CAMİ VE EZAN

Somuncu Baba

“Ezan¸ cami¸ bayrak…” gibi millî ve dinî hürriyetin sembolleri olan bu tür kavramların mahiyeti üzerinde çok iyi düşünmek gerekir. Eğer¸ bir şehirde bunlardan yoksunsanız kendinizi en başta güvende hissedemiyorsunuz. Müthiş bir yabancılık ve yalnızlık duygusu çepeçevre sarıyor içinizi…

Ruhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

M. Âkif ERSOY

Milli Mücadele yıllarında Mehmet Âkif'in İstiklâl Marşı'nda yükselttiği “ezan ve cami” ile ilgili bu söyleyişler¸ sadece inanmış bir şairin mukaddes bildiği kavramlarla ilgili hissiyatını ifade etmez. Bu söyleyiş¸ aynı zamanda bu iki kavramın (cami ve ezan) bir vatanda hür olarak yaşamanın temel iki önemli kuralı olduğunu da ortaya koyar. Fakat bunu anlamak için camilerin bulunmadığı¸ ezan seslerini işitilmediği bir ortamda bulunmak gerek. Değilse adım başı camilerin bulunduğu¸ beş vakit ezan seslerinin duyulduğu bir ülkede bu hassasiyeti bütün boyutlarıyla anlamak elbette kolay değildir. Zira bir şeyin değeri yokluğunda anlaşılır.


 


Bu duyguyu insan¸ en yoğun şekilde dış ülkelere gittiğinde yaşıyor. Benim ilk yurt dışı seyahatim Ukrayna'ya olmuştu. Yeni bir ülkeye gelmenin ve orada farklı şeyler görmenin insanı bir süre oyalayan şaşkınlığını üzerindin attıktan sonra “burada eksik olan nedir?” sorusunu kendime sormadan edememiştim. Bunu çok geçmeden anlamıştım. Eksik olan cami ve ezan sesiydi… İşte o zaman sembollerin önemini daha iyi kavrıyor insan. Bu yüzden “ezan¸ cami¸ bayrak…” gibi millî ve dinî hürriyetin sembolleri olan bu tür kavramların mahiyeti üzerinde çok iyi düşünmek gerekir. Eğer¸ bir şehirde bunlardan yoksunsanız kendinizi en başta güvende hissedemiyorsunuz. Müthiş bir yabancılık ve yalnızlık duygusu çepeçevre sarıyor içinizi… Şimdi hatırlıyorum da Ukrayna'nın Kırım Bölgesinde yani Türklerin yaşadığı bölgede bir cami minaresini görünce nasıl bir sevinç ve heyecan içinde kaldığımı anlatamam. O camide 20-30 kişilik bir cemaatle kıldığım Cuma namazı¸ hayatımın müstesna bir olayı olarak hâlâ hafızamdadır.


 


Camisiz ve ezan seslerinin duyulmadığı bir şehirde bulunmanın yalnızlığını¸ güvensizliğini bu defa Bakü'de yaşadım. Kasım ayı başlarında bir şiir etkinliği için gittiğimiz Bakü'de çağdaş şehirleri güzel ve önemli kıldığı kabul edilen her şey vardı. Yüksek binalar¸ geniş yollar¸ çok iyi dizayn edilmiş parklar¸ buralardaki fıskiyeler¸ ağaçlar¸ çiçekler… Bir süre “Bakü güzel bir şehirmiş” demekten kendimi alamadıysam da Ukrayna'da hissettiğim duygu¸ güven hissinin azlığı¸ yalnızlık ve yabancılık… yine yüreğimi kapladı. Yine bu şehrin eksiği nedir demekten kendimi alamadım. Tabi ki cami idi ve ezan sesiydi. Dahası burası Ukrayna'nın herhangi bir şehri değildi. Nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Müslümanların oluşturduğu bir yerdi. Dolayısıyla bu özellikteki bir şehirde cami görmemek ve ezan sesi duymamak daha vahim bir durumdu.


