EL-VEKÎL

Somuncu Baba

"Sebeplere sarıldık¸ tedbiri elden bırakmadık ve bütün bulardan sonra da işi Allah'a havale ettik¸ ama istediğimiz sonuç gerçekleşmedi. Bu durumda ne yapmalıyız? Bir Müslüman olarak¸ iç huzurumuzu asla bozmadan hayatımızda olgunlaşmamız adına imtihan diye bir boyutun olduğunu da hesaba katmalıyız. Bazen musîbetler ve isabet eden kötülükler¸ ünlü İslâm mütefekkiri İmam-ı Gazâlî'nin dediği gibi¸ kılık değiştirmiş iyilikler gibidir."

el-Vekîl¸ sözlükte¸ müvekkilinin aczinden dolayı başkası için tasarrufta bulunmak¸ başkasına güvenmek ve onu yerine vekîl kabul etmek gibi anlamlara gelir.[1] Dolayısıyla¸ Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Vekîl¸ "bütün işler kendisine havale edilen İlahi zat" demektir.  O¸ bütün işleri hakkıyla yerine getirir.[2] Bu sebeple gerçek mü'minler¸ işlerinde gözetici ve koruyucu¸ yöneten ve rızık veren¸ zararları giderici ve faydaları verici olarak Allah'ı vekîl kılarlar. Nitekim şu âyetlerde bu gerçeğe dikkatler çekilir: "Allah onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!' dediler."[3]  Bir başka âyette de¸ "Allah'a dayan/tevekkül et; sana vekil olarak Allah yeter."[4] buyrulur. Görüldüğü gibi her iki âyette de Allah'ı vekil kılmanın anlamı O'na tevekkül etmek olarak anlatılıyor. O halde tevekkül nedir?


Tevekkül¸ güvenmek¸ dayanmak¸ itimat etmek ve bir işi¸ kendisi üstesinden gelemediği zaman bir başkasına havale etmek gibi anlamlar taşır. Tevekkülün hakîkati ve sıhhati¸ âcizliği izhar etmek¸ bir başkasına güvenmek¸ insanların elinde olandan ümidi keserek her hususta Allah katından olana itibar ve itimat etmektir.[5] Terim olarak tevekkül ise¸ bir hedefe¸ bir amaca ve bir gayeye ulaşmak için¸ insanî planda gerekli olan maddî ve manevî bütün imkânları kullandıktan sonra¸ Allah'a dayanıp sadece O'na güvenmek demektir. Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere tevekkül¸ iman gibi kalbin amellerindendir. Organların faaliyetlerinden olan sebeplere tevessül olmadan yapılacak bir tevekkül¸ tevekkül eden kimsenin tevhîd anlayışında doğru olmadığının bir işaretidir/bir göstergesidir.


İslâm dünyasının iç sorunlarıyla uğraşmayı kendine zorunlu bir iş edinmiş olan millî şairimiz Mehmet Akif (v. 1936)"Vâiz Kürsüde" başlıklı şiirinin muhtevasında¸ genelde İslam dünyası ve özelde Türk toplumunda yazgıcı bir tevekkül anlayışının varlığına dikkatleri çekerek¸ içinde bulunduğumuz fikrî ve iktisadî durgunluğun sebeplerini değişik örneklerle anlatır ve sorunu gerçek anlamından saptırılmış tevekkül anlayışına bağlar. Tevekkülün Allah'a tahakküm olmadığını dile getirdiği bir şiirinde¸ yazgıcı bu tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirir:


  "Sarılmadan en ufak bir işte esbâba¸


   Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?


   Ekilmeden biçilen tarla nerede var? Göster!


