BURSA’DAN DARENDE’YE BİR GÖNÜL SULTANI SOMUNCU BABA

BURSA’DAN DARENDE’YE BİR GÖNÜL SULTANI SOMUNCU BABA

Bursa’ya yüksekokul tahsili için giderken bu şehirde bizi ziyaret için kimlerin beklediğinden az çok haberdardık. Zira Yunus Emre ile ünsiyetimiz vesilesiyle burada bulunan gönül sultanları da gönlümüzde idi. Her şeyden önce bu şehrin manevî sahibi Emir Sultan vardı burada… Aynı yol üzerinde bizim Yunus’un adaşı ve yolunun takipçisi Âşık Yunus’u da keşfetmekte gecikmemiştik. Sonra çocukluğumuzdan beri adına aşina olduğumuz Süleyman Dede (Çelebi)… Bu liste İsmail Hakkı Bursevî, Üftade gibi isimlerle uzayıp giderdi. Somuncu Baba ise bu şehre özel bir anlam katan başka bir maneviyat büyüğümüz idi.

Bursa’da bulunduğumuz yıllarda zaman buldukça hepsini ziyaret etmeye çalışırdık. Her biri gönlümüze bir ışık düşürür, yeni tefekkür kapıları açardı. Osmanlı’yı kuran ruhu bir bir anlamaya çalışırdık. Ama Somuncu Baba, hikâyesiyle daha çok ilgimizi çekmekteydi. Bu yüzden merakımız zaman içerisinde onun üzerinde daha çok yoğunlaştı. Hazret, muhabbetimizden memnun kalmış olacak ki yıllar sonra onun adını taşıyan bir mecmuada yazı yazma imkânı bulduk. Bu yazı da yine aynı mecmuanın sayfaları arasında yer alacak. Bunu hayatımın en anlamlı olaylarından biri olarak görüyor ve şükrediyorum.

Somuncu Baba’nın hikâyesindeki asıl güzellik aslında adıyla başlıyor. Asıl adı Şeyh Hamid-i Veli olan Somuncu Baba’nın bu adı malum Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, somunlar!” nidalarıyla ekmek dağıtmasıyla ilgili olarak almış. İşte bu noktada şunu düşünmeden edemiyor insan. Allah dostları irşadlarını sadece sözleriyle değil belki daha çok hâlleriyle yapıyorlar. Zaten kendilerine “hâl ehli” denmesi de bu yüzdendir. Zira Somuncu Baba bizi ekmek dağıtırken aynı zamanda ekmek kavramı üzerinde de düşündürüyor. Ekmek, bedenimizin en aslî ihtiyacı olan bir nimet. Ama üzerinde biraz tefekkür edince karşımıza toprak, tohum, buğday, çiftçi, değirmen, un, hava, su, ateş, pişme kelimeleri de her biri bize bir şey söyleyerek varoluş dersleri veriyorlar.

Biraz daha tefekkür ettiğimizde görürüz ki buğdayın macerası ile insanın macerası aynıdır. Bizim var oluşumuz da buğdayınkiyle aynı. Bir rahme düşüyoruz. Vakti geldiğinde doğuyoruz. Bizi ekmek hâline yani olgunluk hâline getirenler var. Onların himmeti ile hamken pişiyor ve mana olarak asıl o zaman insan oluyoruz. İşte Somuncu Baba, somun pişirip dağıtırken bize böyle bir tefekkür kapısı da açıyor. Tabi burada öğrendiğimiz bir şey daha var. Karşılıksız hizmet… Sadece Allah’ın rızası gözetilerek iş yapma… Malumdur ki hizmet olmadan nasip de gelip bulmuyor bizi… Hele ekmek dağıtma hikâyesinin özellikle Bursa Ulu Cami inşası sırasında gerçekleşmesi daha da manidar. Cami, tevhidin sembolü olduğuna göre bütün yapılanların Allah rızası ve onun dini için yapılmasına dair dersler veriyor. Tevafuka bakın ki Yunus Emre’nin Bektaşi kaynaklarındaki hikâyesinde de yine bir buğday isteme meselesi vardır. Ama iş orada kalmamış buğday talebi çok geçmeden nasibe dönüşmüş ve Yunus kendini pişirip olgunlaştıracak Tapduk dergâhında bulmuştur.

Ama metafizik tarafı bir yana bırakılacak olursa buğday maddî bir şey… Bunun ötesine geçmek gerek. Bu yüzdendir ki Hacı Bektaş-ı Veli nasıl Yunus Emre’ye buğday yerine nasip vermek istediyse Somuncu Baba da sadece ekmek dağıtan biri olarak kalmıyor. Onun bir de gönül fırını var ki oradaki ledünni bilgi ve sırlarla kâmil insanlar da yetiştiriyor. Bunlardan en önce bahsedilmesi gereken isim ise Hacı Bayram-ı Veli’dir. O da Somuncu Baba’nın gönül fırınında pişen bir ulu zattır. O da şeyhinin geleneğine uyarak özellikle çiftçiliğe önem vermiş ve ahilik onun gayretleriyle teşekkül etmiştir. Ama daha da önemlisi onun yetiştirdiği dervişlerle Ankara Savaşı’ndan sonra Fetret Dönemi’ne giren Osmanlı’nın; yeniden toparlanarak tekrar yükselişe geçmesinde en büyük hizmeti o yapmıştır. Bu öylesine bereketli bir hizmet ve himmet halkasıdır ki Bursa, Ankara derken bu defa İstanbul’un da bizim şehrimiz olmasında pay sahibi olan Akşemseddin de onun yetiştirdiği bir maneviyat büyüğümüzdür. Oradan Yazıcızade kardeşlere, Hızır Dede’ye, Akbıyık Sultan’a ve Bursa’ya çok yakın mesafedeki İznik’te bulunan Eşrefzâde’ye uzanabiliriz. Anlaşılıyor ki gönüller bir bir bünyad/bina edilirken bir yandan da şehirler bünyad/bina ediliyor. Zira şehir bir mekân olarak gönül şehrinin müşahhas hâli olarak görülüyor. Oralarda bir devlet ve millet inşası gerçekleşecek ve Anadolu diyar-ı Rum olmaktan çıkıp diyar-ı İslam olacaktır. Öyleyse bir şehrin fatihlerinden söz ederken sadece askeri önderleri değil gönül önderlerini de dikkate almak ve inşa faaliyetini maddî ve manevî olarak iki cepheden görmek gerekiyor. Daha zikredilecek pek çok isim var ama her birinin Anadolu’nun hem bir yurt hem de bir gönül coğrafyası olarak inşasındaki rolleri düşünüldüğünde merkez şahsiyetin Somuncu Baba olduğu görülür. Diyeceğim odur ki Somuncu Baba, yetiştirdiği dervişlerle bu çok mühim hizmetin en çok üzerinde durulması gereken ismi olmuştur.

