Cân Mülküne Aşk Sancağını Dikebilmek

somuncubaba-221-07can

Tasavvuf tarihi boyunca büyük sûfîler sohbetlerinde ve eserlerinde aşk ve muhabbetten çokça söz etmişlerdir. Tasavvuf ehlinin tamamının gayesi imanı muhafaza etmek, kalbin bir eylemi olan tevhidi/birliği, hissî ve tecrübî olarak öğrenmek, muhabbet üzere yaşamak ve etrafındakileri bu şekilde yaşatmaya gayret etmek olmuştur. Tevhidin hayata yansıması, pratikte muhabbet olarak zuhur etmiştir. Zira muhabbetin kemal noktasında seven ve sevilen bir olup, ikilik birliğe dönmektedir. Birle bekâ bulanların ahvalini Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle beyan ediyor:
Aradan ey gönül çıkıp fenâ-ender-fenâ olsan
İkilik perdesin çâk eyleyip birle bekâ bulsan1
Her zaman tevhidin temeli aşk olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk dönem sûfîlerinde muhabbet genel olarak “Hakk’a meyletmek, O’nun emrine uyup, takdirine razı olmak, onun hoşnutluğunu kazanmak için her türlü bela ve cefaya gönül huzuruyla katlanmak” şeklinde anlaşılmıştır.2 Çünkü sevilmeye en layık olan Hak’tır. Tasavvuf tarihinde adı ilahî aşkla anılan meşhur zahidlerden Rabiatu’l-Adeviyye’nin şu şiiri, sûfîlerin muhabbetullahı bu yönden ele alışlarını gösteren veciz bir örnektir:
“Seni iki sevgi ile seviyorum. Biri benim sevdam, diğeri senin sevilmeye layık oluşun,
Sana olan sevgim senden başka her şeyi bırakıp sadece seni zikretmeme sebep oldu,
Senin sevilmeye layık oluşun, seni görmedikçe kâinatı görememe durumuna getirdi beni,
Ne o ne de bu sevgiden dolayı övülecek bir yönüm yok benim,
Hem o hem de bu sevgiden dolayı övülmeye layık olan sadece sensin.”3
Ya’kûb-ı Çerhî Hazretleri aşkı şöyle şerh etmiştir: “Aşk gerek hakiki, gerekse mecazî olsun insana rehber konumundadır. Aşk öyle bir sırdır ki onu açıklamak, anlatmak için ne söylesem aşka tutulduğumda o sözlerden utanırım. Dil sırları aydınlatıcıdır. Ancak dile gelmeyen aşk ondan daha aydındır. Kalem, aşk bahsine geldiğinde çatlar, âciz kalır. Akıl bu gülün tarifinde âciz kalır. Aşk ve âşıklığı yine aşkın kendisi tarif eder.”4
“Aşk şehidi” olarak tanınan Hallac-ı Mansur aşkı pervane ve mum örneği ile anlatmıştır. Aşkın son mertebesine ulaşan pervane (kelebek), ateşin çevresinde döne döne yanıp kül olur. Bu, gerek edebiyatta ve gerekse sûfîlerin eserlerinde âşıkın maşuku uğrunda kendini feda edişini anlatmak için çokça başvurulan bir örnektir.5
Gerek tasavvufta ve gerekse edebiyatta ‘pervane ile ateş’ örneği, âşığın kendini, yani sahip olduğu varlığını yok ederek maşuka kavuşmasını anlatmak üzere kullanılan meşhur bir metafordur. Konuyla ilgili bir beyit şöyledir:
Yanıp şevk ile şem’ her bezmde îsâr-ı nûr eyler
Ana pervâne cânın terk eder sûzândır aşkından6
Söz konusu beyitten de anlaşılacağı gibi, maşuk ile vuslata ermek, âşığın yokluğa ulaşmasına bağlıdır. Pek çok sûfînin aşk ve âşık tanımında varlığı, canı ve sahip olduğu her şeyi feda etme, yokluğa erme teması öne çıkmaktadır. Osman Hulûsi Efendi, aşkı “yokluk” şeklinde tanımlamıştır:
Yokluk yolunda varlığın hîçdir Hulûsî kıymeti
Yok ol ki Hakk’ın varlığı zâhir ola her var ise7
