DİLİNDE HER NEFES EVRÂD-I LEYLÂ

Somuncu Baba

"Fuzûlî¸ kendinden önce Leylâ ve Mecnûn mesnevîsi
kaleme alan büyük ustaların yolunda gitmiş; fakat
his¸ heyecan¸ ince ve zengin hayaller¸ üslup ve ifadede
orijinallik ve hususiyetle mecazî aşktan ilahî aşka
geçiş; geçici bağlılıklardan kurtulup ebedî ve ölmez
aşk vadisinde yol alış bakımlarından onun Leylâ ve
Mecnûn'u bütün benzerlerini geride bırakmıştır."

Aşkın sembolü olan Leylâ ile Mecnûn'un¸ Dîvân Edebiyatında kendine has bir yeri vardır.  Türkçe Dîvân'ı ile Leylâ ve Mecnûn mesnevîsi Fuzûlî'ye ayrı bir şöhret kazandırmıştır. Sadece Fuzûlî'nin değil¸ bütün Türk Edebiyatının en büyük şaheserlerinden biri olan Leylâ ve Mecnûn¸ kendinden önce ve sonra yazılan bu mevzua ait eserler içerisinde gerçekten hususî bir ehemmiyete sahiptir.


 


Kaynak itibarıyla Arap geleneğine bağlı olan¸ Arap Edebiyatında çöl hayatı içerisinde doğmuş tarihî bir aşk özelliği ile ve bedevî geleneklerine uygun bir şekilde yer alan Leylâ ve Mecnûn temi¸ Arap toplumundan ziyade İran ve Türk Edebiyatlarında işlenmiştir. Arapçada gerçekçi bir aşk hikâyesi hüviyeti ile ortaya çıkan bu serüven¸ Farsça'da¸ bu dilin edebiyata bahşettiği olağanüstü imkânlar ve yetiştirdiği dâhî sanatkârlar sayesinde edebî ve estetik plânda geniş gelişmeler göstermiş; mecazî aşktan ilahî aşka doğru yükselerek cihanşümul bir hüviyete bürünmüştür. Türk Edebiyatçıları da İran'dan aldıkları bu aşk hikâyesini daha derinleştirmişler¸ ona Türk dilinin imkânları ve tasavvufî inceliklerle ayrı bir kimlik kazandırmışlardır. (Muhammet Nur Doğan¸ Leylâ ve Mecnûn¸ Kültür Ve Turizm Bakanlığı¸ E-Kitap Arşivi¸ Giriş Bölümü.) Dîvân-ı Hulûsî-i Darendevî'deki Leylâ redifli bir gazeli açıklamaya geçmeden Leylâ ile Mecnûn hikâyesinin özetini birlikte okuyalım:


 


Leylâ ile Mecnûn


Mecnûn¸ bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leylâ ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine âşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leylâ'nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi¸ kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leylâ'yı göremeyince üzüntüden çılgına döner¸ başını alıp çöllere gider ve Mecnûn diye anılmaya başlar. Mecnûn'un babası¸ oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leylâ'yı isterse de Mecnûn (deli¸ çılgın) oldu diye Leylâ'yı vermezler. Leylâ evden kaçarak¸ Mecnûn'u çölde bulur. Hâlbuki o¸ çölde âhular¸ ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn'u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn¸ kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahu Teâlâ'ya duâ eder:


 


“Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni


Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni.”


 


 Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir zaman sonra ailesi¸ Leylâ'yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak¸ Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm'ı vuslatından uzak tutmayı başarır. Mecnûn¸ çölde¸ Leylâ'nın evlendiğini arkadaşı Zeyd'den işitince çok üzülür. Leylâ'ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn'a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder. Bir müddet sonra Mecnûn'un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Birçok tereddütten sonra her şeyi göze alarak¸ Mecnûn'u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn¸ dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın maddî varlığını unutmuştur. Leyl⸠çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde¸ Mecnûn onu tanımaz. Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn¸ Leylâ'nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar¸ ağlayıp inler; “Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez / Cânânsuz cihân gerekmez.” der¸ kabri kucaklayarak ölür. Bir müddet sonra Mecnûn'un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında¸ cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca¸ derler ki: “Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ'dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri¸ aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular.”


