TASAVVUF (TEKKE) MUSİKİSİ ÜZERİNE

231 Dergi-40

‘Allah’a götüren birçok yol vardır. Ben musiki ve semayı seçtim.’ Hz. Mevlâna.[1]

Müzik/Musiki, insanı fıtratını derinden etkileyen sanat dallarından biridir.[2] Ruhun gıdası olarak nitelendirilen musiki,[3] ruhun inceliklerini yansıtan birçok sanat dalında olduğu gibi, öteden beri sûfîlerin de dikkatini çekmiştir.[4] Musiki ile ruh aynasındaki tecellileri resmetmeye çalışan sûfîler, aynı zamanda musikiyi, toplumun farklı kesimlerine mesajlarını ulaştırmak için bir araç olarak kullanmışlardır.[5] Sûfîler, insanı günaha sevk eden müzik/musiki türlerinden kendi müzik/musiki türlerini ayırmak için baştan beri ‘Semâ’ tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir.[6] Ruh inceliklerini musikinin ifade imkânlarıyla geniş halk kitlelerine ulaştırmayı amaçlayan sûfîler, tebliğ görevlerini icra etmede musikinin gücünden istifade etmişlerdir.[7]

Özellikleri ve Amaçlarıyla Tasavvuf (Tekke) Musikisi

Türk din musikisi, Kur’ân-ı Kerim, ezan, kâmet, tekbir, sala, tespih, temcid, münacaat, mevlid, miraciyye ve tevşih gibi formları olan cami musikisi ile tekke musikisi şeklinde ikiye ayrılmıştır.[8] Tekke musikisi kendine has bazı özellikleriyle cami musikisinden ayrılmaktadır.[9] Tekke musikisinin genel özelliklerini Ömer Tuğrul İnançer şu şekilde dile getirmiştir: “Tekke musikisinde icra edilen musiki bir amaç olmayıp, bir araçtır. Onunla, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dilinde ‘büyük savaş’ olarak nitelendirilen nefisle olan savaşın kazanılması amaçlanmıştır. Tekke musikisi, dini öğretilerin yaşanmasında çok büyük bir etken olan aşkı temin eder ki; musikinin aşkı artırdığı ve ruhları arttığı bilinen bir gerçektir. Tekke musikisinde, kullanılan güftelerle mütenasip olarak tasavvufî bir lirizm, yani ilahi bir neşe ve ritim duygusu hâkimdir.  Tekke musikisinde kesin bir sınırlama yoktur. Bir ilahi veya başka formdaki bir eser -Mevlevî ayinleri hariç- farklı tarikatın ayininde kullanılabilmiştir.”[10] İnançer’in vurguladığı sûfîlerin musikiyi bir araç olarak görme hususunu Hz. Mevlâna örneğinden hareketle Nihad Sami Banarlı ise şu şekilde dile getirmiştir: “Başta söz sanatı (şiir) olmak üzere bütün güzel sanatları ‘nefs’ denilen ağır yükten kurtarmak için kullanmıştır.”[11]

Sûfîler, kişinin musiki icrasından önce samimi bir kalple musiki icrasına yönelmesi konusu üzerinde de durmuşlardır.  Bu anlayışa göre Allah rızası ve Peygamber aşkı niyetiyle yapılan mûsikî, dinî bir fayda sağlamakta olup mûsikî ile uğraşanların Allah’a yaklaşmalarına vesile olmaktadır.[12] Sûfîler, musikinin icra edileceği mekânın özenle seçilmesi gerektiğini belirtmişler, mûsikî icra edilecek mekânın temiz, göze hitap eden, dar ve basık olmayan bir mekân olması gerektiğini söylemişlerdir.[13] Sûfîler, bir üstadın gözetiminde icra edilmesi gerektiğine inandıkları musikinin gafil kimselerle icra edilmesinden bir fayda gelmeyeceği konusunda da hemfikirdirler.[14] Sûfîler, mûsikî icrasının her zaman değil en uygun olan zamanın seçilerek, dinleyicilerin aç, susuz olduğu esnada, insanların maddî-manevî huzursuzluğun etkisi altında oldukları, yorgunluk, uyku halinde ve ibadet saatlerinde yapılmamasını öngörmüşlerdir.[15]

İmam-ı Gazâlî, musiki konusunda meselenin bir başka boyutuna daha dikkat çekmiştir. Ona göre belli bir tarikata intisap etmiş ancak yapılan işlerin zahir taraflarını anlayabilmiş ve mûsikînin genel esprisini anlamayıp haliyle mûsikîden zevk alamayan kimseler; mûsikîden zevk almış fakat beşerî ve şehevî düşünce ve duygulardan henüz tam manasıyla sıyrılamamış olan kimseler ve her türlü şehevi arzularını geride bırakmış, kendinden son derece emin, kalb gözü açık adeta kalbini Allah sevgisi ile doldurmuş kimseler ki böyle kimselerin yaptıkları iş zamanlarını zayi etmekten öteye geçemeyeceği için bu sınıflara dâhil olan kimseler musiki icrasından zarar görebilirler.[16]

