DİKENLİ YOLDA YÜRÜMEK

Somuncu Baba

İttaka Allahu Teâlâ'dan korkmak¸ haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hâle takvâ da denir. Sahibine de muttakî denilir.

Muttakî olan bir zat¸ emin¸ itimada layık bir insan demektir ki¸ kendisinden hiçbir kimseye zarar gelmez. Müslümanlık nazarında insanlar¸ esasen birbirlerine müsâvî olup¸ imtiyazları ancak takvâ itibariyledir. Kur'an-ı Kerim'de "Şüphe yok ki Allah indinde en keriminiz en ziyade müttaki olanınızdır."[8] diye buyrulmuştur.

Takv⸠kalbi günahlardan¸ kirlerden yani Allah'tan uzaklaştıran her şeyden korumak suretiyle ilâhî güzelliklerin yansıdığı bir ayna hâline getirmektir. Takvâ Allah'a yakın olma hâlidir.


 


Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur: "Takv⸠kuvvetli bir himayeye girerek¸ elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendimizi iyice korumaktır. En kuvvetli vikaye ve himaye ise¸ Allah himayesi¸ Allah vikayesidir. Allah himayesine girenlerin de geçmiş günahları afv olunur." [1]


 


Sevgili Peygamberimiz ¸   "Sizin en müttakî olanınız benim."[2] buyurmuş ve hayatının her safhasında takvâ ölçüleriyle hareket etmiştir. İşte bu sebeple müttakî bir mü'min olabilmek için¸ Allah Rasûlü'nün sünnetine tamamıyla uymak şarttır.


 


Hazret-i İsa'nın Takvâ Tarifi


 


Bir kimse İsa (a.s.)'a gelerek:


–Ey hayır ve iyiliklerin muallimi! Bir kul¸ Allahu Teâlâ'ya karşı nasıl takvâ sahibi olur?" diye sordu.


İsa (a.s):


–Bu kolay bir iştir: Allahu Teâlâ'yı can u gönülden hakkıyla seversin¸ O'nun rızâsı için gücün yettiğince sâlih amellerde bulunursun¸ bütün Âdemoğullarına da¸ kendine acır gibi şefkat ve merhamet gösterirsin¸ cevabını verdi. Sonra da şöyle buyurdu:


–Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma! O zaman Allah'a karşı hakkıyla takvâ sahibi olursun![3]


 


Hazret-i Ömer (r.a.) da¸ bir gün Übey bin Kâ'b (r.a.)'a takvânın ne olduğunu sorar. Übey (r.a.) da ona:


–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer¸ der.


Hazret-i Ömer:


–Evet¸ yürüdüm¸ karşılığını verince bu sefer:


–Peki¸ ne yaptın¸ diye sorar.


Hazret-i Ömer:


–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim¸ cevabını verir.


Bunun üzerine Übey bin Kâ'b (r.a.):


–İşte takvâ budur¸ der.


 


Hz. Ali (r.a.) Efendimiz de bir hutbesinde şöyle buyurmaktadır: 


"Ey Allah'ın kulları; size tahmil olunan vezaifi ifa ediniz. Çünkü bu vezaifin ihmali bir felakettir. Ölüm yolunu kolaylaştıracak yegâne şey sizin amelinizdir. Düşününüz ki; her günah borcunuzu artırıyor. Sizi bağlayan zincirleri ağırlaştırıyor. Kitap¸ rahmet gönderilmiş¸ tarik-i hidâyet gösterilmiş bulunuyor. Size tebliğ olunan evamire riâyet ediniz. Teharet içinde yaşayınız. Takvâ içinde çalışınız. Her teşebbüsünüzde Cenab-ı Hakk'ın size yardım etmesini¸ geçmiş günahlarınızı afv etmesini niyaz ediniz. Tevazu ve sabra alışınız. Takvâ ve doğrulukla müteselli olunuz.


