DİKENİ GÜL GÖZYAŞINI SEL EYLEMEK

236 Dergi-17

İslâm tasavvufunda gül denilince, gönülde zuhûr eden bilgi ve hikmetin meyveleri akla gelir. Tasavvuf ehlinin gönlü bir gül bahçesidir. Bu gül bahçesine adım atanların kendi gönül âlemlerinde marifet ve irfan çiçekleri açar. Güzelliklerini etrafına saçar. Allah sevgisini tam mânâsıyla iç âleminde hisseden ve onu yaşayan gönül erleri, ilâhî muhabbetin tesiriyle mânevî fetihlere ve marifetlere erişirler.  Allah ve Rasûl’ünü temsil eden güzellikler gül ile ifade edilirken, Allahu Teâlâ’ya ulaşmaya mâni olan mâsivâlar ise diken olarak görülmüştür.  Gönüllerin Allah ve Rasûl’ünün aşkıyla fethe kavuşması, kalbin ilâhî ihsan ve ikramlara açılması demek, dikenlerin güle dönüşmesi demektir. Tasavvufî anlayışta gül, insân-ı kâmilin gönlüdür. İşte o mânevî muhitte bulunan dikenlerin de güle çevrilmesi yine o kâmil gönlün himmeti ve müridin gayretiyle olur.  İnsân-ı kâmilin gönlü, gül güzelliğinde rengi ve etrafa yaydığı gül kokusuyla örneklik teşkil eder. Onun ilâhî tecellîlerinin aynası olan gönlü ve bunun yansıması olan yüzünü görenlerin diken gibi batan tarafları güle dönüşür.  Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurmuştur:

Gördüm yüzünü hâr-ı dilim hep güle döndü

Akdı gözümün yaşı revân bir sele döndü

(Ey sevgili! Yüzünü görünce, gönlümü kaplayan dikenler hep güle döndü, dertli gönlüm neşelendi. Gözyaşlarım aktı, sele döndü.)

Tasavvuf ehlinin gül nezâketini taşıyan tavırları, asâlet ve zarâfet timsâli olan davranışları ile ahlak numûnesi bir örnek insan olarak etrafına gül güzelliği yayarlar. “İslâm ahlâkının dayandığı prensiplerden birisi de, tabiat ve insan sevgisiyle Allah sevgisini bir arada gören gerçek fiilî bir sevgiye dayanır. Her şeyden önce, böyle bir sevginin tabiatında Allah sevgisi vardır. Kişinin Allah’ı sevmesi, kuru bir sevgiden ibaret olmayıp ancak insanın Allah’ın emrettiklerini yapması, yasaklarından sakınması ve fiilen işlerinde O’nu zikretmesiyle olur. Allah sevgisi ve O’na kavuşma arzusu ile dolu olan bir insan, başka şeyleri sevse bile, gerçekte Allah’ı seviyor demektir. Sevginin en yüksek mertebesi, her şeyi sırf Allah’ın eseri olduğu için sevmektir. Sevginin bu mertebesindeki insanın kalbinde, ne dünyada ne de âhirette bedenî bir hazza ulaşma endişesi taşımaksızın sırf Allah sevgisi vardır. Ancak böyle bir sevgi, insân-ı kâmilin gönlünü, sevginin güzelliği ve eşsizliğinde gül bahçesi gibi kılar.”[1]

Güzel yüzlü sevgilinin teşrifi veya onun gönlünde muhabbetten bir yuva bulanların dikenleri nasıl gül eylediklerini sahâbe hayatından bir örnekle açıklamaya çalışalım:

 

Müslüman olan Hz. Bilâl-i Habeşî’ye Ümeyye bin Halef tarafından, bu yoldan dönmesi için işkence yapılır. Hazret-i Bilâl-i Habeşî (r.a.)’nin Hicaz sıcağında Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in muhabbetiyle, “Allah birdir, Allah birdir.” dediği kıssadır ki, onun geçici efendisi, her gün güneşin harâretinde küfrünün taassubundan dolayı mübârek vücûduna dikenli bir dalla vurmaktadır. O, Hak âşkının derdi ve Peygamber sevgisiyle dolu olduğundan vücûdundaki diken yaralarından kan fışkırdıkça elinde olmaksızın yine, “Allah birdir, Allah birdir.” der. Diğer gönül sahiplerinin de feryatlarına karşılık olarak bu yüce lâfzı söylemekten başka diken yaralarını giderecek bir sığınakları yoktur.