Sûfî Ruhunun Ritmine Eşlik Etmek ya da Sûfî Mesajının Musikiye Yansıması

Bu ilkeler çerçevesinde musiki icrasını benimseyen sûfîler, musikinin Allah’tan zuhur eden ve bütün kâinatın icadına sebep olan aşkı çağrıştırması nedeniyle birey açısından değerli görmüşlerdir.[17] Sûfîler, musiki aracılığıyla güzeller güzelini aramaktan başka bir gaye gütmemişlerdir. Bu nedenle Hz. Mevlâna musiki için, “Cennet kapılarının (açılış) gıcırtısıdır.” demiştir.[18] Sûfîler, musikinin gayesinin Allah ve Rasûlü’nün zikretmek, onları övmek, kıyamet günündeki cezalardan korkup çekinmek, eğitim-terbiye, dua ve niyaza sevk etmek olduğunu ifade etmişlerdir.[19] Sûfîler, gönül tellerini titreten musikiyi sadece musiki âletlerinden dinlememişler, onlar kâinatın eşsiz ahengi ve uyumlu formdaki musikisinden ilham alarak musikinin Allah-u Teâlâ’nın cemal ve celal tecellilerine işaret ettiğini savunmuşlardır. Aslında sûfîlerin musiki aracılığıyla ulaşmak istedikleri hal, “Elest bezmi” olarak nitelendirilen ruhlar âlemindeki saflık halidir. Bu nedenle sûfîler, denizdeki dalgaların, kuşların, dağların, bulutların ve diğer tecelli eseri meydana gelen varlıkların seslerini bir tefekkür bilinciyle ve ibadet şuuruyla dinlemişlerdir.[20]

Hz. Mevlâna’nın aşkın tecellisine mazhar olması hasebiyle Mevlevîlikte musiki “tercüme istemeyen gönül dili” olarak kabul edilmiştir.[21] Kadiriyye yolunun Eşrefiyye şubesinin kurucusu Eşrefoğlu Rûmî’nin coşkun bir üslupla özellikle vahdet fikrini vurguladığı adına “sofu kaldıran” denilen besteleri de musiki-sûfî ilişkisini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.[22] Celvetî piri Aziz Mahmud Hüdayî ise istiğrak halinin yansımasıyla musiki anlayışını huşu ve huduya çağıran bir halin hissedildiği daha ağır hareketleri içeren bestelere imza atmış, onun bu tavrı kendisinden sonra gelen Celvetî şeyhlerinde aynen devam ettirilmiştir.[23] Halvetîlerde ise dairesel yürüyüşle dönmek anlamına gelen ‘Devranî’ ayin usulü revaç bulmuştur. Halvetîler, manevî bir neşe ve lezzetin hedeflendiği bu uygulamada zikri yapan ve zikre iştirak edenlerin musiki bilgilerinin belli bir düzeyde olmasını zikrin tesiri açısından önemli görmüşlerdir.[24]

Netice olarak ifade etmemiz gerekirse sûfîler, musikiyi aşk, insan-ı kâmil ve tefekkür süreçleri için ilkeleri ve sınırları belirlenmiş bir etkinlik olarak benimsemişlerdir. Toptan reddetme veya nefsin istekleri doğrultusunda sınırsız bir musiki serbestliğini doğru bulmamışlardır. Ayet-i kerime ve hadis-i şerifler ışığında musiki hassasiyetlerini geliştiren sûfîler, musikiyi ruh güzelliklerini yansıtacakları bir alan olarak görmüşlerdir. Günümüzde sûfîlerin musiki anlayışının arkasına sığınarak özellikle Mevlevî semahını istismar edenlerin (icracıların) ve buna âlet olanların (izleyicilerin, dinleyicilerin) bilmeleri gereken husus şudur ki, Mevlevîler de diğer yollara mensup sûfîler de musikiyi, helal-haram çizgisi aşılsın, nefsi galeyana getiren atmosferler oluşturulsun veya gösteriş kokan merasimlere dönüştürülsün diye çeşitli formlarda icra etmemişlerdir. Onlar musikiyi, aşkın tezahürü, kâinattaki ahengin bir yansıması, vecd halinin insan-ı kâmil vasfını elde etmedeki etkisi ve nefsin tasallutlarından kurtulabilmenin bir yolu olarak kabul etmiş ve onu bu bilinçle tatbik etmişlerdir. Tekke musikisini, musiki ruhundan yoksun, gösteriş ve tüketim kültürünün bir parçası haline getirmek en başta tekke musikisinin temsilcileri olan sûfîlerin kabul etmeyeceği bir haldir ki bu şekildeki bir musiki icrası da dindarlığın veya gönül merkezli bir hayat anlayışının asla bir göstergesi olamaz.

[1] Shiloah,Ammon, ‘Music and Religion in the Middle East’, ER, c. IX, s.6277.

