“BERCESTE” ÜZERİNE

“Berceste” dilimize Farsçadan geçmiş bir kelimedir. Sağlam ve latif, seçme, seçilmiş, zahmetsizce hatıra geliveren, fakat yüksek bir mana taşıyan mısra şeklinde tanımlanır sözlüklerde.
Edebiyatta ise bir şiirin içinde çok dikkat çeken, hafızalarda çabuk yer eden, çabuk ezberlenen, deyimler ve atasözleri gibi dilden dile dolaşır nitelikteki mısralara “mısra-ı berceste”,  bu özellikleri taşıyan beyitlere “beyt-i berceste” denmiştir. Klasik edebiyatımızda “berceste” sözü ile güzellerin tavsifinin yapıldığı da olmuştur:
Tanzîr olunsa matla’-ı garrâ-yı ebruvân
Müjgânı saff-ı mısra’-ı berceste gösterür
Esrar Dede
Yukarıdaki beyitte sevgilinin kaşları güzel bir matla’a (gazel, kaside gibi şiirlerin ilk beyti), kirpikleri ise berceste mısraya benzetilmiş.
Dîvân edebiyatında güzel ve eşsiz bir kasîde, gazel ya da başka şiirler için de “şiir-i berceste” terimi kullanılmıştır. Güzel ve eşsiz fikirlere “fikr-i berceste” denmiştir. Şairler berceste sözünü daha çok “seçilmiş, sıçramış, benzerlerinden ve emsallerinden ayrılmış” anlamlarını düşünüp bercestenin peşine düşmüşlerdir. Böylece yüzlerce şair yapıyla, hacimle öğünmektense tek bir şiir, bir beyit, hatta tek bir mısraa sözün kuvvet ve ahengini verip hafızalarda, gönüllerde taht kurmayı hedeflemişler. Koca Ragıp Paşa ne güzel söylemiş: “Eğer maksûd eserse mısra-ı berceste kâfidir./Eğer maksat eser vermek, eser bırakmak ise mısra-ı berceste yeterlidir.”
Zaten edebiyat tarihimize baktığımızda nice şairin sadece yaşadığı dönemde duyulduğunu zaman içinde kaybolup gittiğini görüyoruz. Ciltlerce mısralar yazan nice müteşairin bir tek mısraını gönül gülistanımıza alamıyorsak bu, onların şiir vadisinde boş, hoyrat ve şaşkın bir şekilde dolaştıklarını gösterir.
Şiirin az sözle çok ve güzel anlamlar ifade etme sanatı olduğunu bilen şairler bu gayretle yazdıkları eserlerle başarıya ulaşabilmişlerdir.
Bir kısım şairler, şiirlerinin çokluğu ile övünürler. Hâlbuki “çokluk” şiirin tabiatına aykırıdır. Meşhur şairimiz Ziya Paşa, Divan şairi Sabrî’den şöyle bahseder:
Eş’ârı latîflîk azdı
Bir berceste kasîde yazdı
(Şiirleri çok latif fakat azdı. Berceste bir kaside yazdı.)
Günümüz insanı “Bahâyî” ismini belki hiç bilmez, onun yüzlerce beytini ama birine kızdığı zaman onun: “Dahleden dinimize bari Müselman olsa.” mısra-ı bercestesini ezbere söyler. Koca Ragıp Paşa’yı tanımasa da “Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler.” mısraını bir atasözü gibi nesilden nesile ulaştırır.
Dikkat edilirse yukarıdaki iki mısrada da bir söyleyiş rahatlığının yanı sıra, estetik bir kaide üzerine oturtulmuş sağlam bir yapı vardır.
Peki, nedir bercesteye ulaşmanın sırrı? Bu soruya kesin bir cevap vermek imkânsızdır. Bunun zorluğunu bilen Necatî:
Herbir kişinün murâdı üzre
Her beytde bir zarâfet itmek
Âsân değül a benüm efendim
Dünyâyı bütün ziyâfet itmek
(Herkesin beğeneceği nitelikte bir şiir yazmak kolay değil, dünyadaki bütün insanlara ziyafet çekmenini kolay olmadığı gibi.) diyor.
Bâkî ise şiiri, sözü cevhere benzeterek bu cevherin kıymetini de ancak bilgili insanların bileceğine işaret ediyor: “Söz güherdür ne bilür kadrini nâdân güherin.”
Şiirde sözün, sözde mana ve estetiğin güzel olmasına dikkat çeken usta şairler, bu konuyla ilgili olarak epeyce fikir serd etmişlerdir. Mesela Fuzulî:
Eylesen tûtîyeta’lîm-i edâ-yı kelimât
Sözü insan olur ammâ özü insan olmaz
derken aslında, şairin, geniş anlamda insanın bir sözü söylerken manasını, maksadını göz ardı etmemesini istiyor. Yoksa bunun, papağanın konuşmasından farklı olmayacağını söylüyor.
Kimi şairler, şiirin güzelini anlaşılır olmasına bağlamışlar. Nâbî:
Ey şi’r meyânında satan lafz-ı garîbi
Dîvân-ı gazel nüsha-i kâmûs değildür
beyitiyle şiir dilinin sade, anlaşılır, tekellüfsüz olması gerektiğini savunuyor.