Somuncu Baba’nın hikâyesinden çıkarabileceğimiz daha pek çok ders var elbette. Sırra sahip çıkması, elinde olmadan faş olmasıyla birlikte Bursa’dan Aksaray’a ve oradan da Darende’ye hicret etmesidir. Yine onun önceden de mesela ilim tahsili için Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’e ve hizmet gayesiyle Anadolu’daki pek çok şehre yolculukları vardır ki yol ve yolculuk da en az ekmek hikâyesi kadar manidar bir hadisedir. Zira hayat da doğum öncesinden doğuma, ölümden ölüm sonrasına doğru bir yolculuktur. Bu anlamda her şehir bir menzildir. İnsan, son menziline varıncaya kadar bu yolculuğunu sürdürür. Hareket hâlinde olmak durağanlıktan kurtarır. Zira durgun su, asliyetini kaybeder. Mutlaka akmalı ve yeni topraklara ulaşmalıdır.

Somuncu Baba bahsinde bir hatırayı daha ekleyelim. Kütahya’da kaldığım yıllarda Tavşanlı’ya yakın bir yerde bir Ekmekçi Dede Türbesi’nin olduğunu duymuştuk. Vakit geçirmeden orayı da ziyaret ettik. Anlaşılıyor ki burası Somuncu Baba’nın Bursa’dan Aksaray’a geçerken uğradığı duraklardan biridir. Yöre halkı bunu biliyor olmalı ki ona Ekmekçi Dede adını vermiş. Yoldan gelip geçenlerin de mutlaka uğradığı bu türbeye gelenler yanlarına mutlaka ekmek alırlar ve burada bulunan yoksullara hediye ederler. Yani Somuncu Baba’nın ekmekleri hâlen dağıtılmaya devam ediyor. Fakat yöre halkı Ekmekçi Dede’yi öyle çok sevmiş ki gönülleri onu Aksaray’a göndermeye el vermemiş ve burada vefat ettiğini düşünmekteler. Orada bulunan türbedarın anlattığı hikâyeden böyle bir sonuç çıkarmıştım. Şöyle demişti türbedar: Bursa’dan ayrılan Ekmekçi Dede Tavşanlı’nın Beyköy köyüne gelip burada sığır çobanı duruyor. Burada kendisini son derece gizleyen bu zatı kimse tanıyamıyor. Fakat bir gün köy sakinlerinden huysuz bir kadının ineği sığırı ile birlikte gelmiyor. İnek sahibi olan bu kadın Ekmekçi Dede’ye çok hakarette bulunuyor. Dede hemen ineği aramaya çıkıyor. Bir rivayete göre Tunçbilek-Tavşanlı arasındaki mezarının olduğu yere bakıyor ki, ineğin orada olduğunu ve otladığını görüyor. Ekmekçi Dede ineğe şöyle sesleniyor: “Ya mübarek hayvan, niçin eve gelmedin? Senin sahibin bana bir sürü hakarette bulundu.” deyince inek, Allah’ın izniyle lisana gelerek: “Sahibim beni her zaman dövüyor, neden senin sütün çıkmıyor diye. Ben de karnımı iyice doyurup sütüm daha çok olsun diye eve geç kaldım.” Geriden bu durumu takip eden ineğin sahibi olan bu kadın, konuyu köylülerine anlatıyor. Hâliyle sır burada da faş oluyor ve Ekmekçi Dede Allah’a dua edip “Ya Rabbi, burada benim ruhumu al.” diyor ve orada vefat ediyor.

Hikâyenin şöyle veya böyle finale ermesi önemli değil. Önemli olan Somuncu Baba’nın yahut Ekmekçi Dede’nin bu yörede bir çoban olarak hizmet etmesidir ki bu da ayrıca üzerinde durulmaya değer bir hikâyedir. Hemen aklımıza Buharî’de geçen şu hadis geliyor: “Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz.”

Burada verilen ders ise sorumluluk. Sorumluluk denilince de Sâd Suresi’ndeki “Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık.” âyetini hatırlamadan edemiyoruz. Sorumluluk duygusudur ki varoluşumuzu anlamlı kılar. Bu yüzden gerek Somuncu Baba’nın hikâyesindeki her olay gerekse bütün maneviyat büyüklerinin hikâyeleri aslında bize bunu öğreten metinlerdir.

 

Sayfayı Paylaş