Direniş ve Diriliş Ruhu

somuncubaba-225-05direnis_dirilis

Cumhuriyet Dönemi’nde karşılaştığımız en hayatî imtihanımız; sebepleri, sonuçları, teşebbüs edenleri itibariyle düşündüğümüzde 15 Temmuz olayı oldu. Bu olay için “imtihan” diyorum, zira karşı karşıya kaldığımız bu olayda gösterilen tavır, sergilenen duruş, alınan pozisyon hangisini dersek diyelim imtihan kapsamında değerlendirilecek özellikler taşımaktadır. İmtihan ise “sınanma”, “denenme”, diğer yandan ise “kazanma” ve “kaybetme” kavramlarıyla yakından alakalıdır. Bir başka ifadeyle imtihan sürecinin kazananları ve kaybedenleri olur. Yine bu tür olaylar, turnusol kâğıdı görevi görürüler. Niyetler açığa çıkar. Halk ifadesiyle “Ak-kara belli olur.”
Kimler Kazandı, Kimler Kaybetti
15 Temmuz ihanet teşebbüsünün kaybedenleri elbette içerdeki hainler ve dışarıda onlara destek veren Türkiye düşmanları, kazananı ise kahraman milletimiz oldu. Şehitler verildi, gazilerimiz oldu. Ciddi bedeller ödendi ve böylece şer ittifakına geçit verilmedi. Kazananı ifade edecek kelimeler ise elbette “cesaret”, “şecaat”, “vatan sevgisi”, “dinî hassasiyet” gibi kelimelerdir. Kaybedenler için ise “ihanet”, “gaflet”, “dalalet”, “hıyanet” gibi kelimeleri kullanabiliriz.
Meseleye neden böyle baktığımıza gelince; imtihan, olayların sıcak haliyle sona ermesiyle bitmez. Başka boyutlarda devam eder. Bu durum, hem kazananlar hem kaybedenler için söz konusudur. Kaybeden elbette bu sonucu hazmetmeyecek, neden kaybettiğini sorgulayarak ihanetini tekrar denemek isteyecektir. Kazanmak, kazananlar için de meselenin tümüyle halli anlamına gelmez. Kazananlar, kendilerini bu imtihanda başarılı kılan hususiyetleri canlı tutarak tekrar deneme süreçlerine karşı hazırlıklı olmak durumundadır. Ya da yeni darbe teşebbüsleri, ilk plan başarısızlıkla sonuçlandığı için farklı alanlarda, şekillerde yapılmak istenebilir. O halde kazananlar da bu durumu dikkate alarak koruması gereken her şeyi tahkim etmek mecburiyetindedirler.
Biz, bu darbeyi nasıl püskürttük? Olayın pek çok açıdan yorumu, değerlendirilmesi yapılabilir. Fakat bu tür olaylarda her zaman için değişmeyen bir gerçek vardır. Savaş, ilk etapta “silahlarla” kazanılmış gibi görünse bile nihai noktada silahlarla değil “inançlarla” kazanılır. Bu yüzden ilk etapta silahla saldıranlar, ardından saldırılarını inançlar üzerinde devam ettirirler. Bilirler ki inançlar sağlam ve diri oldukça esaret zincirleri kırılır. Ruh işgal edilememişse toprak işgali uzun süre devam edemez. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Nasıl Kazandık?
Meseleye bu bağlamda baktığımızda ne tür yorumlara gerekli olursa olsun aslında konuşmamız gereken şudur. Biz bu mücadeleyi bir “ruh”la kazandık. Bu Çanakkale’deki gibi bir “direniş ve diriliş” ruhuydu. Bu ruh ise mücadele gücünü elbette değerler dünyamızdan almaktaydı. Eğer öyle olmasaydı can korkusuyla teslimiyeti seçerdik. Ama öyle yapmadık. Bu ruhu, hayatında bütün tezahürleriyle gösteremese bile kalbinde ona özel bir yer veren milletimiz, önce içindeki bu ruhu uyandırdı. Bu uyanışın, “diriliş” ardından ise “direniş ve zafer” geldi. Böyle oluşunun en önemli göstergesi ise insanların ellerinde bayrak, dillerinde tekbirle tanklara, uçaklara göğsünü siper etmesiydi. Neden bayrak ve neden tekbir? Aslında bu semboller, meseleyi anlama açısından çok önemlidir. Bu; din, vatan, millet sevgisinin nasıl varoluş sebeplerimiz olduğunun, bunlar kaybedilirse nelerin kaybedileceğinin iyi bilinmesinin bir neticesidir.