 


Fuzûlî¸ kendinden önce Leylâ ve Mecnûn mesnevîsi kaleme alan büyük ustaların yolunda gitmiş; fakat his¸ heyecan¸ ince ve zengin hayaller¸ üslup ve ifadede orijinallik ve hususiyetle mecazî aşktan ilahî aşka geçiş; geçici bağlılıklardan kurtulup ebedî ve ölmez aşk vadisinde yol alış bakımlarından onun Leylâ ve Mecnûn'u bütün benzerlerini geride bırakmıştır.


Hiç şüphe yok ki; Leylâ ve Mecnûn konusunda yazılmış mesnevilerin en eşsiz örneği Fuzûlî'nin eseridir. Türk Edebiyatının en büyük şaheserlerinden biri olan Fuzûlî'nin Leylâ ve Mecnûn'u¸ üslup ve ifade özelliği¸ bir çöl menkıbesini tasavvufun¸ duyguları coşturan ve insan ruhunu kanatlandıran açılımları ile yoğurup bambaşka bir güzellikle takdim ederken beşerî özü korumasındaki başarısı ve insanı gerçekten etkileyen samimiyeti ile bütün dünya edebiyatlarının şaheserleri arasında ilk sırada yer almayı hak etmiştir denebilir.


 


Fuzûlî¸ özellikle tasavvufun âlem ve insan telakkisini mecaz yolu ile anlatmak için eserini kaleme almamış; fakat şairimiz Mecnûn ve Leylâ adındaki iki âşık arasında geçen bu dramatik aşk¸ ayrılık¸ ıstırap ve çile dolu maceranın¸ tasavvuftaki asıl vatandan (vahdet) kopuşu ve gurbete (kesret âlemi) düşüşü (seyr-i nüzul) ve bu andan itibaren¸ ayrı düşülen varlığa (Allah'a) ulaşma (fenafillah) yolunda (seyr-i urûc) duyulan iştiyak ve hasreti (aşk-ı hakikî)¸ bu uğurda verilen nefsî mücahedeyi ve çekilen sıkıntıları ifade eden "devir nazariyesi" yaklaşımına çok uygun düşmesi sebebiyle bu formu seçmiş ve böylelikle eser¸ gerçek hayatın insan ruhunu yakan tezahürleri ile varlığın tasavvufî yorumunu birlikte yansıtacak şekilde bu dâhi sanatkârın estetik heyecanlarla zenginleşmiş ruhunun bahçesinde nadide bir çiçek gibi açmıştır. (Muhammet Nur Doğan¸ Leylâ ve Mecnûn¸ Kültür Ve Turizm Bakanlığı¸ E-Kitap Arşivi¸ Giriş Bölümü.)


 


Dilinde Her Nefes Evrâd-ı Leylâ


 


Anâ Mecnûn denir ki ezber etmiş 


Dilinde her nefes evrâd-ı Leylâ


(Mecnûn gibi candan geçecek derecede sevenlerin dilinde sevgilinin ismi ezberdir. Dilinde hep onun ismi vardır. Her nefes alış verişinde Leylâ'yı anar.)


 


 Gözü yârın cemâlin manzar etmiş


Şuhûdu şâhidi irşâdı Leylâ


(Sevgilinin gerçek suretini görmüş¸ sevginin sırrına ermiş olanlar¸ daima sevgilinin güzelliğini hayran hayran seyrederler. Baktığı¸ gördüğü¸ bütün delili Leylâ olmuştur.)