[2] H. G. Farmer, ‘Mûsikî’, İA., c. VIII, s.678. İbn Sina, musiki ile ruh hastalıklarının tedavisi konusunda şunları söylemiştir: ‘Tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri hastanın aklî ve ruhî güçlerini artırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele etmek için cesaret vermek, hastanın çevresini sevimli, hoşa gider hâle getirmek, ona en iyi musikiyi dinletmek ve onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir.’ P. Somakçı, ‘Türklerde Müzikle Tedavi’, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: XV, Yıl: 2003/2, s.132; Fahri Sezer, ‘Öfke ve Psikolojik Belirtiler Üzerine Müziğin Etkisi’, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, c. VIII, Sayı: I, Yıl: 2011, 1472-1492.

[3] Revanî bir şiirinde bu hususu şu şekilde dile getirmiştir: ‘Niçün sohbetlerinde olmaya sâz/ Gıdâ-yı rûhdur çünkim hoş-âvâz.’ Banu Durgunay, Seküler Hayatla Tasavvuf Arasındaki İlişkide Köprü Metinler: Sâkînâmeler (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2013, s.30.

[4] Kuşeyrî musikinin önemini şu ifadelerinde dile getirmiştir: ‘Güzel nağmelerden kalplerin zevk alması, ona iştiyak duymaları, insanın müziğin etkisiyle huzur bulması inkârı mümkün olmayan bir husustur. Temyiz sahibi olmayan kundaktaki bir bebek bile müziğin etkisiyle susar ve adeta onda bir tür huzur bulur.’ Kuşeyrî, Risale, Daru’l-Cîl, Beyrut Tarihsiz, s.517.

[5] Süleyman Uludağ, İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ’, Uludağ Yay., Bursa 1992, s.23.

[6] Gazali, İhya, c.II, s.723.

[7] Nusret Çam, İslam’da Sanat Sanatta İslam, Ankara 2008, Akçağ Yay., s.26.

[8] Yavuz Demirtaş, ‘Türk Din Musikisi Formları’, Elazığ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 14:1 (2009), s.214.

[9] Cihan Ünver, Türk Tasavvuf (Tekke) Mûsikîsi’nde İcra Edilen Türlere Örnek Eserler ve Bu Eserlerin Mûsikî Açısından İncelenmesi (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Isparta 2011, s.15-95.

[10] Ömer Tuğrul İnançer, ‘Osmanlı Musikisi Tarihinde Tasavvuf Musikisine Bir Bakış’, Yeni Türkiye Dergisi Osmanlı Özel Sayısı, c. IV, Sayı: XXXIV, s.554.

[11] Nihad Sami Banarlı, ‘Mevlânâ’nın Vuslat Gecesi’, Mevlânâ Güldestesi, (1968), s.37.

[12] Bayram Akdoğan, İsmâil-i Ankaravî’nin Hüccetü’s-Semâ’ Adlı Eserine Göre Mûsikî Anlayışı, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Ankara 1991, s.67.

[13] Gazâlî, Kimya-yı Saadet, Tercüme: Ahmet Faruk Meyan, Bedir Yay., İstanbul 1981, s.340.

[14] Arif Demir, ‘İslam Tasavvuf Kültüründe Mûsiki Âdâbı’, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 51:2 (2010), s.375.

[15] Demir, ‘İslam Tasavvuf Kültüründe Mûsiki Âdâbı’, s.376.

[16] Sehl et-Tüsterî dördüncü bir gruptan daha bahsetmiştir: ‘Kalbini dünya sevgisi ve beşerî aşk ile dolduranlarla nefsanî arzularını tatmin etmek isteyenlere mûsikî dinlemek yasaktır. Çünkü bu tip ehl-i dünya insanlar, mûsikî toplantılarına ve yapılan mûsikîye adet üzere ilgi gösterip, işin eğlencesinde olan insanlardır. Bir süre sonra bu insanların kalplerinin bozulduğu, ibadetlerinin ihmal edilip aksadığı, dolayısıyla ayaklarının kaydığı görülmektedir. İşte bu insanlar için mûsikî meclisleri, ayakların kayacağı yer olup zayıf kimselerin bundan korunması lazım gelmektedir.’ Gazâlî, İhya-u Ulûmiddîn, c. II, s.745.

[17] Beşir Ayvazoğlu, İslam Estetiği, İstanbul 1989, s.38; Mustafa Kara, Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1990, s.232.

[18] Annemaria Schimmel, Ben Rüzgârım Sen Ateş, Çeviren: Senail Özkan, İstanbul 1999,  s.197.

[19] Kâtip Çelebi, Mizanü’l-Hak fi İhtiyâri’l-Hak, Hazırlayan: O. Şaik Gökyay, İstanbul 1993, s.19.

[20] Annemaria Schimmel, Tasavvufun Boyutları, Çeviren: Ender Gürol, Adam Yay., İstanbul 1982, s.147.

[21] Gölpınarlı, s.455.

[22] Revnakoğlu, ‘Eşrefoğlu’nun Eserleri ve Şahsiyeti’, Yeni Tarih Dünyası, İstanbul 1953, Sayı: III, s.12-13; Yaşar Nuri Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul 1992, s.285.

[23] Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdayi ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1980, s.294.

[24] Ahmet Şahin, Türk Musiki Tarihi, Ankara Tarihsiz, s.28.

Sayfayı Paylaş