Kendi vicdanınızla hareketinizi tetkik ediniz. Kendilerini hesaba çekenler büyük mükâfatlara nâil¸ bunu ihmal edenler büyük zararlara düçar olurlar."[4]


 


Takvâda kemâle erebilmek için şüpheli şeylerden de şiddetle kaçınmak gerekmektedir. Allah Rasûlü (s.a.v.):


 


"Kul¸ mahzurlu şeylere düşme endişesiyle mahzuru olmayan bazı şeyleri de terk etmedikçe gerçek müttakîlerin derecesine ulaşamaz." buyurur. [5]


 


Abdullâh bin Ömer (r.a.) da şu ikazda bulunur:


 


"Kişi¸ kalbini tırmalayan¸ kendisini huzursuz eden şeyleri terk etmedikçe takvâ makamına ulaşamaz."[6]


 


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi ( k.s.)  Hutbeler kitabındaki 79. Hutbesinde şu ayeti vererek hitabına devam eder:


"İhsan ediniz¸ şüphe yok ki Allahu Teâlâ muhsin olanları sever."[7]


 


İttaka Allahu Teâlâ'dan korkmak¸ haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hâle takvâ da denir. Sahibine de muttakî denilir.


Muttakî olan bir zat¸ emin¸ itimada layık bir insan demektir ki¸ kendisinden hiçbir kimseye zarar gelmez. Müslümanlık nazarında insanlar¸ esasen birbirlerine müsâvî olup¸ imtiyazları ancak takvâ itibariyledir. Kur'an-ı Kerim'de "Şüphe yok ki Allah indinde en keriminiz en ziyade müttaki olanınızdır."[8] diye buyrulmuştur.


İttikanın mukabili fısktır¸ fücurdur¸ yani doğru yoldan çıkmak Hak Teâlâya âsi olmak¸ haramdan¸ şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir hâlin neticesi ise felakettir¸ azaptır.


 


Fahr-i Kâinât Efendimiz de¸ dualarında Cenâb-ı Hak'tan kendisine takvâ bahşetmesini şöyle niyâz ederdi:


 


"Allah'ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen onu en iyi tezkiye edensin. Sen onun velîsi ve Mevlâ'sısın."[9]


 


"Allâh'ım! Sen'den hidâyet¸ takv⸠iffet ve gönül zenginliği istiyorum."[10]


 


Hak katında insanların en üstünü¸ en çok takvâ sahibi olanlardır. Allahu Teâlâ müttakî kullarını sever ve daima onlarla beraberdir. Müttakîlere genişliği gökler ve yer kadar olan cennetler va'd etmiştir. Yine Hak Teâlâ Hazretleri¸ takvâ sahibi kuluna iyi ile kötüyü ayırmaya yarayan bir anlayış bahşeder ve onun günahlarını bağışlar.


 


Allahu Teâlâ takvâ sahiplerine sıkıntı ânında bir çıkış yolu gösterir ve umulmadık yerden rızık lutfeder. İşlerine kolaylık verir¸ kötülüklerini affeder ve büyük ecirler bahşeder.


 


Nitekim Ebû Zer (r.a.)'ın rivâyetine göre Rasûlullâh (s.a.v.) bir gün:


 


– Ben bir âyet biliyorum. Şayet insanları onu tutsalardı hepsine de kâfî gelirdi¸ buyurmuştu.


Ashâb-ı kirâm:


–Ey Allah'ın Rasûlü¸ bu hangi âyettir¸ dediler.


Allâh Rasûlü (s.a.v.):


"…Kim Allah'a karşı takvâ sahibi olursa¸ Allahu Teâlâ ona bir çıkış yolu ihsân eder."[11] âyetini tilâvet buyurdu.[12]


 


Peygamber Efendimiz'e mânen en yakın kimseler müttakîlerdir. Muâz bin Cebel (r.a.) der ki:


"Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) beni Yemen'e vali olarak gönderirken¸ uğurlamak için Medine'nin dışına kadar teşrîf etti. Ben binek üzerindeydim¸ O ise yürüyordu. Bana bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra:


–Ey Muâz! Belki bu seneden sonra beni bir daha göremezsin! İhtimal ki şu mescidimle kabrime uğrarsın¸ buyurdu.