 


Bu manada beni ve ekibimizdeki arkadaşları sevindiren olay¸ elbette “Şehitler Hıyabanı”na gidişimizdi. Deniz kıyısındaki bu mahalde¸ denizden gelen esintilerle dalgalanan bayrağımızı görmek¸ yüreğimizde sevinç çiçekleri açtırdı. Türk bayrağı¸ şehitlikte dalgalanadursun¸ şehitliğin yanı başında Türkiye Diyanet Vakfı'nın bu şehitlerimizin hatırasına yaptırdığı “Şehitler Cami”ni görmek Bakü'de yüreğimizi burkan eksikliğin ne olduğunu de göstermeye yetmişti. Hemen makinemi çantamdan çıkarıp camiyi değişik açılardan fotoğrafladım. Tabi bu aşamadan sonra arzum ezan sesi duymak¸ caminin içine girmek ve namaz kılmaktı. Ne yazık ki bunun mümkün olmadığını çok geçmeden anlayacak ve büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktım. Zira cami¸ Bakü'deki hemen hemen diğer camiler gibi kapalıydı ve ezan okumak yasaktı. Böyle söylüyordu rehberimiz. Camisiz bir şehir ne kadar mahzunsa¸ ezansız dolayısıyla cemaatsiz bir cami de bir o kadar mahzundur. Bu esnada birlikte olduğumuz arkadaşların yüzlerine baktığımda hepsinde aynı burukluğu gördüm. Ama bu burukluk¸ uzun sürmeyecek seyahatimizin son gününde kısa süreli de olsa bir sevince dönüşecekti. Çünkü sonunda kısık sesle de okunsa bir ezan sesi duyacak¸ kapalı da olsalar bir değil birden fazla cami görecek¸ dahası bunlardan ikisinin ibadete açık olduğunu ve ezan okunan camiler olduğunu öğrenecektik.


 


Bu mutlu hadiseyi¸ Bakü'nün “İçeri şehir” denilen sur içi bölgesinde yaşadık. Ama ondan önce Şirvanşahlar Külliyesinde hissettik bu değişik havayı… Bu tarihî yapı kompleksinin içinde minareli bir mescid¸ divanhane¸ Halvetiliğin “Pir-i Sani”si Seyyid Yahya Şirvani (Bakuvî)'nin türbesi¸ Sultan 3. Murad Kapısı bulunmakta idi. Bu tarihî atmosfer¸ bir süre bizi bilinen Bakü'nün dışına çıkardı ise de burada bulunan mescid de ibadete açık değildi. Bu durum¸ içimizdeki o burukluğu yeniden artırdı. Derken sahile doğru yürümeye başladık. Tarihî atmosfer devam ediyordu. Ve mescidler…  Mescid-i Muhammedî¸ Mescid-i Cuma¸ Bibi Heybet¸ Beğliyar Mescidleri… Ama hepsi bu kadar… Bu kadar da olsa bize yetmişti. Zira buradaki iki mescidden birinin Caferî diğeri Sünnî Müslümanların ibadet edebildikleri mescidler olduklarını öğreniyoruz. Bu bilgi¸ biraz içimize su serpiyor.


 


İşte¸ bu sur içi bölgesinde gezerken Cuma Mescidinden ezan sesi yükselmez mi? Hepimiz¸ yönümüzü o mescide¸ o mescidin minaresine çeviriyoruz. Nihayet Bakü'de ezan sesi duyduk. Dahası¸ namazımızı camide eda edebilecektik. Herkes abdest alma telaşına düşüyor¸ kimimiz Sünnilerin devam ettiği mescide gidiyor¸ biz birkaç arkadaş Cuma Mescidi'nin Caferilerin bulunduğu mescidi tercih ediyoruz. Bu tercihte şahsen benim amacım Caferî Müslümanların namaz kılma tarzlarını yakından görmek ve öyle de oluyor. Onlarla birlikte öğle namazını eda ediyoruz. Bu müthiş bir duygu… Elbette şükür secdelerine kapanmanın vaktidir. Ezan sesi duymanın¸ minare görmenin¸ bir camiinin içine girmenin ve cemaatle namaz kılmanın ne anlama geldiğini daha farklı tefekkür etmenin saatleri içindeyiz. Bu yüzden camide epey bir zaman kalıyoruz. Çıkarken arkadaşlarımın yüzlerine bakıyorum. Huzurlular… Yaşadığımız bu son güzellik hepsinin yüzüne sinmiş. Üç gündür burada yaşanılan tüm olumsuzluklar sanki silinmiş.