İşte tam da bu noktada bizi bekleyen ve hainlerin ümit ve güç bulmalarına imkân verecek bir durumdan söz etmemiz lazımdır. O da şudur: Başarıların doğurduğu sevinç, bizi bir süre sonra gevşekliğe sürükleyebilir. Bunu “gaflete düşme” olarak da adlandırabiliriz. Nitekim böyle bir endişe maalesef vardır. Bu ihanetin neden, nasıl, hangi yöntemlerle yapıldığı günübirlik ve yüzeysel yorumların çok ötesinde değerlendirilmelidir.  Hele ihanet edenlerin dindar kisvesi ardında bunu yapmaya teşebbüs etmeleri, üzerinde çok daha fazla durulması gereken bir meseledir. Zira öteden beri koruyucu değerler olarak gördüğümüz inanç, vatan, millet sevgisi, birlik ve dirlik ruhu ancak din bağlamında canlı kalabilecek değerlerdir. Aksi halde bunları seküler manalar yükleyerek benimsediğimizde uğruna can verilecek değerler olmaktan çıkarlar. Dolayısıyla bu ihanet teşebbüsünü sadece yasal hükümeti devirmek, yönetimi ele geçirmek gibi bir hedefleri olan bir teşebbüs olarak göremeyiz, görmemeliyiz. Onların bu ilk hedefleri gerçekleştirmeleri mümkün olsa idi saldırı bu defa bizi korunaklı kılan alanlara yönelecekti.
Ne Yapılmalı?
Onlar, buna o anda imkân bulamadılar ama başka yol ve yöntemlerle mücadelelerini sürdürmeye çalışıyorlar. O halde ne yapacağız, neler yapmalıyız yahut neleri yapmamız gerektiği halde yapmıyoruz/yapamıyoruz? Kanaatim odur ki öncelikle bir “hasar tespiti” yapmamız gerekiyor. Tamam, teslim alamadılar ama yaptıkları tahribatın boyutu, mahiyeti nedir? Bunların tespiti gerekiyor. Bu, dediğimiz gibi en çok din kavramıyla alakalı olarak düşünülmesi gereken bir meseledir. Çünkü direniş ve diriliş ruhunun canlı kalması da Allah korusun kaybedilmesi de doğrudan dinle alakalıdır. Dinle alakalıdır, çünkü biraz önce söylediğimiz direnişin görünür alana taşıyan vatan sevgisi, bayrak sevgisi, şehit ve gazilik inancı, namus ve onur anlayışı, hürriyet ve bağımsızlık fikri, işte bunların tamamı inançlarımız çerçevesinde anlam kazanacak değerlerimizdir.
Bu noktada anlamamızı ve anlaşılanların gereğinin yapılmasını sağlayan önemli bir imkânımız da var. O da bana göre “İstiklal Marşı”dır. 15 Temmuz’a benzer şartların ortaya çıkardığı bir metin, aslında asker-sivil bütün bir milletin böyle durumlar karşısında hangi değerlere sarılarak kime, neye karşı, nasıl mücadele etmemiz gerektiğini gösteren anıt bir eserdir. Onun anlam dünyasına girenler vatan, bağımsızlık, şehitlik, mabet, ezan, din, aile, bayrak gibi değerlerin nasıl bir kompozisyon oluşturduğunu çok daha yakından göreceklerdir. Bu yüzdendir ki o meş’um gecede elde bayrak varken dilde de tekbirin yanında İstiklal Marşı, minarelerde ise okunan salalar, ezanlar vardı.
Öyleyse yapılacak şeyler bellidir: Güçlü bir devlet, hükümet, ordu, ekonomi yapısı bizim direniş şartlarımızdır. Ama bu, olayların sıcak alanları içindir. Uzun vadede ise bu güçlü yapıların dayandıkları değerler ve ilkeler önem arz etmektedir. Dünyanın en güçlü ordusuna bile sahip olsanız değerler noktasında sıkıntı varsa sonuç alamazsınız. İşte bu değerlerin dipdiri şekilde yeniden gönlümüzde ve ferdi ve toplumsal hayatımızda neşvünema bulması elzem bir meseledir. Bilhassa eğitim sistemimizin yeniden yapılandırılmasında çok hassas olunmalı ve okullarımız İstiklal Marşı ruhuna uygun nesillerin yetişeceği yerler olmalıdır. Diğer taraftan aile kurumunu güçlendirmemiz de çok hayatî bir meseledir. Yine kültür, sanat, edebiyat, maneviyat alanlarında yapmamız gereken çok iş, almamız gereken çok yol vardır. Zira ihanet, sinsi bir yılan gibidir. Hep fırsat kollar. Siz bir haini hapse atarsınız, dışarıda kalan bir kripto hain yazdığı bir yazı, paylaştığı bir mesaj, yazdığı bir kitap, yaptığı bir beste, kurduğu bir dernek vs. ile ihanetin değirmenine su taşır. Bütün şehitlerimiz gibi 15 Temmuz şehitlerimizin de ruhunu sevindirecek olan bizim onların emanetine bu şekilde sahip çıkmamızla sağlanabilir. Hepsinin ruhları şad, devletimizin varlığı daim, milletimizin birliği kaim olsun.

Sayfayı Paylaş