ÂRİFLERİ TANIMAK

Somuncu Baba

“Nefsin isteklerine göre amel¸ onun varlığını artırır.
Mürşidin işaretine uygun olarak¸ nebilerin ve velilerin
yol göstermesiyle amel etmek ise¸ nefsi varlıktan kurtarır¸
hicabı izâle eder ve talibi Rabbine ulaştırır.”

İnsan hakikati aramak¸ bulmak ve hakkı tanımakla mükelleftir.  Bunun için de insanın Kur'an ve sünnete uygun bir hayat yaşayan kâmil vasıflı bir mürşide ihtiyacı vardır. Allah'ı tanıyabilmek¸ hakikate kavuşabilmek için irfan yolunda yürümek gerekir. İrfan; İlimle elde edilen bilginin gönüllerde manevî gelişimidir.  Hayatta manevî kazanç elde etmek isteyen¸ bir kılavuz vasıtasıyla Allah'a ulaşmayı gaye edinen bir kimsenin ilk ve en önemli işi manen kendisine irşad vazifesi verilmiş¸ hikmet ve ilâhî tecellîler açısından yetişkin zatı arayıp bulmaktır. Ayet-i kerimde mealen şöyle buyurulmaktadır:


“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve ona yaklaşıp vasıl olmak için vesile arayın…”[1]Bu ayet-i kerimeyi İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri şöyle tefsir etmektedir:


“Ey nurun kendisine ulaşmasıyla iman edenler¸ kötü ahlakı değiştirmek suretiyle Allah'tan korkun. Kendinizdeki varlık vasıflarını yok etmede O'na yaklaşmaya yol arayın. Varlığınızı ortaya koyarak yolunda cihad edin ki¸ Mabud'la ilgili maksadınıza nail olarak kurtuluşa eresiniz.


Bu ayet açık bir şekilde vesile aramayı emretmektedir. Bu mutlaka gereklidir. Allah'a vuslat ancak onunla gerçekleşir. Vesileden maksad hakikat âlemleri ve tarikât meşayihidir.


Nefsin isteklerine göre amel¸ onun varlığını artırır. Mürşidin işaretine uygun olarak¸ nebilerin ve velilerin yol göstermesiyle amel etmek ise¸ nefsi varlıktan kurtarır¸ hicabı izâle eder ve talibi Rabbine ulaştırır. 


Ayette geçen vesileden muradı Fahreddini Razi Hazretleri tefsirinde¸ “mürşidi kâmil” olarak ifade etmiştir. Emr-i ilahî olan bu muazzam devlete müracaat etmek akıllı bir mü'minin ilk yapacağı iştir.”[2]


Hakikat; zahirin ardındaki örtülü ve gizli manayı anlamak¸  dinî hayatı en yüksek seviyede yaşayarak ilahî sırlara aşina olmaktır.  İlahî gerçeklere ve sırlara vâkıf olmak¸ Hakk'ın tecellilerini temaşa etmektir.  Serrac hakikati¸ “Kalbin sürekli iman ettiği varlığın huzurunda bulunması (temaşa).” diye tarif eder.[3]


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin arşivinde yeni rastladığımız beyitleri bize arayanların bulanlar¸ bulanların da hakikati bilenler olduğunu hatırlatıyor:


1047. Belge


Arayan Mevlâ'sını bulur dedi atalar


Sen ne yatarsın ey davranıp bulmaz mısın?


Hakîkatin güneşi doğmuş dolunmaz imiş


Sen o nûr-ı mübîni görüp de tanımaz mısın?


Sultan Muhammed Harzemşâh¸ ahâlisi sapık kişilerden ibaret bulunan Sebzvar şehrine savaş için gitti. Orduları Sebzvar'ı sıkıştırdı. Askerleri düşmanları kırdı¸ geçirdi.


Ahâlî Harzemşâh'm huzurunda yerlere kapandılar. “Kulağımıza küpe tak!” (Yani¸ bizi köle olarak kabul et. Canımızı bağışla!) diye aman istediler.


“Sana istediğin kadar haraç verelim¸ vergi verelim. Her mevsimde vergimizi artıralım. Ey aslan tabiatlı hükümdar! Bizim canımız senindir. Bir kaç gün bizde emanet kalmasına müsaade et!” dediler.


Harzemşâh; “Ey sapkınlar! Bana Ebubekir adlı birini getirmezseniz¸ canınızı kurtaramazsınız. Ey Hakk'tan ürkmüş¸ bâtıla bağlanmış kişiler! Ebubekir adındaki birini bana armağan olarak getirmezseniz;


Ey aşağılık kişiler! Sizi ekin biçer gibi biçerim. Sizden ne haraç alırım¸ ne de söyleyeceğiniz masalı dinlerim.” dedi.


Bunun üzerine; “Böyle bir şehirden Ebubekir adlı birini isteme.” diye Harzemşâh'ın yoluna bir çuval altın getirdiler.


“Sebzvar şehrinde Ebubekir nasıl bulunur? Nitekim dere içinde kuru kerpiç bulunmaz.”