Bu sözleri duyunca¸ dosttan yani Allah Rasûlü'nden ayrılmanın verdiği hüzünle ağlamaya başladım. Rasûlullâh (s.a.v.):


–Ağlama ey Muâz¸ buyurdu ve sonra yüzünü Medine'ye doğru çevirerek:


–İnsanlardan bana en yakın olanlar¸ kim ve nerede olursa olsun Allah'a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir¸  buyurdu.


Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz:


"Şüphesiz benim dostlarım müttakîlerdir." buyurmuştur. [13]


Takvâda kemâle eren bir kalb¸ artık nazargâh-ı ilâhî olma şerefine erişir¸ ilâhî hikmet ve esrârın tecellî mekânı olur.


 


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin Hutbeler kitabındaki 76. hutbeden bir bölüm vererek yazımızı bağlayalım:


"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes¸ yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah¸ yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir."[14]


 


Müslüman Kardeşler! Allahu Teâlâ hazretleri bizlere ittika ile emrediyor. İttika; bir müminin Hak'tan korkarak rıza-i İlâhiyeye muvafık surette hareket etmesidir.


İttika; insanın yüzünde parlak bir surette tecelli eder. Asâr-ı hâricîyesiyle mâlum olur. Muttakî olanlar¸ o emir ve nevahiye riâyet ederler. Muttakî olmayanlar ise ne evamir tanırlar¸ ne nevahî.


 


İttika iki kısma ayrılır. Biri sâlihlerin ittikasıdır ki bu¸ kıyamet gününü düşünmeden husule gelir. Sâlihler endişe ederler ki¸ yevm-i kıyamette kendi hallerine düşmanları gülmesinler. Diğeri¸ ârifler takvâsıdır ki bu da Cenab-ı Hak'tan fîl-hâl hayâ etmeden neş'et eyler. Ârifler endişe ederler ki kendilerine kendilerinden daha yakın olan zat-ı Hak'tan mahcup olmasınlar.


İttika diğer bir itibar ile de iki kısma ayrılır: Biri evamir-i İlâhiyeye riâyet neticesi olan Takvâdır. Evamir-i İlâhiye bizim müsbet vazifemizdir. Diğeri nevahiden içtinap semeresi olan takvâdır.


Nevahî; bizim menfi vazifelerimiz demektir.


İşte; "Ey iman edenler Allah'tan korkunuz." âyet-i celilesinde ittika ile iki defa emredilmesi takvânın bu iki kısmına işareti mutazammındır.


Dinen mükellef olduğumuz farizalardan¸ vecibelerden her biri bizim birer müsbet vazifelerimizdendir. Meselâ güzel itikat bir müsbet vazifedir. Fukara ve züafaya yardım etmek¸ herkes hakkında hayır-hah olmak¸ bahusus din kardeşlerimize karşı meveddet ve şefkat gibi âli hislerle mütehassıs bulunmak da birer müsbet vazifedir. Vaktiyle Müslümanlar arasında bu gibi kemâlât-ı ahlâkîye pek ziyade inkişafa mazhar olmuştur.


Cenab-ı Hak cümlemizi herkes hakkında hayır-hah ve Allah'ın emirlerini ta'zim ile ifa ve nehiyden içtinab eden muttakî kullarından eyleye. Âmin."[15]


 


 






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbeler¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 100-101¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[2] Buhârî¸ Îmân¸ 13; Müslim¸ Sıyâm¸ 74.



[3] Ahmed¸ ez-Zühd¸ s. 59.



[4] Ateş¸ Hutbeler¸ s. 42.



[5] Tirmizî¸ Kıyâme¸ 19/2451; İbn-i Mâce¸ Zühd¸ 24.



[6] Buhârî¸ Îmân¸ 1.



[7] 2/Bakara¸ 195.



[8] 49/Hucurat¸ 13.



[9] Müslim¸ Zikir¸ 73.



[10] Müslim¸ Zikir¸ 72.



[11] 65/Talâk¸ 2.



[12] İbn-i Mâce¸ Zühd¸ 24.



[13] Ebû Dâvûd¸ Fiten¸ 1/4242.



[14] 59/Haşr¸ 18-19.



[15] 76. Hutbe¸ s. 234.

Sayfayı Paylaş