ÇOKLUKTA BİRLİK

Somuncu Baba

Uzlaşma’nın uz’unu¸ sözlük anlamlarından biri ile¸ ‘iyi¸ güzel’le anmamız halinde¸ bunu¸ bir arada¸ barış içinde yaşama gayreti olarak algılayabiliriz.

Uzlaşma’nın uz’unu¸ sözlük anlamlarından biri ile¸ ‘iyi¸ güzel’le anmamız halinde¸ bunu¸ bir arada¸ barış içinde yaşama gayreti olarak algılayabiliriz.
Kuşkusuz Allah’ın yaratışı kesintisiz ve biriciktir¸ her
tecellide Rabbimiz ayrı bir varlık yaratır.
İnsanların biri diğerine asla benzemez.
Herkesin fiziksel ve ruhî yapısı farklı¸ mizacı kendine özgü¸
huyu-suyu ayrıdır.
Buna ayrılıkta gayrılık aramayanlar açısından ‘uzlaşma’¸
kendini koruyarak ve ötekinin de kendini korumasına yol açarak yaşamak
denilebilir.

Senin dinin sana benim dinim bana’ ilkesi¸ bir bakıma¸ insanın inançları
bakımından ‘özerk ve özgür’ bir alana sahip olduğunu îma
eder.
Bu îmayı izlersek¸ yolumuz Selçuklu ve Osmanlı medeniyet deneyimlerine çıkar.
Selçuklu medeniyeti bize öncelikle şunu söyler: Hiçbir
medeniyet ötekini yok ederek kendini var kılmaz.
İnsanın ve medeniyetin (kültürlerin de tabii ki) özgür biçimde
kendini inşa etmesi¸ koruması ve yaşaması¸ aynı zamanda öteki’nin
de inşasına ve kendini özgürce dışavurmasına bağlıdır.
O halde yapısı itibariyle ‘yatışmayan’ bu evrende¸ bir oyun
ve oyalanma olan dünya hayatında¸ insan¸ kendini ve ötekini Vareden’in
bağışladığı özgür ve özerk alanda¸ bu alanın yaratıcı
ilkelerine itaat ederek yaşamak durumundadır.
İslâm¸ evrensel bir esenlik¸ bir hidayet çağrısıdır.
Mutlak adalet ilkesi bize¸ ‘birinin hatasıyla başkası mes’ul
olmaz’ erdemini buyurur.
Bu¸ Hz. Ali Efendimiz’le muarızları arasındaki ihtilafın da nedenini oluşturur.
Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması konusunda mutlak adalet ile
izafî adalet ilkesi karşı karşıya gelmiştir ve ‘ilim
bir şehirdir kapısı Ali’dir’ hadisinin sırrına mazhar olan
evliyanın kutbu Hz. Ali¸ mutlak adalet ilkesinde ısrar etmiştir.
Osmanlı medeniyetinin büyük Fatih’i¸ İstanbul’u aldıktan
sonra Ayasofya dışında hiçbir Hristiyan¸ Musevî vb. ibadet
yapılarına dokunmamış¸ gayr-i Müslimler (öteki) hakiki bir ‘barış ve
esenlik’ kültürü içinde yaşamışlardır.
Uzlaşma¸ kişinin kendinden vazgeçmesi¸ ödün vermesi¸
değişmesi ve dönüşmesi değil¸ kendisiyle öteki
arasında gerçek bir barış ve güvenlik ortamının sağlanması
yönündeki çabasıdır.
Bu anlamda uzlaşma¸ ayrışmanın karşıtıdır ve her türden
ayrışma¸ bizim sözlüğümüzdeki ‘gayrılık’a
tekabül eder.
Ö
teki’nin dışlanması¸ aşağılanması ve giderek sindirilmesi¸
bunu yapan açısından da olumsuz¸ adaletsiz ve erdemsiz bir tutumdur.