Harzemşâh altına bakmadı. Ondan yüz çevirdi de; “Ey imansız kişiler!” dedi¸  “Bana Ebubekir adlı birini armağan olarak getirmedikçe getirdiklerinizin bana hiç bir faydası yoktur. Çocuk değilim ki¸ altın ve gümüş karşısında hayran kalayım.”


“Bu harap şehirde Ebubekir adlı bir kimse var mı?” diye tellâl çağırdılar. Üç gün¸ üç gece aradılar¸ taradılar¸ sonunda zayıf¸ hasta bir Ebubekir buldular. Buldukları kişi yolcu imiş¸ Sebzvar şehri yolu üstünde olduğu için uğramış ve hastalanıp bir harabe köşesinde bitkin¸ perişan bir hâle gelmişti. Oraya yakın bir köşede¸ uyuyakalmıştı. Onu görür görmez; “Aman çabuk ol! Kalk¸ padişah seni istiyor. Şehrimiz senin yüzünden kılıçtan kurtulacak dediler.”


Adam; “Gücüm olsaydı¸ yürüyebilseydim¸ gitmem gereken yere giderdim¸ böyle kalmazdım. Ben hiç bu düşman şehrinde kalır mıydım? Yürür dostların şehrine giderdim.” dedi.


Hemen bir tabut getirdiler¸ Ebubekir'i kaldırıp üstüne yatırdılar. Hamallar onu yüklenip Ebubekir adında birisinin bulunduğunu görsün diye¸ Harzemşâh'ın huzuruna getirdiler.


Mevlâna Hazretleri yukarıdaki menkıbeyi anlattıktan sonra şu öğütlerde bulunuyor:


“Aslında bu dünya bir Sebzvar şehridir. Allah adamı burada kaybolmuştur. Akılsız¸ fikirsiz sayılmıştır.  Harzemşâh da Cenab-ı Hakk'ı temsil etmektedir ki¸ o büyük Rabb¸ rezil insanlardan saf ve hâlis bir gönül ister. Doğru sözlülük ister.


Peygamber Efendimiz; ‘Allah¸ sizin suretlerinize bakmaz¸ gönlünüze bakar. Bu sebeple bir gönül sâhibini arayınız.' diye buyurdu.


Cenab-ı Hakk; ‘Ben secdenin şekline de bakmam¸ altın bağışlamana da. Ben sana bir gönül sahibinin gözü ile bakar¸ görürüm.' diye buyurdu.


Sen kendi gönlünü gerçek gönül sandın da¸ gönül sahibi arifleri aramayı bıraktın.”[4]


Hakikati bulanlar ariflerdir. İrfan deryasının incileri hakkında Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur:


1189. Belge


257:


Ârifin her yerde kalbi âşinâdır muttasıl


Pertev-i âyine-i âlem-nümâdır muttasıl


Gafletindendir eğer gâfil sanırsan ârifi 


Her nefes şuğlu anın zikr-i Hudâdır muttasıl


(Ariflerin kalbi her yerde her zaman dost ile birlikte¸ zikirde ve tefekkür rabıtasındadır. Onların kalbi gerçek âlemin aynası gibidir. Onların halini bilmeyen¸ onları gafil sananlar esas gafillerdir. Çünkü aldığı verdiği her nefesinde bir lahza bile gaflete düşmezler. Hakk'ı zikirde daimdirler.)


Ârif¸ halden anlayan¸ tanıyan¸ bilen¸ aşina olan manalarına gelir. Ârif; Allah'a dair olan bilgi başta olmak üzere bütün varlık ve olayların mahiyeti hakkındaki bilgiye erişen kimse demektir. Âlim zihnî faaliyetle mutlak surette bilen¸ ârif ise ahlâkî ve mânevî arınma sayesinde sezgi gücü ve derunî tecrübe ile öğrenen¸ anlayandır.  Âlim örnek alınır¸ ârifle hidayete erilir. Âlim Allah'ı delille bilir¸ ârif ise Allah'ı Allah'la tanır. Gökler ve yer en ücra köşelerine kadar ârifin bilgi alanına girer ve ârif tamamen mânevî sezgiyle âlemi müşahede eder.


Ârifin mârifeti arttıkça hayreti artar ve bu şekilde hayreti bilgisini aşar; sonunda mârifetten âciz olduğunu idrak etmesi en yüksek mârifet olarak kalır.  Âriflerin konuşmaktan çok susmayı tercih etmelerinin sebebi¸ onların¸ mârifette ulaşabildikleri son mertebede hiçbir şey bilmediklerini yahut da bildiklerinin eksik ve kusurlu olduğunu kavramış olmalarıdır.


Bu düşünce Bâyezîd-i Bistâmî'ye¸ “Kul cahil olduğu nisbette âriftir”; Fuzûli'ye¸ “Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâ-fîhâ nedir” dedirtmiştir. Arife hiçbir şey gizli kalmaz¸ çünkü onda bilen kendisi değil Allah'tır.


Bu suretle ârif Allah'ın konuşan dili¸ gören gözüdür. “Sultânü'l-ârifîn” diye tanınan Bâyezîd-i Bistâmî'ye göre ârifle mâruf (Allah) arasında perde yoktur; bu yüzden ilâhî âlem ârife ayan beyandır.


