BİR DOSTLA SOHBET

Somuncu Baba

"Benim can dostum diyor ki: ‘Eğer¸ bir erin izinde gitmiyorsan¸ bu dünyaya geldim veya gelmedim deme.' Dünyaya gelmek¸ hayatı ve varlığı anlamak ve anlamlandırmak ancak bir yolda gitmekle mümkündür. Yol¸ insana duruş verir. Bir izi¸ bir yolu takip edemeyenin duruşu olmaz. Duruşu olmayan da temel sorulara doğru cevaplar veremez. Diğer bir ifadeyle¸ dünya hayatı baştan sona bir yolculuktur. Yönünü tayin edebilmen¸ ufkunu belirleyebilmen için bir rehbere ihtiyacın var… O rehber¸ Allah dostudur."

"Benim can dostum diyor ki:  ‘Eğer¸ bir erin izinde gitmiyorsan¸ bu dünyaya geldim veya gelmedim deme.' Dünyaya gelmek¸ hayatı ve varlığı anlamak ve anlamlandırmak ancak bir yolda gitmekle mümkündür.  Yol¸ insana duruş verir.  Bir izi¸ bir yolu takip edemeyenin duruşu olmaz. Duruşu olmayan da temel sorulara doğru cevaplar veremez. Diğer bir ifadeyle¸ dünya hayatı baştan sona bir yolculuktur. Yönünü tayin edebilmen¸ ufkunu belirleyebilmen için bir rehbere ihtiyacın var…  O rehber¸  Allah dostudur."


Ne zaman bir yol hazırlığı yapsam¸ önce iç dünyamda o yola hazırlanmaya çalışırım. Bunu yaparken¸ esaslı dostlarımdan yardım alırım; bana karşı hiç değişmeyen¸ her zaman bana doğru yolu gösteren kadirşinas dostlarım; çok sevgili dostlarım… Benim bu dostlarımla siz de dost olabilirsiniz. Siz de bir yola çıkacağınız zaman yahut içiniz daraldığında¸ kendinizi yalnız hissettiğinizde… Artık ne bileyim¸ sâlih ve sâdık bir dosta ihtiyacınız olduğunda sohbet edebilirsiniz. Çünkü benim dostlarım okuyucularıma da dosttur.


Bu dostlarımdan ilki Türkçe'nin süt dişi olan Yûnus Emre'dir… Bizim Yûnus… Evinde bir Yûnus dîvânı bulundurmayan¸ oun deyişlerinden ve gönle huzur veren sohbetinden mahrum olur. Yûnus'la dost olmak için¸ onun ilahilerini dinlemek¸ kelimelerle hayat bulan mânâ dünyasını okumak gerek. Benim Yûnus'la dostluğum¸ sohbetim onu okuyarak gerçekleşiyor… Bakın bu kutsal yolculuğa çıkmadan önce de Yûnus'a müracaat ettim… Eskilerin tefe''ül yapmak dedikleri yöntemle¸ evvelâ merhum dostumun rûhu için bir Fâtiha okuyup öylesine bir sayfasını açtım. Sohbet başladı… Ama ne sohbet! Bu sohbeti mutlaka dinlemelisiniz.


Benim Yûnus'la aramdaki sırdaş¸ Dr. Mustafa Tatcı'nın hazırladığı Yûnus Dîvânı'dır. Bu Dîvân'dan tefe''ül yaptım… 335¸ 336¸ 337 ve 338 numaralı şiirleri ardı sıra okudum. İlkinde diyor ki:


Gitdi bu kış zulmeti geldi bahar yaz ile


Yeni nebâtlar bitdi mevc urdı hep nâz ile


Kıştan ve bahardan sözediyor şair.  Kış¸ soğuğu¸ karı¸ buzu ve karşımıza çıkardığı diğer meşakkatleriyle eziyet ve sıkıntı sebebidir. Hele hele Yûnus döneminin kışını düşünelim. Ziraatla geçimini sağlayan insanları¸ uzun kış aylarında yiyeceklerinin tükenmesini¸ odunlarının bitmesini¸ kalmayan yağı tuzu hatırlayalım… Rençberin kolu kanadı olan hayvanların yemlerinin azalmasını hayal edelim.  O fakirliği¸ o yoksulluğu¸ çaresizliği… İşte kış¸ bu yüzden "zulmettir". Oysa bahar¸ bolluktur¸ berekettir; çaresizlere çaredir¸ fukaraya ekmektir¸ aştır. Bu yüzden benim can dostum Yûnus'um diyor ki: "Hamdolsun¸ bahar geldi¸ bu kış zulmeti gitti."