   "Kader" senin dediğin yolda İslam'a bühtândır;


   Tevekkülün¸ hele hüsrân içinde hüsrândır."[6]


Olgular dünyasında amaçsal bir neden yasası geçerlidir. Şüphesiz ki Allah¸ hem nedenlerin ve hem de sonuçların yaratıcısıdır. Ama Allah¸ imkânlara sarılmadan¸ sonuca varmak isteyen kimseleri kınayarak şöyle buyurur: "Onlar ancak ağızlarına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir."[7]  Bu âyetin bize öğrettiği gerçek¸ herhangi bir amacı gerçekleştirmek isteyen kimse¸ öncelikle¸ ‘fiil/eylem' planında bir hareketin öncüllerini oluşturma gayreti içerisine girmelidir. Âyetin bütünlüğünden anlaşılan sonuç¸ bir kimse hiçbir çalışma ve çaba içerisine girmeden suyun kendiliğinden gelip ağzına girmesi için istediği kadar Allah'ı ansa da¸ su asla gelip ağzına girmeyecektir. Zira Allah'ın kâinata koyduğu düzen/yasa¸ insanın bizzat suyu içme eylemini yerine getirmesini/gerçekleştirmesini gerektiriyor.


 


SEBEPLERE TEVESSÜL VE TEVEKKÜL İLİŞKİSİ


Kur'an'ı Kerim'de birçok âyette sebeplere tevessül etmek/sarılmak gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bir âyette¸ savaşa çıkmadan önce: "Ey iman edenler! Hazırlığınızı görün."[8] buyrularak¸ tevekkülden önce maddî anlamda tedbirli olmamız isteniyor. Salt Müslüman olmamız¸ Allah'ın yardımına bir mazhariyetin bütün şartlarını ve sebeplerini içermiyor; bunun yanında¸ savaşın kanun ve kurallarına da riayet etmek gerekmektedir. Kur'an'a göre düşmana korku¸ dosta güven vermenin yolu¸ savunma sanayi alanında da güçlü ve kuvvetli olmaktan geçiyor. "Onlara  (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." [9] Açıkça bu âyette psikolojik olarak düşmanı caydırmak için savaş teknolojisinde güçlü olmak tavsiye ediliyor. Ayrıca şu da bilinmelidir ki¸ her çağın¸ savaş aracı olan hakîkî ve mecazî anlamda "atları" farklı farklıdır.


Diğer yandan Kur'an'a göre Allah'ın en yakın dostları olan peygamberlere bile¸ tevekkülde bulunmadan önce tedbirli olmaları öğütleniyor. Şöyle ki¸ Hz. Mûsâ (a.s) kavmi tarafından taşlanmakla tehdit edilince¸ ona ".. O halde kullarımla geceleyin çıkıp git. Çünkü takip edileceksin¸" [10] buyrularak öncelikle¸ öncülleri yerine getirmesi isteniyor. Görüldüğü gibi bu âyetlerde evvelâ beşerî plânda elden gelen her şey yapıldıktan sonra işin sonucunun Allah'a havale edilmesi emredilmektedir.


Yine sebeplere tevessül etmeden yapılan tevekkül tavrının bizzat Hz. Peygamber'in söz ve uygulamalarında yerinin olmadığını da anlıyoruz. Mesel⸠onun miladi 622 yılında Mekke'den Medine'ye hicret etmesi olayında mağaraya sığınması¸ ayrıca¸ devesini salıp Allah'a tevekkül etmek isteyen bir Müslüman'a¸ "Önce deveni sağlam kazığa bağla¸ sonra Allah'a tevekkül et."[11] buyurması¸ bizim için sebep-tevekkül ilişkisini en güzel bir şekilde yansıtan uygulama ve yol gösterme biçimleridir. Özellikle köy¸ mezra ve büyük şehirlerin varoşlarında bulunan vadi içlerine konutlar yapmak¸ depremi gösteren fay hatlarının geçtiği yerlere şehirler kurmak¸ bulaşıcı hastalıkların yaygın olduğu meskun bölgelere veya ülkelere seyahatler düzenlemek¸ kışın dondurucu soğuğuna karşı koruyucu tedbirler almamak¸ hırsızdan korunmak için kapıyı kilitlememek gibi durumları tevekkül olarak adlandırarak algılamak¸ olumsuz sonuçlarla da karşılaşınca kadere vurgu yapmak¸ Allah'a zulüm isnadından başka bir şey değildir.