Her şair bir iddia ve ideal ile çıkar yola fakat onun hakkında en iyi kararı “zaman” denen münekkit verir. Her sanatkâr bilir ki zamana mukavemet ettiği müddetçe yaşar. O halde bütün zamanlarda insanlığın değer verdiği ölçüler iyi tanınmalıdır.
Buna (ve bana) göre şiirde hikmet olmalı, mana olmalı, estetik olmalı, his olmalı, musıkî olmalı… Şair kelimeleri seçerken herkesin anladığı fakat şiire, kulağa hoş gelenini tercih etmeli. Kelimelere yeni anlamlar yüklemesini bilmeli. Aceleci olmamalı. Şiiri bekletmeli, şiirin olgunlaşmasını beklemeli. Gerçek şair taklitçilikten ve başkalarının şiirini çalmaktan uzaktır. Kendinden önce söyleneni tekrar eden taklitçilikten ileri gidemez. Hiç kimse de aslı bırakıp taklidin peşine gitmez. Söz az ve ağır söylenmeli Nedim’in dediği gibi:
Sözü az söyle ağır söyle Nedîmâ ki sühân
Zer gibi sayılı gevher gibi sencîde gerek
Çünkü söz altın gibi değerli, cevher gibi ölçülü, tartılı olmalıdır.
Şeyh Galip:
Olur ne mısra-ı bercestelerde sekte bedîd
O dem ki nabz-ı sühân dest-i intihâba gelür
(Sözün nabzı seçme eline gelince ne güzel berceste mısralarda, ne sekteler meydana gelir.) derken belki de iyi bir münekkidin şaire ve şiire güzel bir yol göstereceğine ve berceste mısraların da ancak bu yolla çıkabileceğine işaret ediyor.
Berceste bir mısraı yakalamak zordur.  Sâkıb mahlaslı şair mısra-ı bercesteyi bir ava benzeterek onu güçlü bir hayal oku ile yakaladığını söylüyor.
Tîr-i hayâli kavs-sıfat der-ber eyledük
Sâkıb şikâr-ı mısra-ı berceste eyledük
Şiirin ve şairin dili farklıdır. Bu hususta Yenişehirli Avnî’nin şu beyti dikkate değer:
Söz yok Güher-i elsine-i âleme ammâ
Ey hâce lisân-ı şuarâ başka lisandır
(Ey efendi, dünya dillerinin cevherine söz yok ama şairlerin dili başka dildir.)
Dikkat edilirse şimdiye kadar şiir adına güzel olan örnekleri hep Divan şairlerinden verdim. Şair Eşref diyor ki:
Eski eş’ârda dürbîn ile ma’nâ ile görülür
Yeni eş’ârda ma’nâ gibi külfet yokdur
Yani eski şiirde bir anlam inceliği vardır. Sıradan bir okuma ile bu anlam inceliğini keşfedemezsiniz. Yeni şiirde ise mana aramak gibi bir külfet(!) yoktur. Yeni şiirde anlatılmak istenen şeyi hiç düşünmeden, kafa yormadan da bir okuyuşta anlarsınız.
Bunu örnek verirken yeni şiirler anlamsızdır, demek istemiyorum. Ancak şiirin nesirden ayrılan bir yönünün olduğunu, sıradan sözlerin şiirin içinde yer alamayacağını, kullanılan bir kelimenin diğer kelime, kelime gurupları, deyimlerle mutlaka bir anlam ilgisi içinde olması gerektiğini söylüyorum. Görünen anlamın dışında, bir derinlik kazandırılması gerekir kelimelere. Bu da kolay iş değil tabii. Aslında şiir yazmak kolay değildir. Belirli bir kültür birikimine, şiir bilgisine, edebiyat ilmine vâkıf olmayanın yazdığı şeyler ne kadar şiir olabilir ki? Eski şairleri bu yüzden örnek gösteriyorum çünkü hemen hepsi bu ilimleri tahsil edip sonra yazmışlardır. Dünya çapında bir şair olan Fuzûlî boşuna: “İlimsiz şiir, esası yok duvar gibi olur ve esassız duvar gâyet de bî-itibâr olur.” dememiştir.
Şiir için elbette sadece bilgi ve kültür yetmez. Duygu ve hayal zenginliği, yeni buluşlar, yeni söyleyişler, kelimelere şairane anlamlar yükleyebilme gibi sayılamayacak daha nice hüner ve kabiliyeti olmalı şairin…
Cümlelerin mısra mısra, alt alta yazılmasıyla da olmaz şiir. Anlamın hiçe sayılıp sadece ölçü ve kafiyeye önem vermekle de şiir yazılamaz. Şaheser nitelikli eserler bol bol okunup incelenmeli. Bu, taklit için değil bilgi için olmalı. Sonra onlardan farklı ve daha güzelini yazmanın yolları aranmalı. Bilgisine güvenilen insanların eleştirilerine başvurulmalı. Ve şiir, gönül potasında yoğrulup öyle sunulmalı okura vesselam.

Sayfayı Paylaş