içinde bulunarak gücünü üstlenmemeye özen gösterecek olsa¸ hiçbir şeye karışmamaktan doğacak zamanlarını¸ ‘doğal’ eğilimlerini serbestçe akmaya bırakmada kullanırdı. Kuşkusuz kudret¸ bu bilgenin ellerine düşmüş olmaktır. Organlarını devreye sokmadan¸ bedeni duyularından yararlanmadan hareketsiz şekilde konumlanmışken¸ manevî gözle herşeyi görebilecektir. Tefekküre dalmış bir durumda gökgürültüsü gibi herşeyi sarsıp inletecektir. Fizikî gökyüzü¸ hava¸ uysalca onun ruhunun hareketlerine uyarlanacaktır. Bütün varlıklar tozun rüzgârı takip ettiği gibi¸ onun hiçbir şeye karışmama eğilimini izleyecektir.
Bu bize örneğin şeylerin¸ arif ve bilgelerin fiziksel olarak da sürekli aynı konumda ve sessiz bir biçimde oturuşlarını da açıklar. Gerçi o maddî bir duruştur ama¸ o duruşu da manevî konum belirlemektedir.
Bir şeyh veya bilge ile karşılaşan herkes bu gözleme sahip olacaktır.
Martin Lings’in ünlü Şazelî şeyhi Şeyh el-Alevî’yi anlattığı Yirminci Yüzyılda Bir Veli kitabında bu hikmetle ilgili bir bahis yer alır. Şeyhin bir süre hekimliğini üstlenen Fransız agnostik Dr. Marcel Carret’in gözlemleri konuya ışık tutar niteliktedir:
“Onu ilk gördüğümde edindiğim izlenim¸ karşımda alelâde bir şahsiyetin olmadığıydı. Davet edildiğim oda diğer bütün Müslüman odaları gibi mobilyasızdı. Yalnızca sonradan kitap ve elyazmalarıyla dolu olduğunu öğrendiğim iki sandık vardı. Yer boydan boya halı ve hasırla kaplıydı. Bir köşede kilimle kaplı bir şilte vardı; Şeyh¸ burada arkasında birkaç yastık¸ dimdik¸ elleri dizlerinin üstünde¸ aynı anda tamamen doğal olan hareketsiz bir şekilde bağdaş kurmuş oturuyordu. (…) Ertesi gün ve ondan sonraki birkaç gün iyileşinceye kadar onu görmeye gittim. Her seferinde onu aynı şekilde hareketsiz¸ aynı durumda¸ aynı yerde¸ gözlerinde uzak bir bakış¸ dudaklarında hafif bir tebessüm¸ bir gün öncesine göre sanki bir santim bile hareket etmemiş¸ zamanın etkileyemediği bir heykel gibi dururken buldum.”
Carret’in bu gözlemi tümüyle gerçektir ve sözünü etmeye çalıştığımız hali¸ ‘sekine(t)’yi ifade etmektedir.
Çünkü bilge kişi¸ kozmik çarkın merkezindedir ve İlâhî Hakikat’le arasında ya çok az perde kalmıştır veya gözlerinden o perdeler tümüyle giderilmiştir.
Her iki durumda da onu¸ dışsal olaylar ve formlar heyecanlandırmayacak ve etkilemeyecektir.
Son olarak merhum Zahid Kotku Hazretlerinin halinden bir örnek aktaralım. Ersin Gürdoğan’dan öğrendiğimize göre¸ aya inişin gerçekleştiği ve televizyondan yayınlandığı akşam bir grup talebe şeyhin huzurundadır. Mutad hadis dersleri yapılıyordur. Birazdan¸ yani aya ilk adımın naklen yayınlanacağı an¸ Kotku hazretlerinin çevresindeki herkes üst kata¸ televizyonun olduğu daireye gider. Şeyh yalnız kalır. Döndüklerinde ise mübarek hiçbir şey sormaz ve söylemez¸ derse kaldığı yerden devam eder.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri¸ “Sebat üzre durur daim” derken bu büyük sırrın denizine dalmaktadır. Sonrasında¸ “Televvün erişip ona/Gehi bedr ü hilal olmaz” ifadesiyle bunu taçlandırmaktadır. Televvün¸ renklenmek¸ renkten renge girmek¸ halin farklılaşmasıdır. Sabit’in karşıtı olan bu hal¸ henüz seyr-i sülukunu tamamlamamış kişilere özgüdür.

Sayfayı Paylaş