Beyitte benliği bırakarak, hiçlik makamında yokluk sırrıyla gerçek varlığa ulaşılacağına işaret edilmektedir. Aşk incisi dipsiz bir denizde gizlidir, o inciyi çıkarabilmek için de denizin dibine inmek yani, canından vazgeçmek gereklidir.8 Aşk meydanı mertlerin meydanıdır. Âşık sevdiği için canını da başını da fedâ eder:
Yolunda baş u cân vermeklik için
Girip meydânına merdânen olsam9
Hallâc-ı Mansur, ilâhî aşk ve Hak uğrunda canını feda etmenin sembol ismi olmuştur. Hem edebiyatta hem tasavvufta aşkın candan vazgeçiş anlamını taşıması genellikle Hallâc üzerinden anlatılmıştır. Hulûsi Efendi (k.s.)’nin, ideal âşık modellerinden biri de Hallâc’dır. “Aşk darağacında, Mansur gibi başını kurban ederek sevgiliye yaklaşılabileceğine” işaret ederken, vuslatı bir bayram olarak takdim etmektedir:
Îd-ı vaslını bulan cânını etmiş fedâ
Mansûr gibi yoluna hep kurbâna gelmişler10
Sûfîler, mâsivâyı büyük ölçüde dünya ve dünyevî bağlar olarak telakki etmişlerdir. Mâsivâyı gönlünden silip atması gereken âşığın öncelikle dünyaya ve dünyeviliğe tavır alması gereklidir. Hulûsi Efendi (k.s.) de:
Yârın cemâl-i seyridir kâr u varımız
Yokdur cihânın varına i’tibârımız11
derken, sevgiliye ait olan güzelliklerin seyrinin bütün dünyadan kıymetli olduğuna işaret buyuruyor. Aşk şarabı içenlerin dünyayı boşladığını, hatta gerçek âşıkların dünya derdini ve kaygısını çekmeden; can mülküne aşk sancağı dikmenin dışında başka bir gayelerinin olmadığını Hulûsi Efendi Hazretleri’nin şu beytinden öğreniyoruz:
Cân ü cihân kaygısın çekmedi âşık olan
Dikmedi cân mülküne aşkdan özge bir livâ12
(Gerçek âşık olanlar dünya ve dünyalık için asla kaygı çekmediler. Can mülküne yani varlık sebebi olan sevgilinin tahtına sadece muhabbet ve aşk sancağını dikerek böylece gönlünü yalnızca sevgiliye tahsis ederek aşk kahramanı oldular.)
Allah ve Rasûlü için canını feda edenlerin kahramanlıklarıyla dolu bir örnekle konuyu izaha çalışalım:
“Vücudumdaki Tüylerim Adedince Canım Olsaydı Her Birini Allah ve Rasûlü İçin Verebilseydim.”
Hicretin 19. yılında Hz. Ömer zamanında Rum diyarlarına yapılan seferlerin birinde düşmana bir gurup Müslüman esir düşer.
Bunların içinde Abdullah Bin Huzafe (r.a.) de vardır. Bizans İmparatoru Müslümanların Peygamberlerine olan aşırı sevgi ve bağlılıklarını bildiği için ilk önce Abdullah Bin Huzafe’yi huzuruna getirtir. Ona şöyle der:
– Sana bir teklifim var?
– Nedir?
– Hristiyan ol kurtul.
Abdullah Bin Huzafe (r.a.) şöyle buyurur:
– Asla! Ölmem teklif ettiğin şeyi kabul etmemden daha iyidir, dedi.
Bunun üzerine İmparator şöyle çıkışır:
– İstediğimi yapmazsan seni öldürtürüm…
O:
– Evet, buna gücün var, dedi.
İmparator onu önce çarmıha gerdirir. Sonra da oradan alıp bir yere hapis ettirir. Günlerce aç susuz bırakılır. Açlıktan ölme noktasına gelir. İmparator ona manevî işkence yapmak için pişirilmiş domuz eti ve içki gönderir. O ise İmparatora dönerek şöyle der:
-Allah’ın böyle durumlarda bunları bana helal kıldığını biliyorum. Ancak İslâm’ın izzet ve şerefini korumak uğruna onlara el sürmeyeceğim.
Bu kez büyükçe bir kazan getirilir. İçi fokur fokur yağ kaynamaktadır. Abdullah bin Huzafe (r.a.) ile birlikte esir Müslümanlardan biri de kralın huzurundadır.
Kral ona;
– Dinini terk edip Hristiyan olursan kurtulursun der.
