AYİNESİ İŞTİR…

Somuncu Baba

"Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde"

Ziya Paşa

"İnsanın aynası işidir¸ lâfa bakılmaz; bir kişinin aklının seviyesi¸ yaptığı işte görünür."


Tanzimat edebiyatının öncülerinden olan Ziya Paşa¸ 19. asrın güçlü şairlerinden biridir. Geleneksel edebiyatımıza yeni açılımlar getirmiş¸ söyleyiş farklılığı ile hemen dikkatleri çekmiştir. Onun çok sayıda beyti bugün halk arasında âdeta bir atasözü gibi dolaşmaktadır. Ziya Paşa'nın şiirlerinde atasözleri ve deyimler de yeni bir söyleyiş kazanmıştır.


Atalarımız “Lâfla peynir gemisi yürümez.” demiş. İnsan¸ aklına her geleni söyleyebilir¸ yapamayacağı şeyleri yapma iddiasında bulunabilir; fakat önemli olan bu değildir. Söylediklerini fiile dökebiliyorsa buna itibar edilir.


Söz¸ konuşmak elbette önemlidir. İnsanın konuşması bir bakıma onun aynasıdır. Nitekim yine bilge atalarımız¸ “Hayvan yularından¸ insan sözünden tutulur.” demişler. İnsanın konuşması¸ kendini¸ karakterini¸ aklını¸ zekâsını hemen ele verir; nasıl bir insan olduğu konuşmasından anlaşılır. İnsan yalan da söyleyebilir¸ o zaman da onu iş başında denemek gerekir. Burada işten maksat amel değildir. Verdiği söze sâdık kalabiliyor mu¸ söylediklerini uygulayabiliyor mu¸ vaadini yerine getirebiliyor mu; yoksa sadece atıp tutuyor mu¸ test edilmesi gereken nokta budur.


Evet¸ kişinin aynası sadece söylediği sözden ibaret değildir. Fiildir önemli olan; hareket ve tavırlardır.


Türk milleti¸ İslâmiyet'i tanıyıp kabul ettikten sonra asırlarca Allah'ın adını ve adaletini yeryüzüne hâkim kılma ülkü ve sevdasını yüreğinde taşımış¸ adaletsizliğin ve zulmün hüküm sürdüğü ülkelere adalet ve nizam götürmek için fetihler yapmıştır. Bilindiği gibi fetih¸ bir ülkeyi müstemleke hâline getirmek¸ toprak kazanmak ve soykırım için yapılmamıştır hiçbir zaman. Eğer öyle olsaydı bunun adı zulüm olurdu. Hâlbuki atalarımız gittikleri yere adalet götürmüşler¸ huzur¸ refah götürmüşlerdir. Bunun için de fethettikleri ülkelerin insanları teşekkür etmişlerdir. Türk askerini bir kurtarıcı olarak görmüşlerdir; çünkü kendi yöneticileri kendi halkına zulmetmiştir çoğu zaman. Fatihlerimizse¸ fethettikleri ülkelerin nizamını sağlamakla kalmamış¸ bu nizamın bozulmaması ve takibi için paşaları¸ valileri dahi uzun süre buralarda görevli kılmışlardır. Türk askeri¸ fethettiği ülke halkının canını¸ malını¸ ırzını kendi canı¸ malı¸ ırzı bilmiş; onların bir kötülüğe¸ bir zulme uğramaması için gerekli tedbirleri almıştır. İnsanların dillerini ve dinlerini değiştirme mücadelesine hiçbir zaman girmemiş; böyle bir amaç gütmemiştir. Çünkü hedef sadece İlâ'-yı Kelimetullah ve nizâm-ı âlem olmuştur.


Maksat ve söz ile fiilin uygunluğuna dair en bariz misaller¸ İstanbul'un ve Bosna'nın fethidir. İstanbul fethedildiği zaman Bizanslılar Fatih'i güllerle karşılıyor¸ Fatih Sultan Mehmed de onlara haklarını¸ hürriyetlerini veriyor; üstelik bu hak ve hürriyetlerin de hamisi olduğunu beyan ediyordu.