İslâm'da yazgıcı bir tevekkül anlayışı olmadığı gibi ruhbanlık da yoktur. İslâm'da emek/alın teri kutsaldır. Bu sebeple dinimiz çalışmayı emreder. Çok zorunlu olmadıkça başkalarının sırtından geçinmeyi hoş karşılamaz. İslam tarihinde örnek bir şahsiyet olarak Hz. Ömer'in meskenete¸ atâlete¸ zillete ve amip gibi başkalarının sırtından geçinmeyi tevekkül anlayışı olarak gören zihniyete karşı durması; diğer yandan terk-i dünya eyleyip toplumsal sorumluluklarından kaçarak ruhbanlığı gerçek bir dinî anlayış tarzı gibi gören bir Müslümanlık anlayışına karşı özgürlükçü bir tevekkülün yolunu işaretlemesi¸ gözlerimizi yaşartmaktadır. Bu tarihi olayın Mehmet Âkif'in mısralarında şöyle tablolaştırıldığını görüyoruz:


  "Ömer tevekkülü bilirdi elbette bizden iyi¸


   Ne yaptı "biz mütevekkilleriz" diyen kümeyi


   Dağıttı¸ kamçıya kuvvet¸ "gidin¸ ekin!" diyerek¸


   Demek¸ tevekkül eden¸ önce mutlak ekecek..


   Demek tevekküle pek sığmıyormuş¸ anladın a!


   Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına.[12]


Sebeplere sarıldık¸ tedbiri elden bırakmadık ve bütün bulardan sonra da işi Allah'a havale ettik¸ ama istediğimiz sonuç da gerçekleşmedi. Bu durumda ne yapmalıyız? Bir Müslüman olarak¸ iç huzurunuzu asla bozmadan hayatımızda olgunlaşmamız adına imtihan diye bir boyutun olduğunu da hesaba katmalıyız. Bazen musîbetler ve isabet eden kötülükler¸ ünlü İslâm mütefekkiri İmam-ı Gazâlî'nin dediği gibi¸ kılık değiştirmiş iyilikler gibidir. Yerine göre bizim sorumluluğumuzun dışında cereyan eden belâ ve musîbetler¸ birey ve toplumları eğiterek olgunlaştırır¸ sosyolojik anlamda toplumları birbirlerine yaklaştırmaya vesile olur. Hatta milletlerin iman ve medeniyet köklerine dönmelerinin yolunu açar. Bununla da kalmaz¸ sebeplere tevessüle dayalı tevekkül anlayışı¸ insanda özgüven ve cesareti artırır. İş hayatında çalışmayı ve başarılı olmayı motive eder. Tüketen bir insan modelinden daha çok üreten bir insan modelini ortaya çıkarır. Sebeplere ve tedbire dayalı bir tevekkül anlayışı kalkınmanın ilk hareket ve motorunu oluşturur. O halde¸ önce tedbiri alacağız¸ sonra azmedip bütün benliğimizle Allah'a dayanıp güveneceğiz. İşte gerçek "mütevekkilûn"dan olmak budur.


 


* Prof. Dr.






[1] el-İsfehânî¸ Râgıb¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 834.



[2] Gazâlî¸ Ebû Hâmid Muhammed¸ Kitâbu'l-Esn⸠Kahire¸ ts.¸ s. 93.



[3] 3/Âl-i İmrân¸ 173.



[4] 4/Nis⸠81.



[5] Zebîdi¸ M. Murtaza¸ Tâcu'l-Arûs¸ Beyrut¸ 1306¸ XV¸ 786.



[6] Ersoy¸ M. Akif¸ Safahat¸ 1977¸ s. 269.



[7] 13/Ra'd¸ 37.



[8] 4/Nis⸠71



[9] 8/Enfâl¸ 61.



[10] 44/Duhân¸ 23.



[11] Tirmizî¸ Muhammed b. İsa¸ Sünen¸ Kahire¸ 1962¸ Kıyamet 60.



[12] Ersoy¸ Safahat¸ s. 274.


Sayfayı Paylaş