O kişi:
– Asla, deyince:
– Onu kazana atmaları emrini verir. Abdullah Bin Huzafe (r.a.)’nin arkadaşı gözünün önünde kızgın yağda haşlanarak şehit olur. İmparator direnmeye devam ederse onu da kazana atacağı tehdidini savurur. Askerler onu tutup kazanın yanına getirdiklerinde Abdullah Bin Huzafe (r.a.) ağlamaya başlar. Onun korktuğunu ve pişman olduğunu düşünürler.
Ona;
– Teklifimizi kabul mü ediyorsun, diye sorarlar. O ise;
– Hayır diye cevap verir.
– O zaman niye ağlıyorsun, derler.
O şöyle cevap verir:
– Düşündüm ki, şu kazana atılıp öleceğim. Hâlbuki ben şu bir tane canım yerine vücudumdaki tüylerim adedince canım olsaydı da her birini Allah ve Rasûlü için verebilseydim der. İmparator bu cevaptan çok etkilenir ve ona şöyle der:
– Seni ancak beni öpmen şartı ile serbest bırakırım…
O da ona;
– Seni öpersem bütün Müslümanları serbest bırakır mısın, diye sorar.
Kral:
– Evet, bütün Müslümanları serbest bırakırım, der.
Abdullah Bin Huzafe (r.a.): “Bu kadar Müslümanın serbest bırakılması karşılığında Allah düşmanlarından birini öpmemde herhangi bir mahzur olmadığını düşündüm.” der ve kralı öper.
Kral sözünü tutar, bütün Müslüman esirleri serbest bırakır. Abdullah Bin Huzafe (r.a.) serbest bırakılan Müslümanlarla birlikte Medine’ye gelir. Olanları Hz. Ömer (r.a.)’e anlatır. Bunu duyan Hz. Ömer (r.a):
– Her Müslüman’ın Abdullah Bin Huzafe (r.a.)’yi öpmesi gerekir. İşte ilk olarak onu ben öpüyorum diyerek onu kutlar.
“Aşk Makamında Bir Seyyid”
Yazımızı bağlarken 2002 yılında Vuslat dergisinde, Adem Suat imzasıyla “Aşk Makamında Bir Seyyid: Osman Hulûsi Efendi (k.s.)” başlığı altında yayımlanan şu satırları sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Kimi insanlar vardır; hayatlarını yazarken ölüm-doğum tarihleri arasında geçen yılları takvim yapraklarındaki gibi birkaç cümleyle anlatabilirsiniz. Kimi insanlar da vardır yaptıkları ne sayfalara sığar ne de onu anlatmak için sözcükler kifâyet eder. İşte onlardan birisi Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)’dir.
Eğer siz de benim gibi, bir kış akşamı iftar koşuşturmaları arasında Üsküdar’da ‘Buyurun Somuncu Baba ekmeği!’ diye herkese sevimli paketlerde ücretsiz dağıtılan ekmeklerden tatmışsanız, Hulûsi Efendi’nin o aşk makamındaki muhabbetini yavaş yavaş hissetmeye başlamışınızdır.
Bu yazıda o işlerden bir kısmını size aktarabilirsem ve o mübarek Allah dostunun şahsında tüm yüreği geniş, aşkı kavi İslâm büyüklerimize bir Fatiha göndermenize vesile olursam doğrusu kendimi çok bahtiyar addedeceğim.
Bugün yaşamakta olduğumuz her türlü yıkım ve dejenerasyonlara karşın hâlâ ayakta durabiliyorsak; bunu tarih boyunca yaşadıkları döneme damgasını vurmuş gönül abidesi insanlara borçlu olduğumuz bir gerçektir. Tıpkı insanların dalalete düştükleri zamanlarda peygamberlerin gönderilmesi gibi, toplumların yozlaşmaya başladıkları zaman dilimlerinde bir gönül insanı, bir aşk insanı çıkıp onların yüreklerini ve hayatlarını tamire koyulmuştur. Mevlâna’dan tutun da Hacı Bayram’a, Yunus’tan Emir Sultan’a, niceleri bu gaye uğruna çile çekmiş, zindanlarda çürümüşler; ama hizmetlerini durdurmamışlardır. Ne mutlu onlara, ne mutlu onları sevip, onları gerçek anlamda keşfederek arkasından gidebilenlere…
Hemen şunu da belirtmek gerekir ki; Peygamber soyundan olan insanlara hürmet etmemiz bizim ahlâk anlayışımız içinde yer almaktadır. İşte Hulûsi Efendi gibi hem Seyyid hem de bir kültür, ilim ve yardımlaşma pınarı zatları sevmenin nihayetinde Hz. Peygamber (s.a.v.) sevgisinin bir tezahürü olduğunu söylemek çok ters olmasa gerek diye düşünüyorum…
Hemen belirteyim: Osman Hulûsi Efendi (k.s.) sadece bir tasavvuf ve gönül insanı olarak kalmamış, memleketinden başlayarak inanılmaz imar faaliyetleri de gerçekleştirmiştir. Sadece gönülleri değil beldeleri, İslâm kültürünün önemli miraslarını yeniden ihya edip insanlığın hizmetine sunmuştur. Çevresinde kümelenen insanların ufkunu ve yüreğini geniş bir coğrafyaya çevirtmiş ve dünyanın dört bir yanına İslâm’ın gür nefesini ulaştırma çalışmalarına katkıda bulunmaya devam etmiştir.