Ümeyye bin Halef, Hz. Bilâl (r.a.)’i cezalandırmak için zulmetse de o, vücûdunu dikene fedâ etmiştir. Efendisi, “Sen, niçin Ahmed’i anıyor, dinimi inkâr ediyorsun?” diye, işkencelerine devam eder. Ümeyye bin Halef öğle vakitlerinde onu kızgın güneş altında sırt üstü yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsü üzerine koydurur, sonra da İslâmiyet’ten vazgeçerek Lât ve Uzzâ’ya tapmaya zorlar. Fakat o her defasında, “Rabb’im Allah’tır; O birdir.” diyerek bu dayanılmaz işkenceye imanıyla göğüs gerer. Hz. Peygamber (s.a.v.), onun bu şekilde işkence görmesine son derecede üzülür. Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Bilâl’e karşılık Müslüman olmayan güçlü siyâhî bir kölesini ve bedelini vererek onu Ümeyye b. Halef’in elinden kurtarır ve âzâd eder. Hz. Ömer (r.a.) bu olaya işaretle, “Ebû Bekir Efendimiz’dir; efendimizi (Bilâl’i) âzat etmiştir.” diye buyurmuştur.

Hz. Bilâl’in dikenlere katlanması onun dünyasını gül bahçesine çevirmiştir.  Bilâl-i Habeşî, âzâd edildikten sonra, hicrete kadar Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanından ayrılmaz. Medîne-i Münevvere’ye hicret edince bir müddet Sa’d bin Haysume’nin evinde misafir olur. Mekke’den Medîne’ye hicret eden ashâb-ı kirâm ile (Muhâcirler) Medîne’de bulunan ashâb-ı kiram (Ensar) arasında kardeşlik kurulmuştur. Mallarını, servetlerini paylaşmak ve her hususta yardımlaşmak üzere kurulan İslâm kardeşliğinde Peygamberimiz (s.a.v.) Bilâl-i Habeşî’yi de Ensar’dan Ebû Rüveyha Abdullah bin Abdurrahmân ile kardeş yapar. Bu kardeşlik ömürleri boyunca büyük bir fedakârlık ve sadâkatle devam etmiştir. Bilâl-i Habeşî’nin evlenmesi de Hicret’ten sonra olmuştur.

Hicret’ten sonra da İslâmiyet yeni hâdiselerle her gün biraz daha yayılır, küfür karanlıkları günden güne silinir. Bilâl-i Habeşî de diğer Müslümanlar gibi mühim hizmetlerde bulunur.

En mühim hizmetlerinden biri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e müezzinlik yapması olmuştur. Rasûlullah’tan ayrılmaz, yolculuklarda da bu hizmeti yapar. Peygamberimiz için lâzım olan şeyleri dışarıdan alıp getirir. Hâne-i saâdetin işlerini görür, ihtiyaçlarını giderir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in âhirete göçünden sonra yeni hayata bir türlü alışamaz. Hz. Ebû Bekir vefat edip Hz. Ömer halife olunca da onunla beraber birçok fetih hareketine katıldı ve sonrasında Suriye’ye yerleşti.

 

“Muhammed (s.a.v.) Geri mi Döndü?”

