ALÇAKLAR KARŞISINDABAŞ EĞMEYİZ

(Aşağılık/fani dünya menfaatleri için aşağılık olan kimselere baş eğmeyiz; çünkü biz sadece Allah’a tevekkül ederiz, yalnız O’na itimat ederiz.)
İnsan eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Yaratılmışların en şereflisi olma payesine layık olmak için birtakım şartlar gerekiyor. Bunların en başında da kul olmak, yalnız ve sadece Allah’a, kendini şerefli yaratan Allah’a, kul olmak gerekiyor. Allah’a layıkıyla kul olan insan hayatında O’ndan gayri ne varsa hiçbirini Yaratıcısının önüne geçiremez. Masivaya, yani Allah’tan gayrisine, tapmaz.
Bizi yaratan, bizim neler düşünebileceğimizi iyi bildiği için Zümer Sûresi’nin 38. ayetinde şöyle buyuruyor:
“And olsun, eğer onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan elbette, ‘Allah!’, derler. De ki: ‘Peki söyleyin bakalım, Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya; eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse, onlar Allah’ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilese, onlar onun rahmetini engelleyebilirler mi?’ De ki: ‘Allah bana yeter. Tevekkül edenler ancak O’na tevekkül ederler.”
Kul karşısında eğilip bükülenlerin çoğunda rızık endişesi görülür. Rızkın da kuldan geldiğine inananlar için Peygamber Efendimiz’in şöyle bir uyarısı var: “Sizler, Allah’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (sabahleyin) aç olarak gidip (akşam) tok olarak dönen kuşu rızıklandırdığı gibi, elbette sizi de rızıklandırırdı.”
İnsanı yüce kılan en temel değerlerden biri onurlu duruşudur. Kendini bilen insan, dünya nimetleri için başkasına baş eğmez. Hiç kimsenin önünde bir makam, bir mevki için izzet-i nefsi ayaklar altına alan davranışlar sergilemez.
Elbette insan bulunduğu konumdan daha iyi mevkilere gelmek için çaba sarf edecektir. Bu, herkes için olması gereken fıtrî bir davranıştır. Çalışmak çabalamak ve daha iyi noktalara gelmek için mücadele etmek gerekiyor. İki günü birbirine eşit olan ziyandadır, hükmü yarını bugünden her bakımdan farklı olmayı da daha iyi ve üst makamlara gelmeyi de ihtiva eder. Yalnız bunun şartı da vardır: Çalışıp bütün tedbirleri aldıktan sonra işin sonunu Allah’ın takdirine bırakmak, yani tevekkül etmek…
Sosyal hayatın sağlıklı bir şekilde yürümesi için saygı ve sevgi kurallarına dikkat etmek gerekir. Nitekim milletimizin köklü geleneğinde bu kavramlar bir terbiye şeklinde çocukluktan itibaren öğretilen ders niteliğindedir. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi güzel bir töredir. Aynı şekilde memurun amirine gösterdiği saygı da bir kurumdaki işlerin disiplinli yürümesi için gereken kurallardandır. Ancak saygı ile dalkavukluğu birbirine karıştırmamak gerekiyor. Mesela, bir memurun, amirinin odasına girerken amirinin kapısını vurması, amirinin karşısında laubali hareketlerden kaçınması, konuşma esnasında ciddi bir tavır alması, saygı ifade eden sözlerin dışına çıkmaması normal bir davranıştır. Ancak amirinden farklı bir muamele görmek adına onun karşısında iki büklüm olması, hatta itibar görmek ve bir menfaat elde etmek için arkadaşlarının sözlerini taşıması, dedikodu yapması saygı kavramı ile izah edilemez. Bugün falan amirine böyle davranan, yarın durum değiştiğinde filan amirine de yaranmak için belki önceki inancının tam tersine davranış sergileyecektir.
Davranışlarda tabii olmak gerekiyor. Bu dünya hayatının kısalığını ifade etmek için “üç günlük dünya” tabiri kullanılır. Hakikaten öyledir. Ebedî bir âlem için bir bakıma imtihan merkezi olan dünyada kimin kulu olduğunu unutarak insanlara yaranmaya çalışan, rızık endişesinden kurtulmak için insana sarılan, hele hele menfaat için saygıya layık olmayan kimselere müdara eden, onlardan imdat ve şefaat bekleyen insan ne büyük bir gaflet içindedir. Zaten önemli mevkilerdeki bilge kişiler böylelerini yanına bile yaklaştırmaktan imtina ederler.
İnsana rızık veren de makam, mevki veren de Allah’tır. Çalışıp çabaladıktan sonra sonucu Rabbinden isteyen mütevekkil insan olmak ne kadar güzel bir makamdır. Tanzimat döneminin bilge şairi Ziya Paşa tevekkül hususunda güzel bir beyit söyler:
Allah’a tevekkül edenin yaveri Hak’tır
Nâşâd gönül bir gün olur şâd olacaktır
(Allah’a tevekkül edenin yardımcısı yine Allah’tır; (tevekkül sahibi olan) üzüntülü bir insan gün gelir sevinçlere gark olur.)
Herhangi bir işin olumlu ya da olumsuz sonuçlanması asla insan iradesi ile açıklanamaz; çünkü her gün yaşadığımız olaylara şöyle bir baktığımızda görürüz ki netice bütün tedbirleri almamıza rağmen istediğimiz, beklediğimiz şeyin aksine çıkabilmektedir. Zaten böyle olmasa güçlü olan her zaman kazanır, zayıf olan her zaman kaybederdi. Fakat bakıyoruz ki Allah’ın iradesi ve adaleti basit bir mantıkla yürümüyor. Bu durum bize insanın ilah olmadığını, nereye kadar yükselirse yükselsin sonuçta kul olduğu gerçeğini ispatlıyor ve Rabb’imiz bizden şöyle dua ve bu dua ile iman etmemizi istiyor ki insan fıtratına da yakışan budur: “(Allah’ım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” (1/Fatiha, 5-7)
16. yüzyılın şairler sultanı Bâkî, ebedî dünyanın yanında esamisi bile okunamayacak kadar kısa ve fani bir dünyada mutlu olma adına aşağılık kimselere boyun eğmenin aşağılık kimselere yakışacağına dikkat çektiği beytinde, en sağlam kapının Allah’ın kapısı olduğunu ve yalnız O’na inanmanın, yalnız O’ndan yardım dilemenin gerektiğini ifade ediyor.
“Marifetname” ismiyle meşhur eserin müellifi Erzurumlu İbrahim Hakkı ile sözümüzü bağlayalım:
Sen Hakk’a tevekkül kıl
Teslîm ol da rahat bul
Her işine râzı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sayfayı Paylaş