BİR KALP ÜÇ BEYİT

Somuncu Baba

“Bâtın temizliği; kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Haset
etmemek¸ başkaları hakkında kötülük düşünmemek¸ Allah (c.c.)'ın
düşmanlarından nefret etmek¸ dostlarına da muhabbet etmek Allah
(c.c.)'ın beğeneceği iyi huylardır.”

Hakk'a ulaşmanın yolu da bir gönüle girmekten geçer. Onun için büyüklerimiz¸ gönüle/kalbe büyük önem vermişlerdir. Ali Râmîtenî Hazretleri bir sohbetlerinde; “Müridin vuslatı için çok riyazet ve meşakkat gerekir. Vuslat için bir yol daha vardır ki rûhu daha çabuk ve daha doğru erdiricidir. O da; ‘Kendini Allah (c.c.) 'a vermiş bir gönüle girmektir.' Bu insanların kalbi nazargâh-ı ilâhîdir. Böyleleri¸ insanları Hakk'a götüren Allah dostlarıdır. Onlara tevazu ve sevgi gösterip gönüllerine girmek gerekir.”[1] buyuruyor. Yine Ali Ramitenî Hazretleri gönül/kalp temizliği için şu esasları dillendiriyor:


“Bâtın temizliği; kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Haset etmemek¸ başkaları hakkında kötülük düşünmemek¸ Allah (c.c.)'ın düşmanlarından nefret etmek¸ dostlarına da muhabbet etmek Allah (c.c.)'ın beğeneceği iyi huylardır. Kalp¸ Cenab-ı Hakk'ın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünya sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Gönül temiz olmazsa ibadetlerin lezzeti alınamaz¸ marifete ve ilâhî bilgilere kavuşulamaz.”


 


Mürşid-i kâmiller insanlara her zaman her konuda örnek olan kimselerdir. Ehlullahın bir kısmı¸ en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse Allahu Teâlâ'nın kendisine velâyet verdiği/seçtiği bir kuldur. O Allah Telâlâ'nın (kabzasında) özel himayesinde hareket eder. O'nunla konuşur¸ O'nunla görünür¸ O'nunla tutar. O'nunla anlar (akleder). Allah¸ onun yeryüzünde sânını (ve irşadını) yaymış; kendi­sini halkın¸ veliler sanca­ğı­nın sahibi; yer ehlinin emniyeti¸ gök eh­linin nazar yeri¸ gönüllerin reyhanı¸ Allah'ın has dostu¸ nazargâh-ı ilâhî¸ Rabbanî sırların madeni; yeryüzünde Zât-ı Bâri'nin (adalet) kamçısı yapmıştır. Allahu Teâl⸠onun vasıtasıyla kullarını terbiye eder. Onun nazarıyla ölü kalpleri diriltir. İnsanları kendi yoluna çevi­rir. Onunla hukuk-ı ilâhîyeyi ayakta tutar. O¸ hidâyet anahtarı; yeryüzünün süruru; ehlullahın emini ve imamıdır.[2]


Osman Hulûsi Efendi bir gün buyurdular ki: “Cenab-ı Allah (c.c.)'ın kılıcı arşta asılı durur¸ kıymaz ki bir kulunun boynunu vursun. Fakat kul gelir kendini o kılıca çalarsa biz ne yapalım.” der.[3] Bu hususta Dîvân'ındaki bir beyitte ise Osman Hulûsi Efendi şöyle buyurmaktadır:


 


Seyf-i meslûl-i ilâhîdir ehlu'llâh


Her umûrunda Muîn'dir Allâh[4]


 


“Allah dostları¸ kınından sıyrılmış yalın kılıç gibi keskindir. Onun her işinde yardımcısı Allah'tır.”


 


Mü'min Kalbinin İnceliği


Hulûsi Efendi Hazretleri'nin şu üç beyti¸ inanan gönül sahiplerinin yüce değerine işaret buyurmaktadır. Evvele birinci beyiti okuyalım:  


 


Nazargâh-ı ilâhîdir kalb-i pâki mü'minin


Arş-ı Rahmân'dır bilirsen sine-çâki mü'minin


 


“Mü'min kimsenin her türlü kötü duygu ve düşünceden arınmış temiz kalbi¸ Allah'ın ilahi rahmet nazarıyla baktığı mübarek yerdir. Cenab-ı hak yere göğe sımayıp¸ mü'min kulunun kalbine sığdığını beyan buyurmuştur. Onun için mü'minin sinesi ilahi aşkla yaralanmış¸ kutlu bir yerdir.”


