PROF. DR. CİHAN OKUYUCU İÇİMİZDEKİ MEVLÂNÂ

Somuncu Baba

“Mevlânâ bir aş ustasıydı; kırk yumurtayı bir sahanda kaynatıp tek yumurta etmenin sanatını elde etmişti. Bir ney gibiydi; kendinden boşalmış sahibinin soluğuyla dolmuştu. Bir beşer¸ beşeriyetinden ne kadar sıyrılabilirse o kadar sıyrılmıştı kendisinden. Demirdi ama ateşte erimişti¸ şekerdi ama suda yok olmuştu.
Tevazuu topraktan öğrenmişti¸ cömertliği çamurdan; insan seçmezliği güneşten bellemişti. Onun için rahmet gibi her tarlaya yağıyor¸ güneş gibi her bacadan giriyordu. Biliyordu ki Tanrı katında alçak da birdi yüksek de; padişah da aynıydı kul da. O yüzden cümle

"Mevlânâ bir aş ustasıydı; kırk yumurtayı bir sahanda kaynatıp tek yumurta etmenin sanatını elde etmişti. Bir ney gibiydi; kendinden boşalmış sahibinin soluğuyla dolmuştu. Bir beşer¸ beşeriyetinden ne kadar sıyrılabilirse o kadar sıyrılmıştı kendisinden. Demirdi ama ateşte erimişti¸ şekerdi ama suda yok olmuştu.


Tevazuu topraktan öğrenmişti¸ cömertliği çamurdan; insan seçmezliği güneşten bellemişti. Onun için rahmet gibi her tarlaya yağıyor¸ güneş gibi her bacadan giriyordu. Biliyordu ki Tanrı katında alçak da birdi yüksek de; padişah da aynıydı kul da. O yüzden cümle cihana bir nazarla baktı."


Eski edebiyatı genç kuşaklara öğretmenin yolu –her şeyde olduğu gibi-  onu sevdirmekten geçiyor. Klasik yollarla anlatılan dersler ve yazılan ders kitapları maalesef bu edebiyatı sevdirmekten  âciz kalıyor. Hızla değişen ve her şeyin hızla akıp geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu da bizim klâsik edebiyatımız gibi daha çok rûha hitap eden bir derse hem ilgiyi hem de sevgiyi azaltmış durumda.


Epey bir zaman liseyi bitiren¸ hatta üniversitelerin edebiyatla ilgisi ve akrabalığı olmayan bölümlerinden mezun olan insanların çoğunluğunda edebiyat kavramı sadece "failâtün failâtün" çağrışımı yaptırmaktan ve müstehzi bir gülüşe sebep olmaktan başka bir şey ifade etmedi.  Hele dersin hocası bu dalda iyi yetişememiş ya da bu "failâtün failâtün"ü silah zoruyla öğretmeye çalışan biriyse…


Hâlbuki edebiyat "neler çekilen" bir ders midir?


Neyse ki bunu fark eden birçok edibimiz¸ edebiyatı bugünkü nesle sevdirmenin yollarını bulmuşlar. Bu sevindirici ve yaygınlaşmasını arzu ettiğimiz bir durumdur. Mesela bir Prof. Dr. İskender Pala "Müstesna Güzeller"¸ " Şâirlerin Dilinden…" gibi eserleriyle kuralcı ve sıkıcı bir "ders" havasından çıkarıp divan edebiyatının o mazmunlarını¸ mefhumlarını¸ belâgatını gayet güzel ve akıcı bir üslupla veriyor okuyucusuna¸ öğrencilerine…


Prof. Dr. Cihan Okuyucu da yılların "hocalık" tecrübesini kullanarak klasik edebiyatımızdaki birçok mefhumu "İçimizdeki Mevlânâ" romanı ile öğretiyor bize. Bu eser sadece Mevlânâ veya onun meşhur eseri olan "Mesnevî"sini değil¸ klasik edebiyatımızda bulunan ve günümüz insanının idrak etmede zorluk çektiği bazı meseleleri bir roman¸ bir hâtıra havası içinde izah etmesi bakımından dikkate değer ölçülerde.


"İçimizdeki Mevlânâ" kavramları¸ fikirleri iki nokta üst üste koyup açıklamaktan öte ve farklı bir şekilde¸ okuyucunun idrakine sunuyor. Yani "Ebe doğurmuyor; ancak doğuma yardım ediyor". Bu bakımdan okuyucu pasif bırakılmıyor¸ romanın içine çekiliyor.