Hz. Bilâl (r.a.), Suriye’de inzivâya çekildiği zamanlarda bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a.v.)’i görür. Rüyada Peygamber Efendimiz ona, “Beni ziyaret etmeyecek misin?” der, bunun üzerine Bilâl-i Habeşî uyanır uyanmaz Medîne yoluna düşer. Gece vakti Medîne’ye ulaşan Bilâl-i Habeşî, Hz. Peygamber’in Ravza’sına ağlayarak yüz sürer. O’nu gören Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin sabah ezanını okumasını isterler ve Bilâl-i Habeşî ezan okumaya başladığında Medîne halkı şaşkınlıkla uyanır. Hz. Bilâl’in sesini duyan Medînelilerden kimileri, “Muhammed (s.a.v.) geri mi döndü?” diye birbirlerine sorarken, kimileri de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrinden kalktığını tasavvur ederek coşkuyla evlerinden dışarı fırlarlar.  Hz. Bilâl’in ezanı Peygamber Efendimiz’den başka bir şey hatırlatmamaktadır mü’minlere.

Sevgiliye Kavuşma

Hz. Bilâl vefatı yaklaşınca, ölümün ızdırâbından ziyâde sevgililerine kavuşacak olmanın verdiği mutluluğu hisseder. Ömrünün son anlarında onun hastalığını gören eşi, üzüntüsünden “Ah, ne acı!” dedikçe, Hz. Bilâl: “Oh, ne tatlı!” der ve ekler: “Yarın sevgililerle, Muhammed (s.a.v.) ve arkadaşlarıyla buluşacağım.” 

641 yılında Hz. Bilâl sevgililerine kavuşmak için bu dünyadan ayrılır. Bugün onun ezanı hâlâ gök kubbe altında yankılanmakta, kendisi ise müezzinlerin piri olarak her fırsatta hayırla anılmaktadır.

Bu güzel örnek tablosunu okuyunca aslında sevenin sevdiğine kavuştuğunda,  gönlünün nasıl gül bahçesine dönüştüğüne şahit oluyoruz. Ayrıca sevgiliyi hatırlatan her olay yine gönülleri güle çevirmektedir.

Tasavvufî düşüncede gül,  bize sevgiliyi anlatır. Hakk’ı irfan nûruyla gören ârifler, iç içe geçmiş bir gülün yaprağında sevgilinin güzelliğinin yansımalarını temâşâ ederler. Hulûsi Efendi Hazretleri’nin Dîvân’ından birkaç beyit arz edelim:

Göz kanda baksa göre yâr âlem gül-i bî-hâr-ı yâr

Her yan açık dîdâr-ı yâr her şey o gayrı fânîdir

(Göz nereye baksa sevgiliyi, âlem sevgilinin dikensiz gülünü görür. Her tarafta apaçık sevgilinin yüzü vardır. Ondan başka her şey fânidir.)

*          *          *

Aşkın bulunca hâr-ı mihnet tâ kûy-ı yâra varınca

Gam çekme bu mihnet-i aşka yârın cemâlin görünce

(Aşkın meşakkat dikenine katlanma, sevgilinin semtine ulaşıncaya kadardır. Aşk eleminin gamını çekme ise o yârin cemalini görünceye kadardır.)

*          *          **

Herhâlde aşk leyl ü nehâr her faslı bahâr eder

Her dil nâğme-i hezâr her hârı gülzâr eder

(Aşk, her durumda geceyi gündüze ve her mevsimi bahara çevirip, her gönlü bülbül nağmesi (ile doldurup), her dikeni gül bahçesine dönüştürür.)

Altın silsileden Hâcegî Emkenegî (k.s.) Hazretleri bütün ömrünü dîn-i mübîn-i İslâm’a hizmetle geçirmiş, birçok talebe yetiştirerek dört bir tarafa göndermiştir. Bir gün talebeleri ile dikenlik bir yerden geçerlerken, ayakkabısı olmayan bir talebesinin ayağına diken batar. O kimse buna rağmen hocasının peşinden ayrılmaz, gizlice acı çekerek onun izinden gitmeye devam eder. Onun bu hâlini takdir eden Hâcegî  Emkenegî  Hazretleri ona, “Ayağa elem dikeni batmadıkça, gönülde murat gülü açmaz.” buyurur. Hulûsi Efendi Hazretleri de şöyle buyurmuştur:

Eğer bülbül isen et hâra minnet

Gücenip hâra gülzârdan geçilmez

(Şayet âşık bir bülbülsen dikene (sıkıntılara ) katlan, sabret. Dikenin acısına gücenip sevgilinin diyarı olan gül bahçesinden vazgeçilmez.)