Hamdolsun¸ bahar geldi… Yola çıkacağım ya¸ ben bu baharı¸ çıkacağım yolculuğa yordum. Kış¸ sadece bir mevsim değildir. İnsanın içinde de kış vardır. İnsanın içinde de yoksulluk¸ çaresizlik… Hemen ellerimi açtım¸ bu çıkacağım yolculuğun¸ bu kutsal gidişin bitmeyen¸ tükenmeyen bahar rüzgârları estirmesini diledim. Sonra yirmi beyitten ibaret olan bu şiirin diğer beyitlerini okudum. Siz de okuyacaksınız¸ ama yolculuk psikolojisinden olsa gerek¸ benim üzerimde etkili olan son beyitti. Şöyle diyor:


Yûnus imdi gam yime niden ne kılam dime


Gelür kişi başına ezelde ne yazıla


 Çıkılan her yolculuk insanda bir tedirginlik yaratır. Nasıl gideceğim? Yolda kim bilir ne gibi meşakkatlerle karşılaşacağım? Kimlerle karşılaşacağım? Dahası¸ gitmek var¸ ama ya dönmek… Dönüş bazen elimizde olmaz. O bakımdan¸ her yolculuğumda¸ yakın mesafe de olsa vasiyetimi yazar bırakırım. "Şu insanlara borcum var¸ şunlardan da alacağım var." derim. Yol hali¸ bilinmez. Yine böyle bir hâlet-i rûhiyeye sahip olmalıyım ki¸ Yûnus'um dostça beni teskin etti: "Sakın kaygılanma! Bırak şu endişeyi. Sen Allah'a teslim ol¸ gerisini merak etme. Çünkü…" dedi¸ "Gelür kişi başına ezelde ne yazıla! "


Ah güzel dost¸ ne kadar da güzel söyledin. İnan içim açıldı¸ gönlüm ferahlandı. Ne endişem kaldı¸ ne de kaygım. Artık yola çıktıysam¸ yola teslim olmalıyım… Yola teslim olmak! Yol¸ eri olmak. Er¸ yani delikanlı. Yani mert. Derin bir nefes aldım¸ içimdeki yiğidin¸ o mert insanın ortaya çıktığını seyrettim. Sonra sohbete devam ettim.


Beş beyitten oluşan 336 numaralı şiirde benim dostum¸ er olmanın¸ er eteğini tutmaktan geçtiğini anlatıyordu. Er eteğini tutmak… Bir yolu¸ bir izi takip etmek! Diyor ki:


Sen bu cihân mülkine geldüm gelmedüm dime


Dut evliyâ etegin zinhâr elinde koma


Er kişi¸ Allah dostudur¸ velîdir. Benim can dostum diyor ki: "Eğer¸ bir erin izinde gitmiyorsan¸ bu dünyaya geldim veya gelmedim deme." Dünyaya gelmek¸ hayatı ve varlığı anlamak ve anlamlandırmak ancak bir yolda gitmekle mümkündür.


Yol¸ insana duruş verir. Bir izi¸ bir yolu takip edemeyenin duruşu olmaz. Duruşu olmayan da temel sorulara doğru cevaplar veremez. Diğer bir ifadeyle¸ dünya hayatı baştan sona bir yolculuktur. Yönünü tayin edebilmen¸ ufkunu belirleyebilmen için bir rehbere ihtiyacın var… O rehber¸ Allah dostudur.


Ben okuduğum beyitlerin rehberliğinde bunları düşünürken¸ Ka'be aklıma geliyor… İbrahimî gelenek¸ Makâm-ı İbrâhim'i görür gibi oluyorum. Hacer'i ve İsmail'i hatırlıyorum. Hemen bu geleneğin en son ve en kâmil yolunun öğreticisi¸ "ruh ufkumuz"¸  Efendimiz aklıma geliyor. Sonra hemen oracıkta¸ o beyti okurken hayal âleminde Medîne'ye gidiyorum; Ravza'da huzurdayım… Hayatın anlamı işte bu olsa gerek. Hayat¸ yola çıkarak anlam kazanıyor. Bir izi¸ bir yolu takip ederek dünyayı anlıyor¸ anlamlandırıyorsunuz. Bu şiir kısa¸ beş beyitten ibaret olsa da¸ beni bir yandan tarihin derinliklerine ve gideceğim o mekânlara¸ öte yandan da ana evime getiriyor. Aşktan¸ denizden¸ dalgalardan ve dalgalara yenik düşen gemiden bahisler açıyor… İçim açılıyor¸ gönlüme şenlik düşüyor. Bu şenlikle okuyorum¸ 337 numaralı şiiri.


Bu şiir de kısa¸ bu da beş beyitlik. Fakat dostum bunda da onca hakîkati¸ onca güzelliği adeta dürmüş¸ muhtasar bir şekilde bize sunmuş. Dosttan bahsediyor¸ düşmandan bahsediyor. Beni bu şiirin son dizesi daha çok düşündürüyor. Diyor ki:


Kime kim dost kapu aça düşmanı elinden kaça


 Yûnus agzı güher saça degme ‘ârif diremeye


Ne kadar anlamlı¸ ne kadar derin bir söyleyiş bu. Dost kapı açar… Kapı açıcı. "Eğer dostun sana kapı açarsa¸ düşmanın kaçar gider." diyor. Maksat düşmanı kaçırmak¸ uzaklaştırmaktır. Düşman kim? Düşman¸ ayartıcı¸ kaygılarımız¸ endişelerimiz¸ korkularımız. Ufkumuzu daraltan¸ gönlümüzü tarumar eden¸ aklımızı başımızdan alan her şey… Düşman nerede? Her yerde. Sıcacık yatağında¸ huzur hanende¸ çalışma ofisinde¸ bindiğin arabada¸ yürüdüğün kaldırımda¸ gezindiğin parkta ve hatta gittiğin yolda. Belki¸ bizzat dostun evinde; kıldığın namazda¸ yaptığın tavafta… Bu düşmandan kurtulmak lazım! Benim sevgili dostum Yûnus'um¸ bunun yollarından birini ve en önemlisini öğretiyor: "Kapı açıcı dost¸ seni sever ve kapılarını açarsa… O düşman da kaçar gider." Şu halde ne yapmak lazım? İçindeki kapıların¸ gönlünün¸ aklının ve zihninin anahtarlarını bu dosta teslim etmelisin. Demelisin ki¸ "Sen kapıları açan dost… Benim için hayır kapılarını aç. Aç ki¸ kurtulayım. Aç ki¸ arınayım. Aç ki¸ huzura ereyim!"


Bizim Yûnus bitmesini istemediğim sohbetinde bana bunları anlatıyor. Sonra diyor ki: "Yûnus agzı güher saça degme ‘ârif diremeye" E¸ elhak doğru… Yûnus söyledikleriyle cevherler saçıyor. Ama ne cevher! Hiç bitmeyen büyük bir hazinenin kapılarını açıyor. Kadrini¸ kıymetini bilen bir dost. Durduğu yeri bilen¸ nereden baktığını bilen bir dost. Fakat onu anlayabiliyor muyuz? Nasibimiz kadar. Zaten "âriflik" iddiamız da yok; o halde anlayabildiğimiz kadar anlıyoruz.


Ben hala kapı açıcı dostu düşünüyorum. Kapıları açıp¸ düşmanı kovan dost… O dosta nasıl giderim¸ a can? Söyle¸ o dosta nasıl ulaşabilirim? Nasıl fark edebilirim o dostu? Anahtarlarımı nasıl teslim edebilirim? Sahi¸ anahtarlarım mı var? Kapılarım mı? Ben bir han mıyım? Bir konak mı? Ah sorular… Sorular. Ne çok da sorularım var. Ben sorularımla meşgulken¸ can dostum Yûnus'um beni yalnız bırakmıyor; 338 numaralı şiirde şunları söylüyor:


Dosta gidenün yolı gönül içinden geçer


Bir ‘amel eylemedüm gireyidüm gönüle


 


Dosta giden kişiler unudur kendözini


Ben nereye varursam beni ileden bile


 


Senlik benlik olıcak iş ikilikde kalur


İkilik dutan kişi niçe birike birle


Şerhe ne hacet! Yûnusca söyleyişe kendimi teslim ediyorum… Ama bir yere geliyorum¸ oradan öteye gidemiyorum:


Yitmiş iki milletün ayagın öpmek gerek


Yaramagçün ma'şûka cümle millete bile


"Dostun seni sevmesini istiyorsan; seni tanımasını¸ bilmesini¸ kapılarını açmasını bekliyorsan" diyor Yûnus¸ "yetmiş iki milleti bir bil!" demek istiyor ki; kesreti¸ renkleri¸ bakışları aş… İnsanı insan olarak sev. Hangi renge¸ hangi dile¸ hangi inanca sahip olursa olsun¸ önce onu insan olarak bil ve kabul et. Hatta ne bilmesi¸ "Yitmiş iki milletün ayagın öpmek gerek." Bunun adı tevazudur. Kim olursa olsun¸ onu değerli ve kıymetli bilmek. Hac da umre de insana bu bilinci kazandırmalı. Tavaf ve sa'yda farklı dilleri duymak¸ farklı renkleri görmek¸ farklı giyimleri¸ farklı tatları tanımak. Bu farklılıkla¸ kâinatın merkezinde bir araya gelmek. Bu biliş¸ ancak tevâzuyla ve sevgiyle mümkün oluyor. Gönül kazanarak¸ insanı kazanarak dosta ermek! Şimdi daha iyi anlıyorum evvelce okuduğum şu beyiti:


Ak sakallı pîr koca bilmez ki hâli nice


Emek yimesin hacca bir gönül yıkarısa


 


Sonra hemen bir başka beyit geliyor hatırıma:


Düriş kazan yi yidür bir gönül ele getür


Yüz Ka'be'den yigrekdür bir gönül ziyareti


Gönül ziyareti… Kutsal yolculuk¸ evrenin kalbine¸ gönlüne yapılan yolculuktur. İnsan da küçük bir evren değil mi? Sevgili dostum Yûnus Emre'm¸ verdiği samimî nasihat ve telkinlerle beni çıkacağım yolculukta kuşatıyor¸ yeniliyor ve yola hazır hale getiriyor. Dîvân'ı kapatıyor¸ kalkıp bir fincan kahve alıyor¸ düşünüyor düşünüyorum. Rabbime şükrediyorum¸ böyle samimi bir dostla beni tanıştırdığı için. Biraz dinleniyorum¸ bu derin sohbetin arkasından. Sonra bir başka dostun kapısını çalıyor¸ beni buyur etmesini bekliyorum.


Sayfayı Paylaş