Hulûsi Efendi (k.s.)’nin hayatı, tam bir sünnet-i seniyye örneği olarak geçmiştir. Sadece insana değil, tüm canlılara olan sevgisi, mütevazılığı, cömertliği, ilme olan düşkünlüğüyle o tam bir mümtaz insan örneğidir. Onun kütüphanesinde büyük bir kısmı el yazması olmak üzere 10 bin cilt kitap olduğunu, birçok profesörün, doçentin araştırma için akın ettiğini duyduktan sonra böylesine bir ilim aşkını takdir etmemek mümkün mü?
Aynı kaplıcada bulunduğu TRT sanatçıları dostlarının şiir ve kasidelerini yazılır yazılmaz seslendirdiklerini duyunca hayret içinde sorarlar Hulusi Efendi’ye ‘Bu arkadaşlar hangi makamda okuyorlar bunları?’ Hulusi Efendi (k.s.) hemen cevap verir: ‘Aşk makamında…’ İşte bu gün aşkı iğdiş eden, içini boşaltanlara söyleyeceğimiz o ki: ‘Aşk işte böylesine bir şeydir. Laf değil icraat ister aşk. Ve aşk; hayatı aşk ile yaşayanlarla anlam bulur…’
Es- Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.), en sıkıntılı ve zor zamanlarda bile hizmetlerini yürütmüştür. Hiçbir şey onu yolundan alıkoymamış, bilakis Allah Rasûlü’nün de çektiği sıkıntıları hatırlatarak dostlarını şevklendirmiştir. 1990 yılında fâni dünyaya veda ederken arkasında yüzbinlerce seven bırakmış, ciltlere sığmayacak hizmetleri gelecek kuşaklara miras bırakmıştır. Şimdi onun hizmetlerini yine aynı düsturların ışığı altında oğlu Hamid Hamideddin Efendi sürdürmekte ve bu ilim, kültür ve ahlâk mirasının üzerine tuğlalar eklemeye devam etmektedir. Selam olsun onlara.
Allah ve Rasûlü için dünyanın rahatını terk edip, hayatı ve insanı İslâm’ın prensipleriyle yeniden ihya etmenin derdini çekenlere selam olsun…
Bizler sizleri seviyoruz, Allah, Rasûlü ve dostları da sizleri ve bizleri sever inşallah…”13

Dipnot
1.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 146.
2.    Kuşeyrî, Ebu’l-Kâsım Abdülkerim, Er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, (Tah. Abdülhalim Mahmûd) Kum: İntişârât-ı Bîdâr, 1995, s. 449.
3.    Kelâbâzî, Ebû Bekir Muhammed b. İshak, Doğuş Devrinde Tasavvuf –Taarruf (Çev. Süleyman Uludağ), İstanbul: Dergâh Yay, 1992, s. 162.
4.    Ya’kûb-ı Çerhî, Neynâme, Hazırlayan: Halilullah Halili, Tahran 1375, s.169-170.
5.    Betül Gürer, “Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i Ekseninde Tasavvufi Düşüncede İlahi Aşk”, Bilig, Kış/2017, Sayı 80, s. 18
6.    Ateş, Divan, s. 218.
7.    Ateş, Divan, s. 271.
8.    Betül Gürer, a.g.m, s.31.
9.    Ateş, Divan, s. 203.
10.    Ateş, Divan, s. 75.
11.    Ateş, Divan, s. 111.
12.    Ateş, Divan, s. 12.
13.    Adem Suat, Aşk Makamında Bir Seyyid: Osman Hulûsi Efendi, Vuslat Dergisi, Sayı; 8, Şubat 2002, s. 24-25.

Sayfayı Paylaş