İlk olarak verdiğimiz beytin ikinci mısraı şöyle idi:

“Akdı gözümün yaşı revân bir sele döndü”

Bu sevinç gözyaşlarıdır. Muhabbet gözyaşlarıdır.  Allah için gözden akan yaşın Allah katında çok makbul olduğunu beyan eden Peygamberimiz (s.a.v.)’in, Ey Allah’ım! Ağlamayan gözden, korkmayan kalbden, huşû’ duymayan gönülden, kabûl edilmeyen duâdan, fâide vermeyen ilimden, dinlenilmeyen sözden, doymayan nefisten, küçük de olsa yardım etmeyi sevmemekten sana sığınırım.” diye duâ ettiği rivâyet edilmektedir.

Gözyaşı, gönülde kopan hüzün veya muhabbet dalgalarının belirtisidir. Gönül deryası coşup kaynadı mı âşığın gözlerinden sicim gibi gözyaşları akar. Neden bu gözyaşı?

Pertev-i hüsnündeki zevki gönül idrâk eder

Zâhiren ol vuslatı gör dîde-i giryân duyar[2]

(Gönül, güzelliğinin nûrundaki zevki idrâk eder, görünüşteki o kavuşmayı ağlayan göz duyar.)

Göz, rûhun bu âlemi seyrettiği bir penceredir. Aynı zamanda gönül gözü denen bir hakîkat vardır. Gönül gözü, maddî gözün görmediği esmâ tecellîlerini görür, hayran olur, ilâhî güzelliğe duyduğu özlemle hüzne gark olarak maddî gözden yaş akıtır durur:

Gönlüm sana hayrânedir dîdelerim giryânedir

Bu cân dahi kurbânedir ey yâr-ı sâdık yâr yâr[3]   

(Ey sadık yar, gönlüm sana hayrandır, gözlerim ağlamaktadır; bu can da sana kurbanlıktır.)

Hayran olan gönül için canı kurban etmek çok ehven bir iştir. Karşılığında ebedî bir güzellik bulunan bir fedakârlıktan kim kaçmak ister. Allah, kuluna verdiklerini ebedî bir saâdet karşılığında satın almak ister. Aklı başında olan kul, bu alışverişe seve seve, candan katılır. Gönül gözüne ilâhî güzellik tecellî edince her türlü gussa, keder, elem silinip gider; sâlik bu sevinçle gözyaşları döker.[4]

Mâneviyat büyükleri sevgili için gözyaşı döker, dikenlere katlanırlar, ama herkesin gönlünün gül güzelliğinde olması için çalışır, gayret eder, himmet buyururlar. Harakânî Hazretleri, İslâm kardeşliği hakkındaki duygularını ifade ederken tahdîs-i nîmet kabilinden şöyle buyurur:

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada birinin parmağına diken batsa, o benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına taş çarpsa o benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben hissederim. Bir kalbte hüzün varsa o kalb benim kalbimdir.”

Hulûsi Efendi Hazretleri’nin bir mübârek kelâm-ı şerifleri ile yazımızı taçlandıralım. Hazret şöyle buyurmuştur:

“Oğul, ihvânımızın müreffeh bir hayat yaşamasını istiyoruz. Bir ihvânın başı ağrısa, eline diken batsa sabaha kadar o ihvân râbıtamız oluyor. Onun için ihvânımızım işlerinin iyi, gönüllerinin huzurlu olmasını istiyoruz.”

[1] Esma Sayın, “Tasavvufta Gül”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2013/1, Gül Özel Sayısı, s. 83.

[2] Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) Nasihat Yay., İstanbul, 2013, s.42.

[3]  Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 42.

[4] Mahmut Kaplan, Gönül ve Aşka Dair,  Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 48.

Sayfayı Paylaş