Söylenen sözler¸ belgelerle ispatlanmadıkça¸ elbette havada kalır. Söylediklerimizin havada kalmaması için¸ Fatih Sultan Mehmed'in Bosna'yı fethettikten sonra yayınladığı fermandan örnek vermek isteriz.


Bosna'nın fethinden sonra yayınlanan ve bugün aslı Bosna'da¸ Foynica kentindeki Fransisken Kilisesi'nin duvarında asılı bulunan 1478 tarihli belgede (Günümüz Türkçesiyle) şöyle diyor Sultan Fatih:


“Ben Fatih Sultan Mehmet Han¸ bütün dünyaya ilân ediyorum ki¸ kendilerine bu fermân-ı hümayunum verilen Bosna ruhbanları ve kiliseleri ve her din ve milletten insan himayem altındadır. Onlara kimse mani ve zararlı olmasın. Memleketimde istedikleri gibi¸ hür ve müreffeh yaşasın ve gezsinler ve kiliselerine yerleşsinler. Ne hazretimden¸ ne vezirlerimden ve reayalarımdan ve cümle memleketim halkından kimse bu insanlara dokunup onları incitmesin ve dahi yabancı memleketlerden gelen insanlar da aynı haklara sahip olalar. Yemin ediyorum ki¸ yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için ve Peygamberimiz hakkı için (Muhammed Mustafa s.a.v.) ve yedi Mushaf hakkı için ve ulu peygamberler hakkı için ve yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç hakkı için¸ emrime uyarak bana itaat ettikleri müddetçe bu fermana muhalefet edilmeyecektir. Böyle biline…”


Bu yüzden¸ fethedilen ülke halkları bizden hiçbir zaman bizar olmadığı için bize karşı hep şükran duygusu içinde olmuşlardır. Ve bu yüzden¸ gayrı dinden olanlar¸ bu insanların çoğu bu güzelliğin İslâm'dan kaynaklandığına kani oldukları için kütleler hâlinde Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Tarihte Türklerle ilgili söz ve fiil uygunluğuna daha pek çok örnek bulabiliriz.


Peki¸ kendisini medeniyetin temsilcisi sayan Batı'dan böyle örnekler bulmak mümkün mü? Birtakım güzel¸ iyi fikirleri insan hakları evrensel beyannamesi¸ laiklik¸ demokrasi gibi isimlerle sistemleştirmesini bilen Batı¸ ne yazık ki¸ uygulamada bunlara çoğu zaman riayet etmemektedir. Mesela Çanakkale Savaşı'nda Mehmet Âkif Ersoy'a “Kimi Hindû kimi yamyam¸ kimi bilmem ne belâ” dedirten güruhun çirkin hareketleri insan hakları evrensel beyannamesi ile yahut medeniyetle ne kadar örtüşebilir? Demek ki söz ve fiil birbirine uyarsa inandırıcı olur. Yoksa sadece söze itibar edilmez.


Ziya Paşa¸ konuşmaya¸ lâfa fazla itibar etmiyor. Yapılan iş önemlidir diyor. İnsanın aklı¸ doğruluğu¸ dürüstlüğü¸ iyiliği¸ çalışkanlığı ancak iş ile ve iş başında¸ işi yaparken ölçülebilir kanaatini taşıyor. Hâsılı¸ insanın özü ve sözü bir olmalı diyor Ziya Paşa.


Mehmet Âkif Ersoy da Ziya Paşa'nınkine benzer bir ifade ile diyor ki:


İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevruz?


Ne çok söyle¸ ne büyük söyle; yiğit işte gerek.


Lafı bol¸ karnı geniş soyları taklit etme.


Sözü sağlam¸ özü sağlam adam ol¸ ırkına çek!


Fatihlerle¸ Yavuzlarla¸ Kanunîlerle aynı hasletleri taşıyan Türk milletinin¸ geçmişte olduğu gibi bugün de özü-sözü birdir. İnşallah gelecekte dahi böyle olur.

Sayfayı Paylaş