Bu arada Hulûsi Efendi Hazretlerinin de bir sohbette anlatmış olduğu Mesnevî'de geçen bir hikâyeyi zikredelim:


 


Mecnûn'a “Leylâ'dan Daha Güzelleri Var” Denmesi


Ahmaklar¸ aşkın ne olduğunu bilmediklerinden ötürü Mecnûn'a dediler ki:


“Leylâ'nın güzelliği pek o kadar değil¸ onun az bir güzelliği var. Şehrimizde¸ ondan daha güzel yüz binlerce¸ gönül alıcı¸ ay parçası gibi güzeller var.” Mecnûn dedi ki: “Maddî bedenlerimiz¸ suretlerimiz¸ görünüş şekillerimiz birer testi gibidir. Güzellik de ilâhî bir şaraptır. Cenâb-ı Hakk bana Leylâ'nın görünen suretinden şarap sunmaktadır.” Size Allah onun testisinden şarap vermedi de¸ sirke sundu. O yüzden onun aşkı kulağınızı çekmedi¸ yâni sizi sizden almadı.


Cenâb-ı Hakk'ın kudret eli¸ bir vücut testisinden birine zehir sunar¸ ötekine bal lütfeder. Siz testiyi görüyorsunuz¸ ama içindekini göremiyorsunuz. O sır temiz kalpli olmayan¸ uyanık gönüllü bulunmayan¸ hakîkati sevmeyen¸ doğru ve na­muslu olmayan göze görünmez ki…


 


Açıp ders-i cünûnu etdi ta'lîm


Kitâb-ı hüsnünü üstâdı Leylâ


(Sevgilinin yüzündeki aşk kitabından aşkın sırlarını okuyanlara mecnun derler. Ancak aşkın üstadı sayılanlar güzellik kitabını okudukça aklı bırakır¸ sevgiliye teslim olurlar.)


 


Değişmez iki dünyâya muhakkak


O kim Kays ola ede yâd-ı Leylâ


(Bir kez Kays gibi Leylâ'yı gönülden anmış olanlar¸ iki dünyayı¸ yani bu fani âlemi ve ahiret âlemini ve bu dünyadaki bütün variyeti o anmaya değişmezler. Yani Leylâ'yı Kays'ın diliyle anması¸ gönlünde tutması¸ bütün dünyadan değerlidir.)


 


Muhabbet ana derler yâr ilinde


Ola Mecnûn-dilin feryâdı Leylâ


(Muhabbet öyle ola ki sevgilinin köyünde¸ beldesinde sevenin dilinden dökülen her söz¸ Mecnûn'unki gibi Leylâ olmalıdır.)


Yine bu arada Mevlâna'nın Mesnevî'sinde geçen bir hikâyeyi daha nakletmekte fayda vardır:


 


Mecnûn'un Leylâ'nın Mahallesinde Oturan Bir Köpeği Okşaması


"Mecnûn bir köpeği okşuyor¸ öpüyor ve önünde adetâ kendinden geçiyordu. Etrafında eğilip bükülerek dönüp dolaşıyor ve ona gül suyu şerbeti veriyordu. Boşboğazın biri; “Ey ham Mecnûn!” dedi. “Yaptığın bu çılgınlık nedir?” “Köpek her zaman pis şeyleri yer¸ ağzı da pistir. Kuyruğunun altını bile ağzı ile temizler.” Köpeğin birçok ayıbını saydı¸ durdu. Allah'ın yarattığı mahlûkların ayıbını gö­ren¸ gaybları bilen Allah'tan habersizdir. Mecnûn dedi ki: “Sen¸ baştanbaşa bir suretten¸ bir şekilden¸ bir bedenden iba­retsin¸ içeriye gir¸ yâni rûh âlemine dal da ona benim gözümle bak.” “Bu köpek¸ Allah'ın çözülmez bir tılsımıdır. Yâni Allah onun gönlünde sahibine karşı duyduğu bağlılığın¸ sevginin ve vefanın hazînesini gizlemiştir. Sonra o¸ Leylâ mahallesinin bekçisidir. Sen köpek deyip geçme. Gönlündeki¸ canındaki anlayışı seyret. İrfanına bak¸ kendisine neresini seçmiş¸ neresini yurt edinmiş. O benim gönül mağaramın mübarek yüzlü Kıtmir'idir. Hattâ o benim dert ve hüzün ortağımdır.