Allah'ın nazar ettiği kalplerin kırıldığını gören her mü'min hüzne kapılır. Tıpkı bizim geçen günlerde yaşanan “Pakistan'daki Sel Felaketi” karşısında için için ağladığımız gibi…


 


Şeyh Sâdî-i Şîrâzî bir mü'minin sahip olması gereken kalbî derinlik ve inceliği bir hikâye ile şöyle îzah eder:


 


“Bir yıl Şam'da öyle bir kıtlık oldu ki âşıklar aşkı unuttu. Gök yere öyle cimri oldu ki bir damla bile yağdırmadı. Ekinler dudaklarını bile ıslatamadı. Ne kadar pınar varsa kurudu. Yoksulların gözyaşlarından başka hiç su kalmadı.


 


Vaziyet böyle iken bir gün yanıma bir dostum geldi. Bir deri bir kemik kalmıştı. Hâlbuki zengin kudretli şan ve şeref sahibi hem de cüsseli bir insandı. Hâlini görünce şaştım; ona şöyle dedim:


 


– Ey güzel huylu dostum; ne oldu nasıl bir felâkete uğradın? Gördüğüm bu zayıf bitkin ve kederli hâlinin sebebini anlat bana!..


 


Dostum benim bu sözlerime üzüldü hayret içinde şöyle dedi:


 


– Dostum! Kederimin sebebini bilmiyorsan bu ne gaflet! Biliyorsan niçin soruyorsun? Görmüyor musun ki felâket son raddeye vardı. Ne gökten yere yağmur iniyor ne yerden göğe âh edenlerin feryâdı çıkıyor!


 


Ona dedim ki:


 


– Biliyorum! Fakat bu kıtlık seni niye bu kadar teessüre gark ediyor ki. Senin her şeyin var. Başkaları açlıktan helâk olsa bundan sana ne?


 


Bunun üzerine o kemâl ehli dostum sanki âlimin câhile bakışı gibi bana mânidar mânidar baktı ve şöyle dedi:


 


– Sâhilde olup da dostlarının denizde boğulmakta olduklarını gören bir insanın kalbinde huzur olur mu? Benim şu benzim halkın sefâletinden sarardı. Beni kimsesizlerin ve yoksulların hâli bu duruma getirdi. Vicdan sahibi olan kendi âzâsında yara görmek istemediği gibi Allah'ın diğer mahlûkâtında da görmek istemez. Allah'a hamdolsun yaram yok fakat başkalarının ıztırâbı benim vicdânımı tir tir titretiyor. Hastanın yanında oturan insan sıhhatte olsa bile hiç keyifli olabilir mi?


 


Zavallı fakir bîçârelerin hâlini gördükçe yediğim her lokma boğazıma diziliyor. Sanki zehir yutuyorum. Hemcinslerini sefâlette gören bir insan gülistanda nasıl eğlenir? Biri ağladığında benim de gözüm nemlenir.”


 


Hulûsi Efendi Hazretleri bir ikinci beyitte şöyle buyuruyor:


 


Ey o kudsü lâ-mekânî şehrini bilmez bî-haber


“Li ma'allah” sırrıdır esrârı tâ ki mü'minin


 


“Gönüllerde taht kuran¸  gönülleri  mekân ittihaz eden dost¸ lâ mekân olmuş¸ yüce sır sahibidir. Bu hakikati herkes bilemez. İnanan gönüllerin öyle anları vardır ki¸ o “Allah'la beraberdir.”


Tasavvuf kültüründe bedenin yolculuğu kadar ruhun seyr u seferi de önemlidir.  Birçok sûfî¸ yolun sonu diye görünen yere ulaşmanın¸ aslında yalnızca bir başlangıç olduğunu söyler. Çünkü Allah (c.c.)'a yolculuk son bulduğunda¸ Allah (c.c.)'ta yolculuk başlar. Allah (c.c.)¸ daima lâ mekân veya nâ-kûcâ-âbâd/yer olmayan yer'de bulunma özelliğiyle nitelenmiştir. Kur'ân'da Rabb¸ “Arş'a istivâ eden” Bir olarak tanımlanır ve Arş'ının bütün evreni kuşattığı ifade edilir. Allah (c.c.)'ın Arş'ı cennet¸ cehennem ve bunlarda bulunan her şeyin ötesindedir¸ yine de insana şahdamarından daha yakın olan Rabbimiz insan gönlünün derinliklerine yerleşir.