Kişi¸ kendini bilmek gibi irfan olamaz’ın birincil anlamı¸ insanın
nefsinde İlahî İsim’lerin tecelli düzeyince kendini bilmesidir
ve bunun ‘öteki’ne taalluk eden kozmik bir boyutu da vardır.
Kendini bilen¸ öteki’ni de bilebilecek ve öteki’nin kendini
bilmesine ilişkin yolları ve yordamları saygı ile korumaya çalışacaktır.
Her türden baskı¸ nifak üretir.
İnsanlar kendilerini özgür biçimde inşa edemez ve dışa
vuramazlarsa giderek birer münafık haline gelirler.
Oysa özgürlük insanın aslî karakteridir ve Allah’ın
verdiği özgürlük alanının daraltılması¸ aynı zamanda fıtrata
da muhalefet etmektir.
Yaratılış ilkelerine muhalefet edenler başlarını örse vurup
kırarlar.
Etnik¸ dinî vs. her türden milliyetçilik¸ öteki’nin –tabiat
ve tanım gereği- dışlanması¸ aşağılanmasına dayanır.
İnsanın kendini¸ kendi inançlarını ve kültürünü¸ öteki’yle
kıyaslayarak veya tepkisel kelimelerle açıklaması patolojik bir durumdur.
Herkes inançlarını özgürce¸ öteki’nin özgürlük
alanına müdahil olmaksızın yaşayabilmelidir ki¸ gerçek anlamda ‘uzlaşma’ gerçekleşsin¸
politik veya münafıkane bir takım tutumlar belirmesin.
Din¸ ruhun formlar âlemiyle kozmik çelişkisini ‘uzlaşma’ya
dönüştürür. Evrenin yapısı¸ evrenin kuralları içinde
kalınarak yatışmaz. İnsan da yatay çizgide kalarak bir ahlâk
ve erdem toplumu inşa edemez. Dünyanın esenliği dikey olandan geçer
ve yatay ile dikey boyutların uzlaşmasına bağlıdır. Ayrılık tabiidir¸
kaçınılmazdır ve olağandır; ama gayrılık¸ ayrılığın bir çatışma
olarak üretilmesi anlamına gelir.
Hz. Mevlân⸠‘ben ne Doğuluyum ne Batılı¸ ben güneşim¸
güneş ne Doğuludur ne de Batılı’ derken bunu ima eder belki
de. Doğu-Batı gerilimi ekseninde üretilen ve günümüzde hâlâ süren
bir tutumun yanlışlığı buradan yola çıkılarak anlaşılabilir.
Reaksiyoner terimlerle konuşanlar sahih bir iletişim ortamı oluşturamazlar.
Her şeyin aslî ve doğal mecrasında akması ve mecradan sapmaya neden
olacak¸ çatışma üretecek¸ gayrılığa yol açacak eğilimlerin
yok olması ancak Hz. Mevlânâ gibi bilgelerin öğretisiyle mümkündür.
Onlar kozmik gerçekliğin yeryüzündeki temsilcileri ve yorumcularıdır.
Uz¸ iyilik ve güzelliktir.
Hakiki olan iyi¸ iyi olan güzeldir.
Hakikat-İhsan-Hüsün…
Bu formülasyondadır uzlaşmanın sırrı. Gerçeğin buharlaştığı¸
bozulduğu ve karıştığı bir zeminde¸ iyilik ve güzellik bulunmaz.
Modern zamanların kaotik¸ parçalanmış ve bireyselleşmiş insanlarının
yeniden bu formülasyona ihtiyacı var. Çirkinlik bir form değildir¸
güzellik de modernlerin sandığı gibi lüks bir kategori asla değildir.
Uz¸ iyilik ve güzellikse¸ uzlaşma¸ ayrışmadan iyidir¸ gerçektir
ve güzeldir. Bizim kendi medeniyet geleneğimiz ve irfanî birikimimiz ‘uzlaşma’ kültürü bakımından
eşsiz bir hazinedir. Bugün modern dünyanın çatışmacı
eğilimlerine yönelik gerçek bir ‘kardeşlik’¸
barış ve esenlik tutumunun gerçekleşmesi için tek
başına Hz. Mevlânâ bile tükenmez bir hazinedir. Yeter
ki ayrışma ve çatışmayı değil uzlaşmayı amaçlayalım
ve bu geçici dünyada Hölderlin’in dediği gibi ‘yeryüzünde
şairane ikamet’ edebilmek için çaba gösterelim.

Sayfayı Paylaş