Leylâ'nın mahallesinde oturan bir köpeğin bir kılını¸ ben nasıl olur da arslanlara değişebilirim? Ey köpeklerine arslanların kul köle olduğu azîz varlık¸ senin hakkında fazla söz söylemeye imkân yoktur¸ vesselam. Ey dostlar¸ şekilden¸ suretten geçer¸ mânâ âlemine girerseniz¸ orasının cennet ve gül bahçesinin içinde gül bahçesi olduğunu görürsünüz. Ey sâlik¸ kendi suretini¸ mevhum benliğini kırıp yakacak olursan¸ yâni bütün putların anası olan kendine tapmaktan kurtulursan¸ içindeki bütün putları kırmayı öğrenirsin. Bundan sonra¸ artık her sureti¸ her putu kırar¸ Hz. Haydar gibi Hayber Kalesi'nin kapısını koparırsın."


 


Olursa her demin yârın gamıyla


Eder bir gün visâli şâdı Leylâ


 


(Bütün zaman dilimlerini sevdiğinin ayrılığının acısıyla¸ gamıyla kederiyle ve onu düşünerek geçirenler elbette bir gün vuslata kavuşurlar. Gerçek mutluluğa ererler.)


 


Hulûsî yâr olup gayrı unut kim


Kala ortada ancak adı Leylâ


 


(Ey Hulûsî sevgiliye gerçek bir yâr olup¸ gayrileri unut; ki ortada sadece Leylâ'nın adı kalsın.) Mahbubu Hakîkî olan Cenab-ı Allah olan sevgi¸ öyle bir yücelik kazandırır ki insana¸ yâriyle beraber olanlar¸ ondan başka her şeyi unuturlar. Allah'a götüren yolları¸ mürşid-i kâmilleri bulan¸ gönlü sevgi ile dolanlar¸ bir gün aşkın vuslat hâlini yakarlar¸ işte o zaman Leylâ'nın adı kalır¸ o kul Mevlâ'yı bulur. Leylâ da O'na sembol olur.


 


Amak-ı Hayal adlı eserde geçen iki meczûbun konuşmasına kulak verelim.  Son beyitte geçtiği gibi Leylâ ve Mecnûn'un derûnî/hakîkî sırrına erelim:


 


Elif-bâ'nın Mânâsı


İki meczup kendi aralarında konuşmaya başladılar.


"Ey hayrete dalmış! Okudun yazdın ne anladın?" "Elif-bâ'nın mânâsını anladım!"


"Mânâsı ne demekmiş?"


"Birin iki¸ ikinin bir olmasıdır."


"Nasıl?"


"Allah bir'dir¸ Elif'dir.


Kendini bir'leyecek ikinci varlık yani ikinci harf B'nin asla var olamayacağını bilir. Elif vardır Bir¸ B yoktur İki.


"Bunun ismi nedir?"


"Kelime-i tevhid yani; Lâ ilahe illallah¸ diyerek Allah'ın bir olduğunu söylemektir."


"Bir'in bir olduğu nasıl söylenir. Bir zaten bir değil mi?


Bir ikiye mi bölünmüş de birliyorsun¸ tevhid ediyorsun?"


"Bir'e ben bir dersem; bir ve ben iki eder. Ama ‘Ben' diyen Bir'in kendisi ise ikilik olmaz."


"Yani Allah sana söyletiyorsa ya da dilinde söyleyen O ise mi ikilik olmaz?"


"Aynı akıllılar gibi konuşmaya başladın. Kendine gel! Deliler gibi düşün. Allah'tan başka ben mi var? Allah başka birisinin dilinin içine mi girip konuşturacak? Ya da uzaktan talimat mı gönderecek? Sen bu mantıkla akıllılar ülkesinde padişah olursun."