 


Beyitte geçen lîma'allah sözü¸ bir hadisten alınmadır. Hadis-i şerifte: “Benim Allah ile öyle anlarım olur ki¸ ne mukarreb melekler ne de bir nebî o yakınlığı elde edememiştir.”[5] buyrulmuştur.


 


Mü'minin Kalp İncitmemezliği


Üçüncü beyitte ise Hulûsi Efendi Hazretleri gönül incitmemeye değinir:


 


İncitirsen mü'mini mutlak ki Allah incinir


Tûtiyâdır gözlere hep pây-i hâki mü'minin[6]


 


“Mü'mini inciten Allah'ı incitir¸ mü'mini razı eden Allah'ı razı eder. Rıza makamına ulaşmış mü'minin ayak tozu¸  diğer insanların gözlerine sürme olur… O kadar değerlidir.”


 


İmam-ı Gazali Hazretleri evladına şu öğütlerde bulunuyor:



“Ey oğul!
Âhirette selâmet istersen kimseyi incitme. Bir çocuk görünce¸ ‘Bu günah işlememiş masumdur. Ben günahkârım¸ bu benden üstündür' de. Kendinden yaşlı birisini gördüğün zaman da¸ ‘Bu benden çok ibadet etmiştir. Benden efdaldir' de.”


 


İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor ki:


 


“Kalp Allahu Teâlâ'nın komşusudur. Allahu Teâlâ'ya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mü'min olsun¸ âsî olsun hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. Çünkü âsî olan komşuyu da korumak lâzımdır. Sakınınız¸ sakınınız kalp kırmaktan pek sakınınız! Allahu Teâlâ'yı en ziyâde inciten küfürden sonra kalp kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü Allahu Teâlâ'ya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalptir. İnsanların hepsi Allahu Teâlâ'nın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür¸ incitilirse onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik mâliki sahibi olan Efendi'nin şanını büyüklüğünü düşünmelidir. Onun mahlûkları ancak izin verdiği emir eylediği kadar kullanılabilir. İzni ile kullanmak onları incitmek olmaz. Hatta onun emrini yapmak olur.”


 


Abdullah-ı Dehlevî Hazretleri de buyuruyor ki:


 


“Kalp kırmamalı hiç kimseyi incitmemelidir. Değil mü'minin kalbini kâfirin kalbini bile incitmeye hakkımız yoktur. Kâfir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırmamalıdır. Çünkü kalp kırmak Allahu Teâlâ'yı incitmek demektir. Kalp Allahu Teâlâ'nın komşusudur. Ev sahibine eziyet edenin komşusu da incinir.”


 


Bu saydığımız hakikatleri Hulûsi Efendi Hazretleri “Nasihat Gazeli”nin bir beytinde şöyle dillendirmektedir:


 


İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem


Güler yüzlü tatlı dil her ağızın balı ol


 


Son olarak¸  H. Hamidettin Ateş Efendi'nin şu özlü kelâmlarıyla yazımızı bağlayalım:


 


“Bizim işimiz sevgidir¸ saygıdır¸ gönülleri kazanmaktır¸ kırık kalpleri onarmaktır. Büyüklerimizin bütün mahlûkata şefkat göstermiş olduğu gerçeğinden hareketle¸ insanlara diyaloglarda vakfımızı temsil eden her şahıs bu kapıya yakışan bir tavır ve nezaketle hareket etmelidir.”


 


 


 


 








[1] Safî¸ Ali b. Hüseyin Vâiz el-Kâşifî¸ Reşahâtu ayni'l-hayât¸ çev.: Mehmed Rauf Efendi¸ İstanbul 1291 (taş baskı)¸ s. 56.



[2] Selvi¸ Dilaver¸ Kur'an ve Tasavvuf¸ Şule Yay¸1997¸ s.139.



[3] S.B.A.K.M. Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/96.



[4] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006¸ s. 406.



[5] Münâvî¸ Feyzü'l-Kadîr¸ IV¸ 8.



[6] H. Hulusi Ateş¸ Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı¸ Evrak  no: 0074.

Sayfayı Paylaş