 


İnsan¸ bir tecrübe olarak böyle bir olayı yaşarken kendi ülkesini düşünmeden edemiyor. Zira Türkiye cami ve ezan konusunda şu anda problem yaşanmayan bir ülke olsa bile yakın dönemlerinde kimi trajik ve utanılacak olaylar yaşanmamış değil… Camilerin kapatıldığı¸ çoğunun depo¸ samanlık olarak kullanıldığı bilinen bir gerçek… Yine ezan seslerinin zaman zaman susturulduğunu¸ Türkçe ezan dayatmasının yapıldığını da biliyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var. Bilhassa Ankara¸ İstanbul¸ İzmir gibi büyük şehirlerde camili ve camisiz semtler oluşturulmak istenmiş sanki… Bu yüzdendir ki Yahya Kemal ¸ “Ezansız Semtler” başlıklı bir makale yazmak durumunda kalmış ve bu yazısında “Şişli¸ Kadıköy¸ Moda gibi semtlerde doğan¸ büyüyen¸ oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez¸ ezanlar işitilmez¸ Ramazan ve Kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?” yakınmasında bulunmuştu.


 


Camiyi¸ ezanı kutsal değerlerinin başında bilen Anadolu halkı¸ bu bilinci hep taşıdı ve Yahya Kemal'i bu yazısından haberleri bile olmadan en iyi anlayan insanlar oldular. Şöyle bir düşünelim. Bahsi geçen büyük şehirlerde bilhassa yeni oluşmaya başlayan semtlerde hemen bir cami inşaatı başlamaz mı? Bunu¸ belki de hiçbir resmi destek almadan halk bizatihi kendisi¸ kendi imkânlarıyla yapıyor. Biliyor ki¸ caminin¸ minarenin olmadığı bir yerde güvenli hissedemeyecek kendini… Ya da şuuraltı¸ ona dinî ve millî hürriyetin temel sembolünün bu kavramlar olduğunu söylüyor. Olayın psikolojik¸ sosyolojik farklı tahlilleri elbette yapılabilir ama burada önemli olan şudur ki cami çok önemli bir hadisedir. Bu bağlamda belki son söz olarak şunu da söylemek lazım; Türkiye'de camide namaz kılmak¸ cami yaptırmak kadar üzerinde durulan bir konu değil. Cuma ve bayram namazları dışında camilerimiz mahzun… Bilhassa da gençler ve çocuklar cemaatten uzak… Bu konu üzerinde düşünmeli. Çünkü cemaat fikri ve şuuru¸ büyük ölçüde camide kazanılan bur duygu. Bu duyguyu yitirmemek¸ aksine beslemek¸ güçlendirmek gerek.


 


Bir edebiyat insanı olarak bir şey daha söylemeliyim. Geçmişte¸ edebiyatımız cami¸ ezan gibi kavramlara açıktı. Bu anlamda çok sayıda edebî metin¸ bilhassa şiir bulmak mümkündü. En başta Yahya Kemal'in “Süleymaniye'de Bayram Sabahı” başlıklı anıt şiiri¸ yine “Ezan-ı Muhammedî” şiiri… Örnekler çoğaltılabilir… Mesela bu değerlere sonradan yabancılaşmış olsalar bile hayatlarının bir döneminde bunlarla iç içe yaşamış olan Tevfik Fikret'in “Sabah Ezanı”¸ Nazım Hikmet”in “Ağa Cemi” şiiri… Şunu bilmeliyiz¸ taştan yapılan mabedler¸ kelam ile de inşa edilmeli ki¸ ruhta bir karşılığını bulsun. Taştan yapılar yıkılabilir ama kelimelerden yapılanlar bakidir. Çağdaş edebiyatımızda bu konudaki duyarlık çok zayıf… Eğer¸ bir inanış bütün renkleriyle hayat bulacaksa burada edebiyatın önemi son derece büyüktür. Bu konu üzerinde düşünmemiz gerekir. Bilmeliyiz ki¸ ruhun nefes alıp verebilmesi ezan essiyle mümkün. Bu da caminin ve minarenin varlığına bağlı.

Sayfayı Paylaş