"Tamam kızma. Sadece senin akıllanıp akıllanmadığını anlamak için sordum. Hâlâ delisin¸ iyi…


 "Elif-Bâ nedir?"


"Varlığın hakikatini anlatmak için kullanılan bir semboldür. Elif Allah'a işâret eder. Elif; ehadiyete¸ tekliğe işaret eder. Yani Allah'ın vahdet halini anlatan harftir.


B harfi Allah'ın birbirine hiç benzemeyen isimler ve resimler altında zâhir olmasını ifade eder.


Buna kesret sırrı da denilebilir."


"Elif mi asıldır¸ be mi asıldır?"


"Elif ve be iki değil ki; biri asıl diğeri sahte olsun!"


"Varlığın aslı nedir?"


"Varlık ayrı¸ asıl ayrı değildir."


"Elif mi noktadan çıkmıştır? Nokta mı eliften çıkmıştır?"


"Nokta; isimsizlik¸ sıfatsızlık¸ fiilsizlik hâlidir. Nokta;  şekilsiz ve anlamsızdır. Nokta; Elif olup dile gelir. Elif noktadan çıkar."


"Nasıl olur? Göster!" Meczup cebinden bir parça balmumu çıkararak avucunda sıcak nefesle yumuşattı¸ ovaladı ve yuvarlak hale getirdi.


"İşte nokta!" diyerek mumu ovalayıp uzattı;


"İşte Elif!" dedi. Uzun mumu hilâl gibi büktü¸ bir ucundan bir parçacık kopardı ve hilâlin altına yapıştırdı;


"İşte Be harfi!" dedi.


Diğer deli ayağa kalktı;"Elif'in başka adı var mı?" diye sordu. Deli;


"Evet var¸ fakat kulağına söylerim"  diyerek fısıldadı. Sonra bana dönerek;


"Ey genç! Nokta; elif oldu¸ elif ‘b' oldu. B'yi ısıttım geri çevirdim tekrar nokta oldu. Aslında var olan hep nokta idi. Elif de  ‘b' de yirmi sekiz harf de noktadan başka değildir.  Şimdi beni iyi dinle! Nedir bu gösteri ve sihir? İşte cevabı: Hak kendi güzelliğine âşık oldu. Kendini seyretmek için Mim (Mecnûn isminin ilk harfi) ve lâm  (Leylâ isminin ilk harfi) oldu.


Kendi aşk ateşinde yanarak eridi ve bütünleşerek nokta oldu.  Kendisini sevecek ikinci bir varlık olmadığını bildi. Yine kendisinin seveceği ikinci bir varlık olamayacağını da bildi. İşte bu gerçeğe aşk denir. Aşkda ikilik yoktur.  İkili sevginin adı aşk değil birbirini beğenidir.  Şimdi;


Leylâ'sız Mecnûn oldun. Çünkü Mecnûn Leylâ oldu.  Sonra ikisi de kendi hakikatine döndü ve dönünce dönenlerin iki değil tek olduğunu anladı. Leylâ ve Mecnûn isimlerini aradan çıkarırsan benim fısıldadığım ismi de duyarsın!" diyerek kendi mantık boyutlarına döndüler. Tekrar bize anlamsız gibi gelen cümlelerle anlaşmaya başladılar.


 


Sorunun cevabını bulmuştum. Aslında bulduğum cevaplar varoluş sırrı idi. İçine düştüğüm boşluğun yalnızlık ve karşı cinse olan sevgi arayışından kaynaklanmadığını anladım. Aradığım Bânu değildi. Bânu'nun da aradığı ben değildim. Biz kendimize olan aşk sırrını arıyorduk. Hakk'ın tecellileriydik ve kendi gerçeğimize âşık Mecnûnlar ve Leylâlar idik…"

Sayfayı Paylaş