İrfan makamı çileli bir hayatla kazanılır. Arif hayır ve nimeti cemâl sıfatının¸ şer ve musibeti celâl sıfatının tecellisi bildiğinden¸ Allah'ın lutfunu da kahrını da hoş karşılar. O¸ sükûn ile hareketi¸ huzur ile tasayı en yüksek seviyede kendisinde birleştirmiştir. Bundan dolayı Şiblî¸ “Ârif bahar gibidir; bir taraftan gök gürler¸ şimşekler çakar¸ öbür taraftan çiçekler açar¸ kuşlar ötüşür” demiştir. Ârif¸ benliği yok olduğu ve Allah'la beka bulduğu için kendisini muhavvilü'l- ahvâlin (Allah) tasarrufuna bırakmıştır.


Mârifetullaha ulaşan ârif¸ en yüksek mutluluğu da kazanmış olur. Her şeyde Hakk'ı gören ârif kaderdeki ilâhî sırrı sezer. İyiliği yayma ve kötülüğe engel olma konusunda daima hoşgörülü davranır; müjdeler¸ korkutmaz¸ kolaylaştırır güçleştirmez. Hatta o¸ ölüm korkusunu yenecek kadar yiğittir. Ârif bâtılı sevmekten kurtulduğu için cömert¸ kendisini beşerin en aşağısı gördüğü için alçak gönüllü¸ zihni Hak ile meşgul olduğu için kinden uzaktır.[5]


H. Hamidettin Ateş Efendi¸ Hulûsi Efendi Hazretlerinin irfan anlayışı hakkındaki tespitleriyle yazımızı bağlayalım:  “İlimle elde edilen bilginin manevî bir idrakle kök salmasına da ¸ “irfân” denir. Ârifler gördükleri ve duyduklarına sır¸ hikmet ve ilâhî tecellîler açısından bakabilen yetişkin insanlardır. İlim tohumu¸ maneviyat toprağına kavuştuğu anda irfân fidanı olarak filizlenir¸ dallar ve meyveler verir. Âriflerin kelamı kalbe tesir eder¸ duyguları derinleştirir. Onlar söz ile değil hal ile örnek oldukları ve insanlığa yaratıcının ismiyle hizmet ettikleri için etkileri kalıcı olur¸ nesilden nesile taşınır.


Her ilim yerinde ve doğru olarak kullanıldığı takdirde ancak fayda sağlayabilecektir. Büyüklerimiz iki cihan mutluluğu için zâhirî ilimleri tahsil etmenin yanında manevî ilimleri de öğrenmeyi elzem görmüşlerdir. Onun için onlara “zülcenaheyn” iki kanatlı denmiştir. Marifet ilminden yani kalbî derinlikten mahrum olanların ilmi noksan sayılmıştır. Eşyanın hakikatine vâkıf olmak ledün ilmine vukufiyeti gerektirir. Bunun sırrı ise maneviyattır. Hakîkate vâkıf olan mürşid-i kâmiller¸ irşâdları ile gönül halkaları içindeki çoğu insanı ilmin basamaklarında yükseltirken¸ marifetin cevherleriyle de iç âlemlerini tezyin etmişlerdir.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri de almış olduğu mânevî terbiye neticesinde kalbî olgunluk¸ kazanmış¸ zâhirî ilmin üstünde bir ufukla mârifete erişmiş kâmil insanlardandı. İnsanın ebedî mutluluğu için gerekli olan mârifetullâh ilmini elde etmenin sadakat yolundan geçtiğine şöyle işaret buyurmuştur:


İlm ile irfân arasan gevher-i pür-kân arasan


Derdliye dermân arasan sıdkı bütünlerde bütün


İlim ve irfan gemisiyle marifet deryasına yelken açanlar kemâl iklimine ulaşabilirler. Hulûsi Efendi Hazretleri ne güzel söyler:


İlm ü irfâna çalış sa'y-ı belîğ göster kim


Sebeb-i ma'rifet ile olasın ehl-i kemâl


Bu itibarla her insan¸ dünya ve âhiret işlerinde muvaffak olup maddî-manevî terakkî edebilmek¸ kemâle erebilmek için muhtelif ilimlerle meşgul olurken her şeyden evvel marifet aydınlığına ve gönül derinliğine muhtaçtır.”[6]


 


 






[1]5/Maide 35¸



[2] İsmail Hakkı Bursevi¸ Ruhul Beyan¸ (Haz: Komisyon) C. 4¸ s.543¸ Erkam Yay.¸ İst.¸ 2005.



[3] Mehmet Demirci¸ TDV İslam Ansk.¸ Hakikat Mad¸ C. 15¸ s. 178.



[4] Mevlana¸ Mesnevi¸ C. Ş Haz: Şefik Can¸ Ötüken¸ İst¸ 2000.



[5] Süleyman Uludağ¸ TDV İslam Ansk. Arif mad¸ C. 3¸ s. 361-362.



[6] H. Hamedettin Ateş¸ İlim ve İrfan Medeniyeti¸

Sayfayı Paylaş