"İçimizdeki Mevlânâ"¸ Mev-lânâ'da tasavvuf anlayışı ve özellikle tasavvufun insan üzerindeki mânevî etkilerini dile getirmesi açısından dikkat çekici bir özellik arz ediyor. Günümüzde de tartışılan "Vahdet-i vücud"¸ "Ene'l-Hak" gibi bir kısım fikir ve anlayışlara roman kahramanlarının ağzından açıklık getiriliyor.


Eserde Mevlânâ'nın "Kim olursan gel." davetinin evrensel ölçülerde kabul görmesi belgeler ve müşahhas bilgilerle anlatılıyor.


Günümüzün manevî problemlerine Mevlânâ'dan ilâç ve tavsiyelerin sunulduğu "İçimizdeki Mevlânâ"da daha çok roman kahramanı olan Ârif Bey'in hâtıraları dikkat çekiyor. Ârif Bey romanın başkahramanıdır. Ancak yazar "edeb"den dolayı onu fazla ön plâna çıkarmıyor.


Günümüz insanına mesajlar¸ Mevlânâ'nın Farsça olan orijinal beyitleri ve onların dilimize tercüme edilmiş şekillerinden yola çıkılarak veriliyor.


Eserde¸ Mevlânâ ve onun Mesnevî'sinin Doğu ve özellikle Batı dünyasındaki etkileri uzun uzun anlatılıyor. Bu arada Mevlânâ hakkında yapılan ilmî ve edebî çalışmaların kimler tarafından¸ nasıl yapıldığı da âdeta bir bibliyografya havasında veriliyor. Bu yönüyle kitap¸ sadece bir hâtıra ya da roman özelliğinde kalmıyor; bilginin sevdirilerek verildiği bir ilmî eser hüviyetine bürünüyor.


"İçimizdeki Mevlânâ"  birçoğumuzun duymadığı¸ bilmediği özellikle batılı müsteşriklerin "Mevlevîlik"e verdikleri önemi anlatıyor.  Alman şair Göthe¸ F. Rückerd¸ Hammer¸ George Rosen¸ Ritter ; İngiliz sözlük âlimi Redhouse¸ Whinfield¸ A.J. Arberry; Fransız Prof. Eva de Vitray¸ Maurice  Barres…gibi meşhur şahsiyetlerin Mevlânâ'ya hayranlıkları sebebiyle yazdıkları eserler bu memleketlerde Mevlevîliğin yayılmasına sebep olmuştur.


Eserden anladığımıza göre Mevlânâ ve Mevlevîlik Batıda bizden daha fazla revaç buluyor. Zira onu tanıyan bir yabancı¸ mesela Mevlânâ'nın meşhur eseri "Dîvân-ı Kebir"i doktora tezi olarak hazırlayan İngiliz âlim Nicholson¸ bu çalışma esnasında Mevlânâ'nın etkisinde kalarak yaşantısını¸ hatta kılık kıyafetini de değiştirerek bir şarklı gibi tamamlıyor ömrünü. Ve onlar¸ yine romandan öğrendiğimize göre "Kötüye giden asrın hastalıklarına¸ Mesnevî'de mânevî ilâçlar olduğuna inanan" birkaç yabancıdan sadece birileri. Bugün de dünyada¸ edebiyatta¸ şiirde¸ tiyatroda¸ mûsıkîde Mevlânâ'dan esinlenmeyen pek az büyük sanatkâr var. 


Kitabı okurken Hayâlî'nin:


Cihan-ârâ cihân içindedür arayı bilmezler


O mâhîler ki derya içredür deryâyı bilmezler


beyti geliyor aklımıza. Biz ne kadar anlıyor ve örnek alabiliyoruz bu büyük pîr'i? Hâlbuki o¸ bizim topraklarımızda yetişmiş¸ bizim yangınımızla dağlanmış bir pervâne; yani o¸ bizde¸ içimizde…


Gönüller sultanı Mevlânâ'yı ve onun fikirlerini iyice okuyup sindiren bir bilim adamının kaleminden çıkmış bu eseri okurken¸ Mevlânâ'yı daha iyi anlıyor ve daha iyi duyabiliyoruz. Eserde Mevlânâ ve onun felsefesi gerçek anlamıyla¸ akıcı¸ âhenkli bir dille sunuluyor.


 


Sayfayı Paylaş